Türkiye’de siyasete bulaşmış her şey gibi seçim sistemimiz de saçmasapan çelişkilerle ve olmadık sistemik sıkıntılarla dolu bir garabet. Ya da diğer bir deyişle; kötü tasarlanmış bir oyun.

demokratikkavga

Tatava yapma bas geç hareketini tam anlamıyla destekliyorum diyemem. Tatava olsun ya da olmasın, insanların konuşmalarının konuşmamalarından her zaman daha iyi olduğuna inanırım. Bu hareketin kökündeki temel argümanların da pek sağlam olmadığı ortada – “kötünün iyisi” hiçbir halükarda cazip bir teklif olamaz. Fakat bunun yanında bu hareketin fikrini değiştirmeye çalıştığı kesimin de durumu detaylıca düşünür, mantıklı davranır gibi bir halleri yok. Gibi geliyor bana.

O yüzden şimdi, pazar günü vereceğiniz oy ne yapacak, onu anlatmak istiyorum:

Türkiye’de il ve ilçe belediye başkanlık seçimleri, tek turlu seçimlerdir. Herkes gider, güvenilirliği belli olmayan anketler dışında genel duruma dair hiçbir fikre sahip olmadan, tek bir adaya oy verir. Bu tek bir adaya verilen oylardan, o bölgede en çok oyu alan adam, belediye başkanı olur. Bir genel seçimin aksine (ki orada da saçmalıklar yok değil, yüzde on barajı ve yüzde 45 oyla meclisin yüzde 65’ini kazanmak gibi), yerel seçimlerde kalabalık bir güruh alınan oyların yüzdesine göre partilere paylaştırılmaz. En çok oyu alan, tek bir kişi, başa geçer.

Bunu bu yazıyı okuyan çoğu insanın bildiğine eminim. Fakat bunun ne kadar saçma bir şey olduğunun temiz ve pak bir şekilde farkındalar mı emin değilim.

1994’te, bugünkü başbakanımız sevgili beybakan, İstanbul belediye başkanlığı seçimlerini yüzde 25 oyla kazandı. Aynı seçimde diğer adaylar sırayla yüzde 23, 17, 14 ve 13 oy aldılar. Bir meclis seçiminde sıkıntılı da olsa bir koalisyonla oluşacak yönetim, burada dört kişiden sadece birinin oyunu alan adamın patronluğuyla sonuçlandı.

demokratikdoge

Türkiye’de seçimler, hem genel seçimler hem yerel seçimler, vakti zamanında siyasi idareye sahip olan tarafın işine gelecek değişiklikler dışında hiçbir adamakıllı reformdan geçmediği için, bilinçli bir şekilde kötü tasarlanmış bir oyun bugün. Fakat, istemeyerek de olsa ve bir gıdım da olsa, oyuncularına da tasarımında söz veren bir oyun. Seçmenler olarak biz, bu yanlış oyunu doğru oynayarak doğru bir oyuna çevirebiliriz.

Demokrasi, demos kratos, halkın gücü – özünde “halk da güçlü olsun yæ”den öteye hiçbir anlam taşımayan bu konsepte anlam katmak, halkların açık ve genel bir tartışmaya katılmasıyla, fikir teatisiyle gerçekleşir ancak. Şimdiye kadar dünyada sıfırdan böyle bir şey yapmış halk olmaması bir kenara, insanlar hep yönetime ve yönetim şekline halk olarak müdahale edebilmenin yolları için savaştılar. Bizim yapmamız gereken de bundan çok farklı değil.

Bu demek değil ki “demokrağsi gelene kadar buna oy ver sonra neye verirsen ver”. Dediğim gibi, tatava yapma demek huyum değil, bas geç demek de bana düşmez. Amma velakin, ve oyun benzetmelerini bir kenara bırakırsak, bugün şu ülkede halkın gücü, demos kratos, sandığa attığın oy ve sokağa çıkıp bağırdığın sözler dışında neredeyse yok. Bildiğin yok. Bu yüzden eldeki bu sınırlı gücü iyi kullanmak, olaya stratejik yaklaşmak gerek. Verdiğin oy, sokakta bağırdığın slogan, internetlerine yazdığın sözler – bugün, şu an, şimdi düzeltilmesi gereken neyse, halk olarak hep birlikte onu düzeltmek gerek.

Bu gücü sadece bugün değil, her gün, her seçimde, her eylemde, her örgütlenmede, stratejik bir biçimde kullanmak hepimizin hakkı. Ve bunun çelişkili ya da iki yüzlü bir davranış olmakla uzaktan yakından alakası yok. Evet, prensipler iyidir, fakat fikir değiştirmemenin bir diğer adının da dogma olduğunu, yobazlık olduğunu hatırlamak lazım bazen.

TayyoLand_Prev2

Gönül isterdi ki devlet haddini bilsin. Gönül isterdi ki demokrasinin olmadığına dair en küçük sıkıntı saniyesinde çözülsün. Gönül isterdi ki istersek sapık, istersek muhalif, istersek marjinal, istersek düz adam olalım, ve devlet hepimize aynı uzaklıkta dursun, aynı saygıyı göstersin, aynı hizmeti versin. Gönül isterdi ki siyaset meclisin kirli koridorlarıyla sınırlı olmasın, özellikle sol ve ilerici fikirler için daha uygun platformlar olan sivil toplum kuruluşları, dernekler, eylemler, mitingler de meşru birer siyasi hareket olarak görülebilsin. Gönül isterdi ki, devleti yönetmeye aday insanlar halktan korksun, çekinsin, her gün beş metrelik platformlara çıkıp nutuk çekmesin. Gönül isterdi ki hepimiz, hükümette veya belediyede görmek istediğimiz ideal adayımızı gönül rahatlığıyla seçebilelim, bunu yaparken hiçbir şeyi değiştirmediğimizi hissetmeyelim. Ama öyle bir ülkede yaşamıyoruz.

Bir tane oy bir tane çığlığın var. Eğer sen ve ben istersek, öyle bir ülke uzak değil.

PS. Çok bariz şeylerden mi bahsediyorum ya da haddime olmayan laflar mı ediyorum emin olamadığım için, son bir iki gün içinde bu yazıyı yazmaktan üç dört kez vazgeçtim, üç kere baştan başladım. Umarım kimseyi gücendirmemeyi başarabildim, umarım derdimi doğru düzgün anlatabildim.

PS2. Şimdiye kadar kaydadeğer bir arşiv oluşturamamış olsam da belki bazı okuyucular fark etmiştir: BBAK‘ta yapmaya çalıştığım şey bir yandan oyunlar ve oyun geliştirme üzerine fikir alışverişini artırmakken, bir yandan oyun tasarım uğraşısının çok ön plana çıkmamış ve şahsen ilgimi çeken potansiyel uygulamalarından bahsetmek. Bu uygulamaların bir kısmı da oyundışı konularla (örneğin siyaset, hukuk, seçim, eğitim) ilgileniyor – ya da en azından benzeşiyor. Bu bağlamda, bu yazının BBAK’ta içerik olarak sırıttığını düşünmüyorum. Amacımın sırf siyasi bir yazı yazmak olmadığını tarih bir kenara yazsın, sonra gelip bana küfretmesin lütfen, üzülürüm.

Yazar

Oyun tasarlar, yazar, garip sesler çıkarıp müziğini yapar.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.