Aynalarla olan ilişkimizin ne kadar garip olduğunu fark ettiniz mi? Aynalar; hani şu evimizin başköşesine koyduğumuz, günü karşısında başlattığımız, kapıdan yüzüne son bir kez bakmadan çıkmadığımız ve gecenin koynunda, karanlık koridoru aceleyle geçmeye çalışırken parıltısından kalbimizin hopladığı eşyadan bahsediyorum. Hayatımıza öylesine yerleşikler ki insan, bir adım geri çekilmeden fark edemiyor garipliklerini: İçinden yansıdığımız parlak bir yüzey ve tanımını aşan binbir türlü işlev. Bilimsel ya da mimari alanlardaki kullanımını bir kenara koyarak soruyorum, nedir bizi aynalara bu kadar bağlayan şey?

Birincil sebep şüphesiz kendimizi görme isteğimiz. Hepimizin içinde biraz Narkissosluk ya da süslü şirinlik var,  ama biraz da görünüşümüzü beğenmemizden bağımsız olarak kendimize bakma fikrine takıntılıyız. Bizi biz yapan kabuğu, dünyamızın sınırlarını içine alan yüzeyi merak ediyoruz. Diğerlerinin tepki verdiği ben, nedir? Ya da benliğe giden yoldaki ipuçları nelerdir? Özellikle yüzümüz, sözcükleri anlaşılmayan bir dile benziyor. Kimliğimizle ilgili bir şeyler söylemesini beklerken, bakakalıyoruz aynadaki aksimize. Ve her seferinde gözlerimizde duraksıyoruz, çünkü orası anlamaya en yaklaştığımız yer. Ancak ne yaparsak yapalım, ne kadar uzun beklersek bekleyelim sözcükler bir türlü dile gelmiyorlar. Aynadan bize bakan klonumuzun ensesinde soluğumuz, ruhun sırları üzerinde çekişmeli pazarlığı sürdürüyoruz.

“Obsidian Mirror”, Çatalhöyük Research Project

Üstelik suretimizle karşılaşmayı öylesine eski zamanlardan beri istemişiz ki en geriye tarihlenen ayna, milattan önce 7. binyılda Çatalhöyük’te bulunmuş. Volkan lavlarının soğumasıyla oluşan obsidyenden yapılma ayna, parlaklığıyla onu bulan arkeologları şaşırtmış. Neolitik çağda sahip olunan teknolojiye kıyasla, aynanın parlaklığı imkânsızla savaşıp kendimizi var etme tutkumuzu yansıtıyor adeta. Öte yandan günümüzde alışık olduğumuz aynaların kalitesine eski insanların ulaşamadığını, bizim gibi kendilerini rahatça göremediklerini düşünmek sizde de garip bir kısıtlanma hissi yaratmıyor mu? Başlangıçta madenlerin yansısında suratını görmeye çalışan insanlar, ta Roma döneminde cam aynalarla tanışmışlar. Bugün sahip olduğumuz sırlı aynalar ise anca 15. yüzyılın eseri. Hatta o yıllarda ayna yapımı, öyle bir mesele olmuş ki ülkeleri birbirine düşüren devlet sırrına dönüşmüş. Venedikliler yaklaşık 300 yıl kadar önce sadece ayna ustalarının girebildiği bir adada çalışmalarını yürütürken, Fransa oradan kaçırdığı ustalardan tekniklerini öğrenmiş. Filmi çekilse en ön sıradan izlerim valla!  Bu gelişmelere bakınca ilk insanların hâli daha çok düşündürüyor. Sana ait olanı tam anlamıyla görememek lanet mi yoksa lütuf muydu acaba? Özellikle bu kadar kendimizle yüz yüze kaldığımız bir çağda.

Çünkü elbette kendimize dışarıdan bakmanın da bir bedeli var. Aynalar bizi kendimize yaklaştırırken aynı zamanda yabancılaştırıyorlar da. İçine aktığımız an, üçüncü bir göze sahip oluveriyoruz ve kendimize dışarıdan bakmanın farkındalığıyla yüzleşiyoruz. Görüyoruz ki biz de sadece diğerleri gibi bir insanız. Ölçüp biçilebilir, yargılanabiliriz. Zaten bu yüzden aynalar bir garip hesaplaşma yeri, kişisel mahkememiz. Yargıç bizim iyiliğimizce iyi kötülüğümüzce kötü. Ondan ne karara varmasını dileriz?

‘’Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; İşte yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma, Başımın tokmağı indi başıma.
Suratımda her suç bir ayrı imza, Benmişim kendime en büyük ceza!
Ey dipsiz berraklık, ulvî mahkeme! Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!’’

Necip Fazıl.

Necip Fazıl Kısakürek’in Aynalar Yolumu Kesti şiirinden almış olduğum bu kısım gibi pek çok şiire, şarkıya, romana hatta filme konu olmuştur aynadaki hesaplaşmamız. Taxi Driver’ın ’Are you talking to me’’ sahnesi gibi efsaneleşmiştir bazıları. Çünkü etkileyicidir her zaman yüzleşme anı, zayıflıkların ortaya çıkışı, öfkenin, hüznün kısacası gerçeğin yalın halde karşımıza dikilişi ve ondan kaçamayışımız… Ayna bize gösterir ki her yanda, yanımızda götürdüğümüz benliğimiz yüklüdür sırtımıza.

Taxi Driver

Bir ölçüde aynadaki de bizden bağımsız bir şeydir artık. Bakışma uzadıkça, onun harekete geçeceği anı kollar ve gücü elimizde tutmanın gerginliğini yaşarız. Çoğumuza tandık bir histir bu. Bu durum, pek çok devirde ve kültürde ortak payda olan, aynanın ruhu hapsettiği inanışını besleyen kaynak olsa gerek. Bazı eski topluluklarda aynanın ruhu hapsettiğine inandıklarından, özellikle de ölümün konakladığı evlerde ruhlar yolculuklarına rahatça devam edebilsin diye aynaların üstünü örterlermiş.

Bizi aynaya bağlayan bir diğer işlev de işte bu inanıştan çıkıyor. Aklımızı çelen aynanın evrenleri ve ihtimalleri saklayan oburluğu. Hep bir öteye geçiş aracı, Alice’in tavşan deliğinden hallice bir başka yaşam vaadinde ayna. Kendimizin ve dünyamızın alternatif bir versiyonunu saklar karnında. İçine girebilsek, kuralları kendimizin koyduğu bir dünyada yol alabilir miyiz acaba?

“Arnolfini Portrait”

Pek çok ressam da bu cezbedici halleriyle, aynaların binbir yüzünü gömmüşler tablolarına. Bir hikaye anlatım aracı olarak da, seyircisine ötedekini gösteren ya da zamanın akışını işleyen bir araç olarak da değerlendirmişler onları.  Örneğin Jan Van Eyck tarafından yapılan ünlü The Arnolfini Wedding tablosu, aynayı resmin tam merkezine yerleştirmesiyle dikkat çeker. Aynada ortada duran çiftin arkasının, onların şahitlerinin ve odanın bizim görmediğimiz tarafının yansımasını görürüz. Hem resme boyut katar hem bize karanlıkta kalanı sunar.

“Las Meninas”

Diego Velázquez eseri olan bir başka aynalı tablo, Nedimeler ise bunun da ötesinde zekice bir sunum içerir. Ressamın aynayı kullanımı, pek çok yorumcuya göre eskimekte olan ânı, geleceğe yönelmek zorunda oluşu gösterme derdindedir.  Arka duvardaki aynada, seyircinin durduğu noktada olması gereken kral ve kraliçe yansırken; ön tarafta onlara bakan çocukları, nedimeleri ve diğer saray görevlileriyle ressamın kendisi durmaktadır. Biz onların günlük telaşlarını ve hareket edeceklermiş gibi duran hallerini izlemekteyken, kral ve kraliçe soluk bir gölge olup gitmişlerdir bile. En sağ tarafta kapının geçişinde duran kahyaya gelince; sanat eleştirmenleri onun kapıyı kral ve kraliçeye açmakta mı yoksa kapamakta mı olduğuna karar verememişlerken, ben farklı bir hisle doluyorum. Öyle geliyor ki yüzündeki düşünceli ifadeyle o adam, tüm eskimişliğimizle odadakilerle birlikte bizim de suratımıza kapıyı kapatacak ve hayali hala zihnimizi zorlayan geleceğin peşine düşecek. Resmin içinde sonsuz yolculuğuna çıkmadan önce, son bakışına hapsolduğumuz andayız. Aslında o adam bizim hep ileriye kaçıp giden zihnimizin ta kendisi olmasın? Ressam ne düşünmüştür bilemem ama resim biraz da seyircisine aittir ne dersiniz?

“I Am Half-Sick of Shadows, Said the Lady of Shalott”

Son bahsedeceğim tablo ise John William Waterhouse’ un fırçasıyla dokuduğu Shalott’un leydisinin hapsi. Tablonun tam ismi ‘I am half-sick of shadows’, said the Lady of Shalott. Önce Tennyson’un mısralarında sonrasında Waterhouse’un tablosunda kuleye hapsolan leydimiz, bir lanetin elinde esirdir. Dışarıya dair tek fikri, odasının duvarındaki aynada gördüğü yansımalardır. Eğer kendine hakim olamaz ve dışarıya bakarsa ölecektir. Tanıdık geldi mi? Shalott’un Leydisi ile aynı kaderi yaşatan pandemi, leydinin ızdırabını ve usanmışlığını anlamayı kolaylaştırıyor doğrusu. O da dışarıda onsuz devam eden hayata öykünüyor. Güneşin doludizgin ışıkları altında durmanın, kuşların uçuşunu alabildiğine açıkgözlerle seyretmenin ve arkadaşlarla kol kola saatlerce yürümenin tadını merak ediyor… İçimiz yeterince sızladıysa devam ediyorum.

Ayna onun için hem bir teselli aracı hem de en büyük özleminin sürekli bir hatırlatıcısı. Hem kendi odasının hem de dışarısının yansımasıyla, iki dünyanın çarpıştığı ve birbirinin içinde eridiği bir düzlem. Üstelik aynadan dışarıyı seyredebilmesi demek tam arkasında, ardına kadar açık bir pencerenin var olması demek. Yani kısa bir baş hareketi onu bu hayattan ayırmaya yetecek. Bu kışkırtıcılığa nasıl karşı durulur? Shalott Leydisi’nin odasının duvarlarına sığamayan ruhunu çizerken ve aynayı hem lütuf hem lanet kaynağına dönüştürürken aklından neler geçiyordu acaba Waterhouse’un? Yıllar önce resmettiği iki versiyonda, sona çok yakınken çizdiği leydinin hikayesini mi tamamlamış sayıyordu kendini? Bu tabloda leydi, artık aynadakiyle yetinememektedir. Ona keşif sağlayan ve arkasındaki dünyada ne olup bittiğini haber veren aynanın ötesine geçmenin derdindedir. Platon’un idealar dünyası gibi gerçeğin merakındadır. Acaba dışarısı göründüğünden farklı mıdır?

Kaçımızda Shalott Leydisi’nin cesareti var? Çoğu zaman başkalarının hayatının yansımalarıyla avunmuyor muyuz? Sosyal medyada öykünerek bakılan fotoğraflar, belki de bize sahte hayaller bağışlayan aynalarımızın ta kendisi.

Demiştim: Ayna, binbir türlü işi kendine dert edinmiş diye! Mesela söze gerek kalmadan anlaştığımızdan, en sahici sırdaşımızdır desem kaçınız karşı çıkarsınız? Aynaların şairi Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerinde, benim bin kelime döktüğüm yerde tüm bunları ve dahasını, kelimelerin boyunu aşarak anlatmış bile.

Aynalar, aynalar, sevgili aynalar,
Yok beni anlaya, seven sizin kadar.
Öldükten sonra da, yine sizin kadar,
Kim beni düşünür, hayalimi saklar?
Aynalar, ne olur, siz yalnız aynalar.
Onu koynunuza alsanız aynalar;
Rüzgârda savrulan güneş, yağmur ve kar,
Kuş tüyleri gibi renk renk hâtıralar.
Olan hayalimle kalsanız aynalar,
Kırılacak en son parçanıza kadar!

Aynalar, yıllarımızın kaydını tutar bir yandan da pürüzsüz yüzeylerinde. Her buluşmamızda bizi geçip giden zamanla el sıkıştırır yeniden yeniden. Yine Tarancı’nın dediği gibi…

Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar.

Tarancı’nın hıncını anlamakla birlikte, biz aynanın yüzüne gülen yaşlılardan olma ihtimalini bir kenara koyalım bence.

Aynanın tüm bu kaygılardan sıyrılıp ışığı yakaladığı yüzüyle, tanrısal bir araca ve neredeyse koruyucu bir tılsıma dönüştüğü de atlanmamalı. Vahşi bir ata benzeyen ışığı ehlileştirip avucumuza koyan odur ne de olsa. Bu sayede çoğu kültürde kutsallığı, zenginliği, sonsuzluğu, hükümdarlığı da temsil işini yüklemişiz üstüne.

Yani samimiyetle iki yüzlü bir alet! Sırlı tarafı karanlıkta kalırken parlak yüzeyiyle gözümüzü almasına ne denir başka? Korkuyla umudun bir arada yoğrulduğu bir eşyanın; ‘ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı bu dünyada?’ gibi pek çok soruyla kafasının şişirilmesi boşuna değil.

Aynalar bize bizi yansıtır. Işıldayan göğsüne, zihnimizin tahakkümünden kurtulmuş bir bakış atmamız imkansız. En nihayetinde ayna cansız bir nesne, onda bir dünya kuran; ona durmadan binbir anlam yükleyen de binbir anlamın ta kendisi olan da biziz. Oysa sadece algılarımızın piştiği kap. Tıpkı kağıtla kalem, mercek ve deklanşör, fırçanın ucu ve boya gibi. Onu tahlil etmek, insanı tahlil etmek demek. Bu yüzden daha yüzyıllarca, Shalott Leydisi’nin arkasındaki pencere gibi bizi kışkırtmaya devam edecek.

Bu açıdan bakınca, aynalar ne kadar garip eşyalar öyle değil mi?

Yazar: Cansu Özbay

Author

Dünyanın en ihtiyacı olduğu anda ortaya çıkarak çeşitli konularda fikirlerini belirten yazarlar. Bir konuk yazar asla geç yazmaz, erken de yazmaz. Onlar, tam yazmaları gereken zamanda yazarlar.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.