Zaman zaman birileri canımızı sıkıyor, yanlarında bulunmak bile yaşam enerjimizi çekiyor, söyledikleri her şey sinirlerimizi bozuyor; ağızlarına da mümkünse köşeli ve sert bir cisimle vurasımız geliyor. Bu noktadan sonra ise artık kaşlarının altındaki gözlerinden ayaklarındaki ayakkabıya kadar, her şeylerinden rahatsızlık duyuyoruz. Özel ve somut bir nedenimiz olmasına bile gerek yok, sadece var oluşlarından hoşlanmıyor bile olabiliriz; var oluşlarını tehdit edecek şekilde eyleme geçmediğimiz sürece -buna vücut bütünlüğünü sarsıcı hakaretler etmek ve ağızlarının ortasına gerçekten vurmak da dâhildir- sıkıntı yok. Olay bu raddeye geldiyse kendimizi sakinleştirmek biraz zor olabilir tabii.

Böyle durumlarda pek çok seçeneğimiz var. Sosyal medyada varlığınız sürüyorsa mesela; sessize al, kısıtla, takipten çık yahut engelle gibi birçok seçenek bizleri bu işkenceden kurtarabilir. Yüz yüze iletişim biraz daha çetrefilli tabii, özellikle aynı ortamlarda bulunmamızın kaçınılmaz olduğu insanlar söz konusu olduğunda, böyle kısa yollarımız bulunmuyor. Fakat orada da pek çok seçenek var; söylediklerini ciddiye almamak, iletişimi asgariye indirmek, sadece ufak bir kafa selâmıyla yetinmek veya kesin çözüm, selâmı sabahı kesmek.

Yalnız, “Artık onunla muhatap olmuyorum” demek, sizin zannettiğiniz kadar net bir anlama gelmiyor olabilir. Çünkü konuşma eyleminin içinde bulunmak, eyleme fiziksel olarak katılanlardan çok daha fazlasına seslenmek demek. Gelin şimdi bu kötü haberi biraz açıklamaya çalışalım.

Konuşma Eylemi

Konuşma dediğimizde aklımızda ilk aşamada ses çıkartan bir insan görüntüsü beliriyor. Bu insan yalnız başına, kendi kendine ses çıkartıyor olabilir ama kelimenin işteş yapısından ötürü, ses çıkartan bir insanı dinleyen diğer insan ya da insanları da doğrudan düşünürüz. Fakat bu yazıda, konuşma konusunda ufkumuzu biraz daha açacağız.

İkinci aşamada, ilk aşamada aklımıza gelmeyen pek çok unsur daha bulunuyor. Bunlara da az çok aşinasınızdır, hiç değilse Dil ve Anlatım minvalindeki derslerde iletişimin unsurları ve dilin işlevlerinden bahsediliyor. Bir gönderici, bir alıcı, bir medya yani vasıta ve bir de bağlama yani iletişim gerçekleştiği ortama ihtiyacınız var. Bunlar da konuşanın ses tonundan başlayıp konuşmanın gerçekleştiği yere; söylenilenlerden devam edip dinleyen kişinin bunlardan ne anladığına kadar çeşitleniyor.

Üçüncü aşamada ise bu yazıda üzerinde duracağımız, asıl ufkumuzu açması gereken kısım bulunuyor; katılımcılar. Bunlar da çok daha farklı ve çeşitliler. Hâliyle, ne kadar isterseniz isteyin, bazı katılımcılarla muhatap olmamak -asla yan yana bulunmayacak olsanız bile- mümkün değil.

Tabii ki bu kadar kesin bir yargıya, işkembeden varmayacaktık. Arkamızda, kuramsal bir zemin var.

Konuşmanın Etnografyası

İletişim, hangi formda olursa olsun, günlük yaşantının bir parçası. Bu form jest ve mimikler, hareketler olabilir; formüller ve işlemler olabilir; bir tablo, bir şarkı, bir heykel veya bir şiir, bir fıkra, bir masal da olabilir. Ne olursa olsun bu formlar insanların sosyal, psikolojik veya maddi ihtiyaçlarının bir yansıması, bu ihtiyaçların doğal bir sonucudurlar.

İşte bu kadar geniş ve çok yönlü bir zemin dâhilinde, 1960’ların başında, sürekli olarak bir ya da birkaç yönden çalışmalar yapmaktan sıkılan bir dil bilimci, konuşma eylemi üzerine düşünmeye başlıyor. Öyle ya diller, insanların birbirleriyle, kendilerinden önce ve sonrakilerle ve tabii diğer canlılarla iletişimini sağlayan en temel unsurdur diyebiliriz.

İsmi Dell Hymes olan bu dil bilimci, dil aracılığıyla gerçekleştirilen bir konuşma eylemini açıklayabilmek için SPEAKING şeklinde kısalttığı sekiz tane unsurun derinlemesine incelenmesi gerektiğini söylüyor. Sekiziyle de ilgilenmeyeceğiz ama ufkumuzu açmak gayesiyle yine de söyleyelim. Bir konuşma eylemi; zaman/zemin, katılımcılar, konuşmadaki niyet/amaç, konuşmanın düzeni, konuşmanın şekli, konuşmanın vasıtası, gelenekler/kurallar/alışkanlıklar ve konuşulan şey olmak üzere sekiz unsurdan oluşuyor.

Biz bunların arasından, katılımcılar olan ikinci unsurla ilgileniyoruz.

Katılımcılar

Sizi yine başa alacağım ama konuşma deyince katılımcıları, konuşanlar ve dinleyenler olarak ikiye ayırıyoruz değil mi? Değil. Çünkü konuşma, kültürel olarak bütün tarafından paylaşılan bir şeydir. Bu da şu demek, siz bir şeyler konuşurken ortamda olmayan herhangi biri de konuşmanın katılımcısı olabilir. Hatta fiziksel –veya metafiziksel-  olarak ortamda bulunması mümkün olmayan biri bile katılımcı olabilir.

Basitten karmaşığa doğru somutlaştıralım bu söylediklerimizi. İlk olarak bir arkadaşınıza, sevmediğiniz bir başka arkadaşınızı şikâyet ediyorsunuz diyelim. Ortamda olmayan üçüncü kişi, bu konuşmadan asla haberdar olmayacak olsa bile doğrudan sizin cümlelerinizle konuşmaya dâhil oluyor demektir. Bunun dolaylı olduğunu düşünebilirsiniz fakat hayır, doğrudan bir katılım var. Çünkü sizin arkadaşınıza söylediklerinizden çok, arkadaşınızın ne anladığı önemli. Sağlıklı bir iletişimin gerçekleşmesi için, olabildiğince müşterek bir iletide buluşmalısınız. Sevmediğiniz üçüncü kişiye karşı arkadaşınız iyi anılar barındırıyor veya iyi duygular besliyor ise bu müşterek anlamın sağlanması mümkün değil.

İkinci örnekte ise kalıp bir ifadeyi ele alalım. Diyelim ki komşu teyzenin bir yakını vefat etti. Toplumun bir üyesi olarak siz de teyzeye diyorsunuz ki “Başınız sağ olsun, Allah sabır versin.” Konuşmaya bu sefer kim dâhil oldu dersiniz? Teşbihte hata olmaz düsturunu bir kenara yazarak, Allah. Siz inanmıyor yahut tamamen alışkanlıktan söylüyor da olabilirsiniz, önemli değil. Konuşmada başı sağ olacak kişi teyzedir ancak sabır vermesini ümit ettiğiniz muhatap, tanrı olacaktır. Teyze inanıyorsa ileti farklı bir şekilde, teyze de siz de inanmıyorsanız başka bir şekilde, ikiniz de inanıyorsanız başka bir şekilde algılanır.

Üçüncü örnekte ise katılımcı ihtimali sınırlarını zorluyoruz. Bu sefer de oturdunuz, bir arkadaşınıza izlediğiniz dizideki karakterden bahsediyorsunuz diyelim. Böyle bir karakterin gerçekte var olmaması, Amerika’da yaşayan Michael isimli bir adam tarafından kurgulanmış hatta D’Arcy isimli bir başka kadın tarafından da canlandırılmış olmasının hiçbir önemi yok. Siz, diziyi izlerken o karakterle bir ilişki kuruyorsunuz. Konuşmalarınıza da bu ilişki yansıyor. Hâliyle konuşmanın iletisini tamamen bu karakter hakkındaki tecrübeleriniz, anılarınız, fikirleriniz oluşturuyor. Karşıya iletilen şey, bunlardan ibaret. Konuşmanın katılımcıları arasına da böylece dizinin senaristi, karakteri canlandıran oyuncu ve tabii ki kurgusal karakter eklenmiş oluyor.

Bu noktadan sonra örnekleri başka başka durumlar için çeşitlendirmeyi sizlere bırakıyorum. Gördüğünüz üzere konuşma eyleminin bütünü, kendisini oluşturan parçaların toplamından daha büyük çünkü bu parçalar arasındaki etkileşimler, sürekli değişiyor. Bütün etkileşimler göz önünde bulundurulduğunda ise biriyle muhatap olmamak, en azından iletişim dairesinde, çok da mümkün değil. Muhatap olmamak istediğiniz kişi bundan haberdar olur mu, orası başka bir günün tartışma konusu. Bize ise bu can sıkıcı bilgiyle yaşamanın bir yolunu bulabilmek düşüyor, ne dersiniz?

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

1 Yorum

  1. yazı ilgi çekici başladı ve kendisini okutturdu ama tam olarak ne anlatmaya çalıştığını anladığımı söyleyemem biraz dağınık geldi

Leave a Reply to ferda Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.