Bu haftaki çizgiromanımızdan bahsetmeden önce sizleri 1995 yılına götürüyorum sevgili Geekyapar okurları. Neden mi 1995? Her şeyden önce 1995’in tarihteki en muhteşem yıl olduğu gerçeğini sizin de kabul etmenizi istiyorum. Nintendo’da Chrono Trigger’ın, PC’de Hexen’in satışa sunulduğu, sinemada ise Braveheart, The Usual Suspects, Se7en, Twelve Monkeys (ve benim kişisel favorim Strange Days) gibi şaheserlerin vizyon yüzü gördüğü yıldı 1995. İnternetin ya da akıllı telefonların olmadığı o yıllarda her şey daha güzeldi sanki. Kendi payıma, daha heyecan verici bir zaman aralığı düşünemiyorum.

Seni bir tek ben seviyorum Kevin Costner.
Seni bir tek ben seviyorum Kevin Costner.

1995’e gelmemizin bir diğer sebebi ise bu saydıklarım kadar şahane olmayan, ama gene de adından yirmi sene boyunca sözettiren başka bir film: Water World. Kevin Costner’ın kariyerindeki en büyük iki başarısızlıktan biri görülen (öbürü için bkz: 1997 tarihli The Postman) Water World, tahminen 26. yüzyılda, yerkürenin tamamen sularla kaplandığı karanlık çağlarda geçen bir bilim kurgu-macera filmiydi. İnsanlar kutupların erimesinin ardından küçük su kasabaları kurmaya başlamış, yerleşimci olmayanlar ise buldukları jetskiler ile okyanusta terör saçar olmuşlardı. Bir anlamda Mad Max’lerde, Fallout’larda gördüğümüz her şeyin ıssız çöllerde değil de mavi okyanuslarda vuku bulduğunu düşünün. Water World çok cesur bir projeydi, tüm çekimler Titanic filmi gibi dev boyutlu havuz setlerde tamamlanmış, birkaç sahne hariç CGI kullanımına gidilmemişti. Ancak filmin çekimleri hep şanssızlıklara denk geldi, Costner ile filmin yönetmeni Kevin Reynolds arasında yıllar boyu sürecek kavgalar gerçekleşti, her şey tamamlanıp vizyon tarihine ulaşıldığında ise cepten çıkan para (o zamanın parasıyla) 172 milyon dolar civarını aşmıştı.  Water World, birkaç sene öncesinde bütçe olarak 100 milyon dolar barajını aşan Terminator 2 ile yarışa girmeyi en baştan planlamış bir projeydi ama çıtanın bu kadar yükselmesi beklenmiyordu.

Sonra ne mi oldu? Film yüksek maliyetinini ilerleyen yıllarda verdiği televizyon hakları ile zar zor çıkarabildi. Sinema eleştirmenleri de ortalama puanlardan ötesini vermedi Water World’e. Sonuç itibariyle bilim kurgu dünyasının ilk Water-Punk filmi başarısız bir proje sayıldı (İlginçtir, sinemada başarı kazanamayan Water World, gerçek aşkı eğlence parkı gösterilerinde buldu. Waterworld: A Live Sea War Spectacular gösterisi bugün hala Universal Studios’un Hollywood, Japonya ve Singapur parklarında yoğun ilgi görmekte).

Huzurlarınızda yazımızın asıl konusu The Wake.
Huzurlarınızda yazımızın asıl konusu The Wake.

1995 turumuz bu kadar. Yazı amacından sapıp benim kişisel Water World güzellememe dönmek üzere iken durmak lazım. Water World 1995’te bir şeyler denedi ama belli ki bu deneme için zaman biraz erkendi. 20 sene sonrasında su dünyasının bıraktığı miras gene farklı bir kulvarda, bu sefer çizgiromanda kendini gösteriyor. Hem de yazar Scott Snyder ve çizer Sean Murphy kalitesiyle.

2013’ün ikinci yarısında Vertigo tarafından basılmaya başlanan The Wake, on sayılık bir sualtı macerası. Daha doğrusu ilk beş sayı sualtında başlarken devamı yüzeyde (hatta sonlara doğru gökyüzünde) geçiyor. Bu kısa serinin Vertigo, Synder ve Murphy isimleri dışında bir adet daha büyük albenisi bulunmakta: The Wake bu seneki Eisner’dan En iyi Kısa Süreli Seri ödülünün sahibi.

Eisner’dan ödül kapmak için gerçekten çok iyi olmanız gerekir. Hele bir de aynı sene yarıştığınız adaylar arasında Jeff Lemire’in Trillium’u da varsa, sadece çok iyi olmanızın da bir anlamı olmayabilir. İlk başta bir korku çizgi romanı olarak başlayan The Wake sonra çok çarpıcı bir geçişle aksiyonu tavana çıkarıyor, bunu yaparken de yenilikçi tasarımları her sayfada katlayarak arttırıyor. Öyle ki son sayının son sayfalarına gelindiğinde “bu seri bu cümbüşü nasıl bu kadar kıvrak bir şekilde sayfalara taşıdı? İlk başta hiç böyle gözükmüyordu” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Hayır, resimde gördüğünüz arkadaş Arkham'a götürülmek üzere olan Killer Croc değil.
Hayır, resimde gördüğünüz arkadaş Arkham’a götürülmek üzere olan Killer Croc değil.

The Wake’in hikayesi nedir peki? Olaylar günümüzde başlıyor. Genç ve azimli deniz biyologumuz Lee Archer’a bir gün Amerikan Hükümeti tarafından bir teklif yapılır. Amerikan ordusunun sensörleri okyanusun derinliklerinden çok garip titreşimler almaktadırlar ve bu titreşimlerin bir tür mesaj olduğu düşünülmektedir. Archer’ın uzmanlık alanı yunus ve balinaların sualtı iletişimidir, bu sebeple toplanan datayı yorumlayabilecek ender kişiler arasında yer alır. Hükümetin bir talebi daha vardır, Archer’ın datayı kaynağında, yani okyanus dibindeki bir araştırma üssünde incelemesi istenmektedir. En fazla bir hafta alacak bu süreç karşılığında ödül olarak Archer’a oğlunun velayeti verilecektir.

Hikaye bu noktadan sonra görsellerden de tahmin edebileceğiniz üzere bir sualtı korkusuna dönüşür. Hafif Alien, hafif de 1989 yılının James Cameron filmi Abyss atmosferi arasında bir yerde koştururuz. Ancak işin ilginç tarafı The Wake’in bir kapalı alan korkusu olmakla yetinmemesi. Hikaye birkaç sayı ilerledikten sonra bizi tamamen 200 yıl öteye, Archer’ın yaşam savaşı verdiği sualtı üssünde olanlardan ötürü medeniyetlerin sulara gömüldüğü post-apokaliptik bir gelecek tasvirine götürür.

Çizgiroman tarihinin en sevimli yunuslarından biri The Wake'de sizi bekliyor.
Çizgiroman tarihinin en sevimli yunuslarından biri The Wake’de sizi bekliyor.

Şüphesiz The Wake’in bu ikinci yarısı seriye Eisner’i kazandıran kısım. Burada aksiyonun hiç teklemediği, olabildiğine dinamik bir Water-World güzellemesiyle karşı karşıyayız. Temelleri su altında kalmış olan gökdelenler arasında evcil yunusa binerek yüzmek, fırsat buldukça sualtı cnavarı avlayıp kelleleri karşılığında toprak almak, insanlığın son kaleleri olan transatlantikler, korsanlar tarafından ele geçirilmiş dev insan-yaratık melezi denizaltılar. The Wake’in bu ikinci yarısı Water World’ün 1995’te yapmaya çalıştıklarıyla başlıyor, sonra Denizler Altında 20.000 Fersah romanını bünyesine katıyor, son sayılara geldiğimizde ise ortalık Bioshock Infinite’le (Evet, Infinite!) yarışacak derecede karışıyor. Üstelik tüm bunlar American Vampire serisindeki başarısından tanıdığımız Sean Murphy çizimleriyle yapılınca kendinizi aksiyona kaptırmamanız mümkün değil. Murphy’nin çok canlı çizgileri karelere inanılmaz bir dinamiklik katıyor, öyle ki The Wake’i okurken bazı anlarda bir film izlediğinizi bile düşünebilirsiniz.

Geleceğe hoşgeldiniz
Geleceğe hoşgeldiniz

Sonuç olarak 10 sayılık kısa bir seri okumak istiyorsanız, bu kısa seri farklı bir bilimkurgu deneyimi yaşatsın da diyorsanız The Wake’i kaçırmayın. Hatta öncesinde Water World’ü de seyredebilirseniz seyredin (tamam, bu biraz fazla. Ama en azından fragmanına bakın). Bir yandan çok tanıdık, öte yandan çok farklı ve orijinal bir bilimkurgu alttürüyle tanışmış olacaksınız. Bu da yaz aylarının kapanışı şerefine gelsin.

Küçük yaşta robotların içine konulan, böylece yetişkin hale geldiklerinde vücutları büyüyemeyen Oman rahiplerinin bölgelerine zorunlu kalmadıkça girmeyin.
Küçük yaşta robotların içine konulan, böylece yetişkin hale geldiklerinde vücutları büyüyemeyen Oman rahiplerinin bölgelerine zorunlu kalmadıkça girmeyin.
Resimden anlaşılmıyor ama bu solungaçlı arkadaş God of War Bölüm Sonu Canavarı seçmelerine katılacak cinsten vücut ölçülerine sahip.
Resimden anlaşılmıyor ama bu solungaçlı arkadaş God of War Bölüm Sonu Canavarı seçmelerine katılacak cinsten vücut ölçülerine sahip.

 

Yazar

Eskilerin dediği gibi: "You must gather your party before venturing forth"

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.