Biliyorum bayıldınız daha ilk haftadan her yerde Jessica Jones görmekten. Zaten aslanlar gibi Civil War fragmanı gelmişken kim takar Jessica’yı ama iki kelam da ben edeyim istedim. Tüm Cumartesi günümü arka arkaya izleyerek bitirmek suretiyle Jessica Jones‘a harcadım. Helali hoş olsun. Açık konuşayım çok çabuk sıkılacağımı ve tüm diziyi birkaç haftaya yayacağımı düşünüyordum ama öyle olmadı. Jessica Jones’u beğendim. Hem de epey. Çok eksikleri var, eleştireceğim noktalar da çok ama Daredevil‘dan çok daha başka bir yerden yakaladı beni. Daredevil büyük resme bakıyordu genel olarak. Yani Matt’in tüm o çektiği çile kendi bölgesine, Hell’s Kitchen’a adalet getirmek içindi. İnsanlar için savaş veriyordu. Çeteleri çökertmek, sokakları temizlemek, Wilson Fisk’e karşı durmak. Büyük dertleri vardı anlatabiliyor muyum? Onu da izlemeyi sevdim elbette ama bir yerden sonra koptum. Bana çok uzaktı çünkü. Matt Murdock’un verdiği savaşı anlayabiliyordum ama bir suç filmini/dizisini izler gibi, uzaktan izledim onu.

Resimden sonrası tüm sezonla ilgili spoiler içerir.

maxresdefault
Halefi olduğu için mecburen Daredevil ile kıyaslıyorum, diğer süper kahraman yapımlarına hiç bulaşmayacağım. Prodüksiyon anlamında Daredevil’a daha fazla para ve emek harcandığı belli oluyor. Dövüş koreografileri başta olmak üzere her şeyde bir mizansen, bir uyum var. Üstüne düşünülmüş, çaba harcanmış. Jessica Jones ise tam aksine olabildiğine döküntü, olabildiğine pespaye ve özensiz. Olması gerektiği gibi belki de. Dövüşleri bile koreografi olarak kurgulanmamış. Zira bu kadın dövüş eğitimi almış falan değil. Sadece bunca zaman kullanmadığı güçlerini kullanıp kahramancılık oynamaya karar vermiş ve ağzının payını almış. Adamları ustaca teknikleriyle değil süper güçlü olduğu için alt edebiliyor. Bu durumda Daredevil gibi stilize dövüş sahneleri izlemedik diye çemkirmek epey haksızlık olur.

O özenti süper kahramanlık girişimi elinde patladıktan sonra yaşadığı travmalar onu hayatının alt üst olduğu, alkolik ve yalnız bir noktaya sürüklemiş. Özel Dedektif olmuş misal ama onda bile eşlerini aldatan çiftleri takip edip foyalarını meydana çıkarmaktan fazlasını yapmıyor. Basit ve ucuz işler kısacası. Jessica, Daredevil’ın durduğu yerde durmak istemiyor, hatta mümkün olduğunca oradan uzak duruyor. Dizinin finalinde bile o noktaya gönülsüzce sürükleniyor. Böyle bir karakterin merkeze alındığı bir dizinin başına aksiyonun dibine vuracaklarını düşünerek oturmadım ve öyle olmadığına da sevindim.

Jessica Jones’u sevdim çünkü onlarca sinema filminde ve diğer Marvel dizilerinde gördüğümüz şiddeti ilk kez insani bir seviyede izletti bize. Daredevil’ın şiddet konusuna eğilişi daha geniş bir skaladaydı. Keza Marvel filmlerinde de öyleydi. Onca patlama, kavga gürültü patırtı arasında yitip gidenlere veya kurtulmayı başaranlara noldu, toplum bu kahramanlara alışma konusunda ne durumda, tüm süper güçleriyle ortalığı tarumar edenler kendilerine ne gibi travmalar bırakıp gittiler bunlara hiç değinilmedi. İşler öyle büyük ölçekteydi ki bu konulara değinilemezdi bile elbette ki. Bakın yine söylüyorum çok eksikleri vardı ama şiddetin ve istismarın bürünebileceği şekiller üzerine kafa yoran, karakterlerinin geçirdikleri travmaları önemseyen bir dizi buldum ben karşımda. Daha stilize, daha iyi kurgulanmış, iyi mizansenlere sahip bir şeyler izlemek istiyorsanız belki başka dizilere bakmalısınız.

Krysten-Ritter-as-Jessica-Jones-in-Jessica-Jones
Krysten Ritter
, daha ilk bölümden Jessica’nın o çökmüş halini, mutsuzluğunu ve tutunamamışlığı o kadar iyi verdi ki, o boka batmış hali öyle sahici geldi ki bana sonra ne yapsa nefret edemeyecektim. Ben de o durumda olabilirdim pekala diye düşündüm. Bir süper gücünüzün olduğunu varsaysak, “hadi gücüm var, bunu kullanayım insanlara yardım edeyim” deseniz bile öyle ha dediğinizde yardım edemiyorsunuz işte. Don’t Trust the Bitch in Apartment 23‘de izleyip bayılmış biri olarak yer yer oradaki karakterin kaltaklığını ve mizahını da alıp büründüğü o travmatik haller çok hoşuma gitti. Bizler Matt Murdock’ta kendimizden izler bulamayabiliriz ama hayatının bir noktasında ne yapsa toparlayamamış, boşa koysa dolduramamış herkesin Jessica’da kendini görebileceği çok şey olduğuna eminim.


Melissa Rosenberg
‘in bu dizide Jessica dışında en layıkıyla işlediği iki karakter Luke Cage ve Trish bana kalırsa. Üstelik sadece Jessica üzerinden kurgulayıp bırakmamış. Hani Jessica var diye bu karakterler var değil sadece; kendi ufak yan öykülerini, kendi dertlerini ve acılarını da görmemize izin vermiş. Luke Cage, malum kendi dizisiyle geri döneceği için ona yeteri kadar dalmamış olabilir ama buna rağmen nefis bir karakter çıkarmışlar karşımıza. Ben Mike Colter‘ı The Good Wife‘ta uyuşturucu baronu Lemond Bishop olarak izlemiştim ilk. Yemin ederim konuk olduğu her bölümde parlıyordu adam. Casting belli olduğundan beridir de çok başarılı bir Luke Cage olacağından bir dakika şüphe duymadım. Nitekim oldu da. Bu adam rahatlıkla bir diziyi sırtlanabileceğini gösterdi bence ve umuyorum çok da iyi bir dizi olacak Luke Cage.

Rachael-Taylor-as-Hellcat-in-Jessica-Jones
Öte yandan çizgi romanlardan bildiğimiz Patsy ‘Trish’ Walker, A.K.A. Hellcat rolünde Rachael Taylor‘ı da çok başarılı buldum. Hellcat’e dönüşme süreci işlenecek mi ileride bilmiyorum ama The Defenders’ta görmek isterdim açıkçası. Çizgi romanlarda Jessica’nın kankası Captain Marvel’ın misyonunu dizide üstlenen Patsy Walker’ın hikayesi, bana göre kesinlikle eksik işlenmedi. Bir yan karakter olarak hiçbir işe yaramadan, sürekli Jessica’nın kurtarmak zorunda kaldığı boş bir karakter olarak kalmasından korkuyordum. Hiç de öyle olmadı. Flashback’ler ile desteklenen Jessica ile olan ilişkisi şu dizide doğru işlenen birkaç şeyden biri.

Olumsuz yanlarına geçmeden önce son olarak Carrie-Anne Moss‘a da şöyle bir değineyim. Ben özellikle Viola Davis’ten sonra böyle kick-ass avukat tiplemesine o kadar alışmıştım ki karşımda Carrie-Anne Moss’un son derece minimal oynadığı Jeri Hogarth‘ı görünce ilk bir garipsedim. Kesinlikle yüksek oynamıyor ama buna rağmen sizi etkisi altına almayı başarıyor. İşin kolayına kaçıp çaçaron, ‘bitchy’ bir avukatı da oynayabilirdi rahatlıkla ama uğraşmadan oynuyor diyebileceğim kadar rahat bir havası var. İnsan istiyor Trinity’liğe soyunsun ağız burun dalsın ama elini beline koyup “seninle mahkemede görüşeceğiz küçük hanım” tavırlarıyla yetinmiş. Çizgi romanlarda Iron Fist/Danny Rand‘in avukatı olarak bellediğimiz Jeryn Hogarth, TV adaptasyonu için kadın olarak değiştirilmekle kalmamış Marvel’ın ilk LGBT karakteri de olmuş. İyi de olmuş. Iron Fist’te tekrar göreceğimizi umuyorum. Böyle bir rolün Carrie-Anne Moss’a gitmiş olmasından ayrıca memnunum. Zira özlemiştik.


Şimdi biraz garip kaçacak ama peki neyi sevmedin deseniz ilk olarak seks sahnelerini diyeceğim sanırım. Herkes bir şeyler çiziktirdi, ben de yazmazsam içimde kalır. Marvel’ın dizideki çıplaklıkla ilgili kuralı çok netmiş: Çıplaklık Olmayacak. Bakın, eğer cesaret edip Netflix’e tüm filmlerinizin aksine PG-13 bir dizi çekiyorsanız, çarpık şiddet sahnelerini gösterip cinsel istismar konularının etrafında dolanıyorsanız ‘çıplaklık olmayacak’ deyip kenara geçemezsiniz üzgünüm. Geri sarıp Jessica ile Luke’un o ilk birkaç bölümde yaptıkları hayvani seksi düşünelim. Bu kadar sert sevişen iki tipi bir araya getirip ikisini de yorganlara sarıp “dur kızın memesi gözükmesin ört orayı çarşafla, dur adamın pipisi çıkmasın sarıp sarmalayın bunları” diyemezsin. Ya izin verin adam gibi çeksinler ya da sevişmeyi gösterip sonrasında klasik yöntemle kurgulasınlasınlar bitti gitti. How to Get Away With Murder‘da bile bundan daha başarıyla seks sahnesi kurguluyorlar. Kimsenin memesi kadraja girmedi ama çatır çatır da sevişme sahnesi çekiyorlar her bölüm güzel kardeşim. Bu diziye tabi ki iki meme göreyim diye gelmedim ama yıl olmuş halen yorgan çarşaf sahne çekiyorsunuz.

Gelelim diğer mevzulara. Sevmediklerimin başında gelmiyor aslında ama bok ettikleri listesinde ilk sırada yer alabilir pekala Will Simpson. Bu adamın dönüşüm süreci damdan düşer gibi olmasaydı bence Kilgrave’dan çok daha psikopat bir karakter kazanacaktık. Ne yalan söyleyeyim Simpson’ı Trish’e saldırdıktan sonra pişman olup kapısına dayandığı an sevmiştim. Trish ile olan ilişkisi ve Kilgrave ile ilgili planlara dahil edilişi de kesinlikle zorlama olmadı. Gerçekten iyi bir adam olduğuna sizi inandıran o tavırları, Trish’e saldırdığı için yaşadığı pişmanlık, aralarında filizlenen şey derken aha dedim güzel bir karakter geliyor. Captain America’nın tam bir TV izdüşümüydü adeta. Gelgelelim, o kırmızı hap-mavi hap mevzusu, o pattadanak çıkagelen askeri ekip ve bir anda kafayı kırıp manyağa bağlamasıyla 9 bölümde gayet güzel inşaa edilen o karakter bir anda çarçur edildi. Biz de biliyorduk Nuke‘e dönüşeceğini ama ne bileyim bari diğer dizilere yetişmek zorundaymış gibi apar topar yapmasaydınız şunu.

09b88930-7131-0133-4d7b-0e3f8b958f63
Malcolm, Üst Kattaki Ensest Abla Robin,
Kilgrave Destek Grubu ve tüm o lüzumsuz yan hikayelere gelirsek, bize çok fazla zaman kaybettirdikleri için üzgünüm sadece. Cidden bu karakterlerin yaptıkları, bu yan hikayelerdeki mantık hataları ya da aptal diyaloglar umurumda olmadı izlerken. Amerikan halkının muhafazakar, yobaz ve gerizekalı olan kesimine bir taşlama olduğunu düşündüğüm Robin kesinlikle ve kesinlikle lüzumsuz bir karakterdi, kabul ediyorum. Ama işte tam da bu yüzden yaptıklarına ve söylediklerine sinirlenmemi hak etmiyordu. Umurumda bile olmadı. Yalnızca Jessica’yı 10 saatliğine bayıltma saçmalığını yaptığında “uff gerçekten çok aptalsın, keşke ölsen” dedim ama o kadar. Bu kızın kardeşiyle olan o ensestimsi ilişkilerine ya da Malcolm’un Kilgrave’in kontrolünde olduğunun açığa çıkmasından sonra onu daha fazla izlememize ya da Kilgrave Destek Grubu saçmalığına gerek var mıydı bilmiyorum ama sonuçta bir şekilde doldurulması gerekiyordu dizinin. 13 bölüm boyunca aralıksız olarak Jessica-Kilgrave anlatamazsınız.

Adını zikretmişken kendisine de gelelim. Dizinin karakter anlamında çuvalladığı bir yer varsa o da maalesef Kilgrave. Bakın ben David Tennant hastası bir insanım. Modern Doctor Who’da karakteri en fazla nüans ile oynayabildiğine inandığım adam Tennant. Yani ona hüzünlü sahne de ver, zırzop olabileceği bir sahne de ikisinin de altından büyük başarıyla kalkar. Burada suçu Tennant’a yıkıp işin içinden çıkamayız, zira başkasının elinde gayet de harcanabilecek bir albeniyle oynuyor. Karakterle ilgili bir sıkıntı var ve bunun bizim büyük beklentiye girmemizle de alakası olduğunu düşünmüyorum.

jessica-jones-tennant-2
Eğer bize sosyopat bir karakter sunma niyetindeyseniz sonrasında da bunun arkasında durmanız gerekiyor. Bu adamın Jessica’ya olan takıntısını pekala anlayabilirdik, eğer şu aşk meşk muhabbetini ortaya atmasalardı. Yani gerçekten Kilgrave gibi sosyopat olması gereken bir karakterin tek istediğinin karşılık bulamadığı kadının kendisini sevmesini istemesi midir? Jessica’nın en önemli düşmanı olarak bilinen bir adamın daha fazla, daha büyük bir motivasyona sahip olması gerekmez miydi? Bu adamın bir ‘endgame’i yok. Yani bir kötü adamdan beklenebilecek nihai bir plana sahip değil.

Ve bence bu güçlere sahip birisi için vizyonu da son derece kısıtlı. Daha manyak daha çarpık suçlar işleyebilirdi. Son bölümlerde sahip olduğu virüsün etki alanını genişletmeye çalışması bu konuda bir adım elbette ama oraya gelene kadar güçlerini çok boşa harcadığı kanısındayım. Kahraman olsun demiyorum ama Jessica beni sevsin değil de sırf sosyopatın teki olduğu için, sadece keyfine Jessica’nın hayatını bir cehenneme çevirmeye çalışsa daha fazla saygı duyardım gibi geliyor. Şu durumda bu adam elde etmek istediği kadından yüz bulamayan stalker’ın teki gibi olmuş üzgünüm. Emin olun kimse benim kadar David Tennant’ı bu rolde gördüğüne sevinmemiştir ama hem Melissa Rosenberg’in yazar olarak başarısızlığından hem de belki Tennant iyi yönetilemediği için çok büyük bir fırsat kaçmış.

jessica-jones-david-tennant
Diğer yazılarda fazlasıyla bahedildiği için teorilere, çizgi roman referanslarına ve Alias ile kıyaslamaya hiç girişmeden konuyu toparlıyorum. Jessica Jones‘u farklı sebeplerden sevdim. Neden sevmediğinizle ilgili bir liste çıkarıp önüme bıraksanız eminim hepsinin yanına size hak verircesine birer check atarım ama karşımda günahıyla sevabıyla kahraman gibi durmayan bir kahraman bulduğum için gayet memnun oldum ben. 2. bir sezon olursa elbette ki izlerim ama Jessica Jones için gerçekten 2. bir sezona ihtiyaç var mı bunu ciddi ciddi oturup düşünmeleri lazım. Jessica-Kilgrave çatışması üzerine kurmak istedikleri ilk sezonu bile dolduracak kadar materyal bulamadıkları çok belli oluyordu. Nihai karşılaşmayı finale erteleyebilmek için bir sürü yan karakter ve gereksiz hikaye attılar ortaya. Bu durumda 2. sezonda ne anlatabilirler inanın bilmiyorum. 6 ayda bir yeni dizi mottosuyla yola çıktıklarını düşünürsek Luke Cage’te kendisine yer verip The Defenders‘a bağlamaları en akıllıca hareket olur gibi duruyor. Kaçan çok fırsat vardı ama bitti gitti işte. Onu bunu bırakıp gözlerimizi Punisher’lı Elektra’lı Daredevil 2. sezona çevirelim biz.

Yazar

Bir reklam ajansında esnek saat olarak çalışıyor. Geekyapar yazarı. Hobi olarak spoiler vermeyi seviyor. Dreamer değil. Vizyonsuz. Şu hayatta hep Hufflepuff'liğindan kaybetti.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.