Bu yazıda Hunter x Hunter ile ilgili bol bol spoiler var. Baştan uyandıralım, sonra bize yorum kısımlarında “izleyecektim” deyip küfür etmeyin lütfen.

İngilizce’de “binge watching” diye bir tabir vardır. Bir diziyi alıp başından kalkmadan günceline (ya da sonuna) gelene kadar izlemek anlamına gelir. Genel olarak böyle bir hissiyatı hepiniz yaşamışsınızdır. Hikayenin içine o kadar girersiniz ki, oradan kopmak zor gelir. Mesai saatlerinizde düşünürsünüz, eve giderken metroda aklınıza gelir. Sigara molasına çıktığınızda aklınızda “bir bölüm daha mı izlesem” düşünceleri dolaşır durur.

1

Ben bu ruh halini seviyorum. Özellikle yaş 30’lara doğru ısrarlı bir şekilde giderken, hala hikayeler konusunda tutkulu olduğumun farkına varmak beni çok mutlu ediyor, yaşadığımı hissediyorum. Peki ama bunun Hunter x Hunter ile ne alakası var? Ben niye 149 bölümlük, normal dizi izleyicisine eşşek ölüsü uzunluğunda gelecek bir seriyi size satmaya çalışıyorum şu anda?

Eğer anime izleyicisiyseniz, iki türlü anime izleyicisi olduğunu bilirsiniz. İlk tür 50 bölümün üzerindeki “infinite” denilen serileri izleyebilecek tahammüle sahip olanlar, ikincisi ise 25 bölümlük ufak serileri izlemeyi tercih edenler. Bir de benim gibi gizli bir üçüncü tür var, hikaye sararsa 500 bölüm de olsa oturup izleyenler. Bütün Mobile Suit Gundam külliyatını baştan sona izleyip 9’dan 6’ya mesai yapan biri olarak, bu tarz bir izleme maratonunun ciddi planlama-programlama gerektirdiğini söylemem gerekiyor.

https://www.youtube.com/watch?v=kUdfQJZWKN8

Hunter x Hunter’ın 149 bölümünü de bir haftada bitirebilmemin en büyük sebebi zamanımı iyi planlamış olmamdı demek isterdim ama maalesef, uykusuz kaldım, yeri geldi günlük işlerimi yapmadım, dışarı çıkmadım, hafta sonu eve kapandım, yani özetle, diziyi izlemekten başka bir şey “yapamadım”. Çünkü uzun zamandır bir animenin karakterlerinden ve dünyasından bu kadar etkilenmemiştim. Yoshihiro Togashi’nin 1998 yılında yazdığı ve o dönem çıkan pek çok manga gibi Dragon Ball’dan etkilenen bir akıma üye HxH.

2

Dragon Ball’dan etkilenen akım derken neden bahsediyorum peki? 1984 yılında Akira Toriyama’nın Dragon Ball’u yazması ile birlikte, “Shonen” denilen ve erkek çocuklara yönelik tasarlanan bir janr, tamamen bambaşka bir kalıba oturmuştu. Aslına bakacak olursanız, One Piece, Naruto, Bleach ve buna benzeyen ama adını duymadığınız pek çok shonen, Toriyama’nın bulmadığı ama onun geliştirdiği pek çok elementi içeriyor.

Toriyama’nın Dragon Ball’u, “kahramanın öyküsü” denilen modeli alıp, bazı noktalardan değiştirerek içine yeni motifler katıyor ve günümüzün shonen akımının ortaya çıkmasına direkt olarak sebep oluyor. Naruto, One Piece ve Bleach, üç büyükler olarak bu motiflerin neredeyse hepsini kullanıyorlar. Aradan geçen zaman; başlangıçları ve sonlarıyla üç büyük ismin de bambaşka şeylere dönüşmesine sebep olsa da, çıkış noktaları aynı denilebilir. Mesela zamanla Naruto ve Bleach Japonya’da “Battle Manga” denilen bir alt türe daha çok evrilirken, One Piece geleneksel Battle Manga formülünü alıp, “Macera” ve “Romance” (Bildiğimiz romantik anlamında romance değil) öğeleriyle bambaşka bir şeye eviriyor.

One Piece bu bağlamda yüzlerce ayrı karakteri, onlarca ayrı olayı bir arada götüren oldukça karışık bir hikaye haritasına sahipken, Naruto finalini yaparak tadında bıraktı diyebiliriz. Yine de One Piece, mangakasının “bitirmeyeceğim daha anlatacağım 10 yıllık hikaye var” nidalarından yola çıkarak her sene hız kesmeden heyecanlı hikayeler anlatmaya devam ediyor. Bu noktada başarı tabii ki Eichiro Oda’nın muhteşem hikayeciliği ve karakter anlatı yeteneklerinde gizli. Özellikle Marineford gibi temposu yüksek bir hikaye kümesi anlattıktan sonra tekrar “Dressrosa Arc” ile içinde Thunder Soldier gibi göz yaşlarınızı tutamayacağınız hikayeler anlatabiliyor olması, adamın formundan hiç bir zaman düşmediğinin en büyük kanıtı.

3

One Piece çok iyi, gerçekten çok iyi. Çoğu anime izleyicisi alışılmışın dışında çizimleri ve 1000’e yakın bölümü yüzünden izlemeye yanaşmıyor ama biraz da böyle bir şey zaten bu. O trene ya başında bineceksiniz ya da ortasında, eğer Enies Lobby hikayesine kadar gelebilirseniz zaten o noktadan sonra kopamıyorsunuz. Gelemezseniz, o noktaya ulaşmanız zaten zor.

One Piece bir formülü alıp, yepyeni kurallar ekleyerek, çok geniş ve detaylı bir hikaye anlatmayı başarıyor. Bu bağlamda Naruto, daha düz bir anlatıyı, güzel bir şekilde okuyucuya / izleyiciye iletebildiği için, hikaye kalitesinden ödün vermiyor. Bleach aynı hikayeyi ve modeli 3-4 kere tekrar ettiği için bu iki örnek kadar başarılı değil ama yine de milyonlarca okunmuş ve güçlü bir kitlesi olan, kendi ekolünü yaratmış bir battle manga serisi diyebilirim.

HxH bu noktada bambaşka bir yerde duruyor. Bu kelimeyi kullanmaktan çok hoşlanmıyorum yazılı çizili işlerden bahsederken ama Hunter x Hunter bir dekonstrüksiyon, hemde shonen türünün çok başarılı bir dekonstrüksiyonu.

Neden ama? Karakter tasarımlarına ilk etapta baktığınız zaman bunun basmakalıp bir shonen gibi göründüğü yanılgısına kapılacaksınız, kapılın. Hikayesine baktığınız zaman, yine aynı yanılgıya kapılmamanız için hiç bir sebep yok çünkü. Elimizde 12 yaşında enerjik, bol iradeli ve basmakalıp bir shonen genci gibi görünen Gon var. Gon’un yaşadığı dünyada pek çok sır, pek çok gizem var. Bu gizemlerin peşinden giden “Hunter Association” isimli bir organizasyon var. Gon’un babası bu organizasyonun en önemli isimlerinden biri ve efsanevi bir avcı. Gon’da avcı olup babasını bulmak istiyor.

4

 

İlk kırılma burada. Gon 21. bölümde avcı oluyor. Normalde bir shonen hikayesinin işleyişinde ana odaklardan biri olması gereken kısım 21. bölümde aradan çıkıyor ve sonrasında bambaşka bir hikaye, bambaşka bir odakla karşılaşıyoruz. Hikayeler değişirken, odaktaki karakterler de değişiyor. İlk arc Gon ile ilgiliyken, ikinci arc Killua ile ilgili, üçüncü arc ise Kurapika. 149 Bölümlük genel Hunter x Hunter anlatısında “Chimera Ant Arc” gibi çok karanlık hikaye blokları varken, Chairman Election Arc gibi tamamen ana karakterleri geride tutup, seyirciye nefes almaya yönelik mini hikayelerin anlatıldığı ama yine genel akıştan kopmayan bir anlatım tekniği ile karşılaşmak da mümkün.

Hunter x Hunter dünyasının çok büyük, çok hırslı, devasa hikayeleri yok. Aslında var ama yok. Karakterleri motive eden şeyler basitliğini korurken, kendilerini içlerinde buldukları durumlar değişiyor ve 149 bölümü bir oturuşta izleten ana sebep de bu oluyor. Hisoka’yı merak ediyorsunuz, Killua ve Gon’un arkadaşlıklarının nasıl gelişeceğini izlemek istiyorsunuz. Özellikle Chimera Ant Arc’da yediği boklara rağmen Kral Meruem’e kızamıyorsunuz.

5

 

Yoshihiro Togashi öyle bir hikaye yazmış ki, sizi her noktasından yakalayıp, her karakter ile ilgili ayrı ayrı ilgi duymanızı sağlayıp, onları size başarıyla anlatmayı başarıyor. Hunter x Hunter’ın en başarılı olduğu alan küçük duyguları olayların içine saklayıp, size çok çaktırmadan vermek.

149 bölümlük bu nefis macerayı bitirdiğinizde, sonunda Togashi’nin göz kırptığı “Karanlık Kıta” hikayesinin bir an önce gelmesi için duvarları tırmalıyor olacağınızı garanti edebilirim. Lakin Yoshihiro Togashi uzun süredir sağlık sorunlarıyla baş ettiği için, Karanlık Kıta hikayesinin ne zaman devam edeceğini bilmiyoruz. Manga geçen yaz devam edecekken bir bölüm çıktıktan sonra tekrar ara verildi. Bu gidişle Hunter x Hunter’ın yeni sezon animesini görene kadar da çok uzun bir süre geçebilir. Bu sebeple siz 149. bölümü şimdilik final olarak düşünün. Mangaya da bulaşmanızı tavsiye etmem. Genel durumun aksine manga animenin keyfini vermeyecektir. Bu cümle normalde kurulmaz, ama söz konusu HxH dünyası olduğunda, burada bir istisna var ve bana inanın, vermeyecek işte.

Hunter x Hunter benim son yıllarda izlediğim en sürükleyici hikayelerden birisiydi. Togashi öyle bir dünya yaratmış ki, kendi içindeki kuralları, tutarlılığı, karakterleri ve gizemleriyle sadece “macera” hissiyatını değil, bambaşka janralara ait, bambaşka hissiyatları da içinde barındıran ve bunları buram buram verebilen, çok başarılı bir dünya.

Bu yıl tek anime serisine şans verecekseniz, bu Hunter x Hunter olsun. Çizimlerine takılmayın, 1999 yılında çıkan animesini değil, 2011 yılında çıkan, mangaya birebir sadık versiyonu izleyin. Emin olun Gon ve arkadaşlarının hikayeleri size beklediğinizden çok şey katacak.

 

Yazar

If I ever woke up with a dead hooker in my hotel room, Matt would be the first person I'd call.

1 Yorum

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.