İsimden Başlayalım

The Beija-Flor samba school parades during the Rio de Janeiro's Carnival February 17, 2015. The Carnival's jury named the group champion on Wednesday. Picture taken February 17, 2015. REUTERS/Ricardo Moraes (BRAZIL - Tags: SOCIETY TPX IMAGES OF THE DAY) - RTR4Q5PF

İlk bölümde kendimi Penny Dreadful’un bir bölümünü izliyormuş gibi hissettiğim kısa anlar oldu. Bunun sebebi, ilk bakışta on sekizinci yüzyıl Londra’sını andıran sokaklarda doğaüstü bir cinayet vakasına denk gelmek gibi gözüküyor. Ancak dizinin dünyası ve Karnaval Sokağı birleşince, isimlendirmede de Penny Dreadful tarzı bir seçim yapmış olabileceklerini düşündüm.

Penny Dreadful, on dokuz ve yirminci yüzyıllarda İngiltere sokaklarında satılan, konusunu çoğunlukla korku ve polisiye hikâyelerin oluşturduğu ucuz ve kısa hikâye kitapları anlamına geliyordu, yani edebiyatta yeri olan bir isim seçmişlerdi. Karnaval Sokağı isminin de buna benzer bir şekilde seçildiğini düşünüyorum, çünkü özellikle Hıristiyanlık öncesi zamanlardan, paganizmden kökünü alan mitleri, ritüelleri barındıran ve bunları yeniden üreten metinlere Bakhtin, karnaval ismini veriyor. Yani bir karnaval edebiyatının da söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

Karnavalın bazı ortak özellikleri var. Hiyerarşik yapının ve onunla bağlantılı korku, saygı ve görgü kurallarının askıya alınması, bunlardan biri. Dizide Karnaval Sokağı, tam olarak bunu ifade ediyor. Sokağın odak noktası genelevde perilerle ilişkiye giren insanların toplumsal statüsü önemli değil, burası bir erkeğin eşcinsel ilişkisini gözlerden ve toplumun dayatmalarından uzakta yaşayabileceği bir yer.

Karnavalın bir diğer özelliği, hayatın olağan akışından bir kopuş olarak acayipliğin veya yabansılığın ortaya çıkması diyebiliriz. Şehrin gettoları zaten bununla ünlü değil midir? Dizide Karnaval Sokağı için de bu geçerli. Uzak durulması gereken çetelerin olduğu, göçmenler dışındaki ‘normal’ bireylerin hoş karşılanmadığı ve kara büyüden sokak tiyatrolarına kadar çeşitli uğraşların yer aldığı bir yer Karnaval Sokağı. Bu bakımdan dizinin isminin çağrışımlarıyla birlikte seçildiğini ve içeriğinin de bunlara gayet uyumlu olduğunu söyleyebilirim. Bu uyum, diziyi izlemeye devam etmemi sağladı.

Mitolojiden Devam Edelim

Sir_Joseph_Noel_Paton_-_The_Quarrel_of_Oberon_and_Titania_-_Google_Art_Project_2

Bir önceki başlıkta bahsettiğim karnaval kuramı, tüm insanlığın ortak, aslında ilkel ve bazı özellikleri sonraki kültürde korunan bir mit mirasını paylaşmakta oldukları yönündeki düşüncelere dayanıyor. Bu da diziyi izledikçe bana peri, Puck, at adam, kurtadam ve büyücülerden daha önce bahsetmem gereken bir mitolojik temayı düşündürttü.

Şöyle ki, tüm insanlığın ortak bir mitolojiyi paylaştığı düşüncesi; dizide Philo’nun Vignette’e verdiği, aşklarını başlatan kitap ile Vingnette’in muhafaza ettiği peri mitinin birbiriyle ortak olmasıyla birebir örtüşüyor. Philo’nun Ay’daki Krallıklar romantik bilim kurgusunda bir adam, Ay’a gidiyor ve burada Ay’ın prensesi ile bir aşk yaşayarak insanlarla uzaylıların dünyasını bir araya getirmiş oluyordu. Vignette’in gösterdiği peri efsanesinde ise benzer şekilde periler ülkesine ayak basan bir insan var, bu insan peri kraliçesine âşık oluyor ve bu ikisinin aşkının meyvesi – melez çocukları – ise perilerle insanların dünyasını bir araya getiriyor. İki hikâyenin arasındaki benzerliği Vignette gayet hoş buluyor ve dizimizin başkahramanlarının aşk hikâyesi böylelikle başlıyor.

Dizinin insanlar ve doğaüstü bir varlıkların aşkının sonucunda ortaya çıkan doğa–doğaüstü birlikteliği mitiyle işi, burada bitmiyor. Bu mit bir kez daha, bir peri kadını ve bir insan erkeğinin çocuğu olan, yine tıpkı mitteki gibi babasını arayan ve kendisi de insanların arasında, insan gibi yaşadığı kimliği ile bir peri kızına âşık olan Philo üzerinden anlatılıyor.

CarnivalRow

Bir adım ötesinde yan karakterlerden soylu bir insan kadını Imogene ve bir Puck olan Agreus’un yeni ve uygunsuz bir aşka yelken açıp, ikisi birlikte bir arada yaşayabilecekleri başka bir dünyaya doğru yolculuğa çıkmaları da dizide yine aynı mitin bir yeniden anlatımı olarak sunuluyor. Şuraya kadar açıklamaya çalıştığım aynı hikâyenin farklı zaman, bağlam ve karakterler üzerinden sıkmadan yeniden anlatılması tercihinden etkilenmeseydim bile, halkbilimine gönül vermiş bir insan evladı olarak Vignette’in konu hakkındaki ifadelerinden etkilenirdim: Bir hikâyenin dünyayı dolaşıp, kendisini anlatan kişilere göre değişerek tekrar başladığı yere dönmesi ne güzel!

Buraya kadar olan kısmı, dizinin mitolojik temeliyle ilgili benim çıkarımlarımı içeriyordu. Bir de dizinin dünyasına bakmak lazım. Sekiz bölümde üzerinde durulan mitolojik yaratıklar arasında kanatlı birer insan formunda olan Periler ile keçi boynuzları ve toynaklarına sahip, üst bedenleri insan formundaki Pucklar var. Dizinin dünyasında doğaüstü varlıklar bunlarla sınırlı değil tabii, üzerinde neredeyse hiç durulmayan bedeninin alt kısmı at, üst kısmı ise insan formundaki Atadamlar ile sadece bir bölümde değinilen kötücül işgalci bir ülke olan Pack’in ürettiği, dolunayda dönüşen Kurtadamlar da bu dünyada yer alıyor.  Bir de sokak tiyatrosu aracılığıyla gördüğümüz afacan periler ile trow denilen trol benzeri yaratıklar var. Bunların hepsi az ya da çok bildiğimiz, dünya mitolojilerinde çokça karşılaşılan varlıklar. Ancak özellikle Puck ve Perilerin İrlanda aksanı, bunların bir nevi Krallığın işgaline maruz kalan ırklar olmaları ve tabii Peri ülkesinin isminin Tirnaroc (Tir Na Nog, sonsuz gençlik diyarı, Kelt mitolojisinde perilerin yurdu olan ada) olması sebebiyle dizinin Kelt mitolojisinden ilham aldığını rahatlıkla söyleriz.

carnival-row-fauns

Periler hakkında mitolojik açıdan daha üstüne söyleyebilecek bir şeyim henüz yok ama Pucklarla ilgili konuşmak istiyorum. Normalde puck, afacan peri yahut küçük cin cinsinden bir yaratık olarak karşımıza çıkıyor. Ancak burada farklı olarak puckların boynuzlu ve toynaklı olarak resmedildiğini görüyoruz. Bu da yine Nordik mitolojide yer alan ve çoğunlukla şehveti simgeleyen satirleri anımsatıyor. İrlanda mitolojisiyle boynuzları birleştirip biraz internette dolaşınca, tam olarak da Puck isimli, yüzyıllardır kutlanan bir pagan kökenli festivale rast gelecek olmak ilginizi çeker miydi?

İrlanda’nın en eski festivallerinden biri olan Puck Fair, her yıl üç gün boyunca kutlanıyor. Festivalin ritüelleri arasında insanların dağlık alanda dolaşan yabani bir keçiyi yakalaması ve onu meydana getirip başına keçi tacını takması var. Puck kelimesinin kökeninde poc, yani keçi ismi yer alıyor, paganlar bu ritüelin aslında bir keçiyi tanrılara kurban ederlermiş. Madem kurban ediliyor, neden keçiyi kral ilan ediyorlar derseniz, uzun uzun açıklanması gereken bir mitolojik düşünceye gitmemiz gerekir. Kısaca şöyle diyelim, mitolojik zamanlarda insanların kurban dedikleri şeyler her zaman bugün anladığımız gibi sadece yiyecek içecek mahiyetinde olmuyor. Aksine kurban edilecek olan varlığın büyük bir saygınlığı yahut büyüsel, sihirsel bir gücü barındırması, mesela bir totem veya bir tabu öznesi olması daha sık rastlanan bir durum. Uzun çağlar boyunca hatta şimdi bile iktidarı elinde tutmakta olan kişilerin, örneğin kralların kanlarının kutsal olduğuna inanıldığı, bu erk sahiplerinin de tabu öznesi olduğu biliniyor. Bu bakımdan kurban edilen keçinin kral ilan edilmesi de kendi içerisinde çok mantıklı. Yani İrlanda mitolojisinde keçilerin büyük ihtimalle bereketle bağlantılı bir totem hayvanı olduğunu buraya bakarak söyleyebiliriz, tabii daha detaylı bilgisi olan varsa yazsın lütfen, meraktayım.

King_puck

Neyse konumuza dönelim, sanki dizi bu kelt ritüelini almış, ses benzerliği olan puck ile eşleştirerek keçi formunda daha farklı bir formda karşımıza çıkartmış. Bu bakımdan Puck Fair’in kutlandığı ağustos ayında dizinin yayınlanması da hoş bir tesadüf olmuş. Bir de bu noktada Karnaval Sokağı‘nda Puckların, tebaasına girecekleri ismi anılmayan bir efendiyi çağırışları ve bu karanlık efendi için kendilerine işkenceyi içeren kanlı tapınma yöntemleri de yine Keçi Kral ile bir bağlantı kurdurtabilir gibi düşündürdü bana. Yalnız,  Periler ve Puck isimli mitolojik yaratıklar var, bir de bunlar Titania’ya tapıyorlar! Herhalde bir tek benim aklıma Bir Yaz Gecesi Rüyası gelmemiştir? Ha bir de, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın da karnavalesk mizaha hem zamansal açıdan hem de parodisiyle bir örnek olabileceğini düşünüyorum, bunu da söylemek isterim.

Tapınma ve mitoloji demişken, dizide mitik inançlarla kurumsallaşmış dinlerin karşı karşıya geldiği bir nokta daha var. Periler, insanların kâfirlik olarak yorumladığı şekilde, bir pagan tanrıçasına tapıyorlar. İnsanlar ise birebir çevirisi “şehit” olan Martyr’e inanıyorlar. Martyr’in uzun ince bir tahtaya asılmış genç erkek imgesinde oluşu da tabii bizi direkt olarak çarmıha gerilmiş İsa Mesih’e yönlendiriyor.  Dizinin, gerçek hayatın başka bir dünyadaki yansıması olduğu mesajını mı vermeye çalışmışlar yoksa bu imgenin ne kadar rahatsız edici olduğunu göstererek ciddi bir Hıristiyanlık eleştirisi mi yapıyorlar, orasını size bırakıyorum.

İlerliyoruz: Politika ve Sosyal Yaşam

"Carnaval Row" Ep101 D22/38 Photo: Jan Thijs 2017

Dizinin İngiltere yansıması Burgue’ün yönetim biçimi parlamenter sistem ve yönetici sınıfın tamamen soylulardan oluşması, yönetim haklarının yeni bir seçime kadar kalıtım yoluyla devredilebilmesi gibi durumlar var. Yönetici konseyde bir lider parti, bir de muhalefet bulunuyor. Konsey başkanı Absalom, bir savaşın ortasındaki kalıp ülkeleri insanlar tarafından işgal edildiği için mülteci olarak Burgue’ye sığınmak durumunda kalan mülteci yaratıkları gözetici davranıyor. Onların Burgue insanlarıyla kaynaştırılmaları ve toplumda bir konum kazandırılmalarını istiyor. Öbür yandan muhalefet ise bu pis mültecilerin insanlardan daha aşağı varlıklar olduklarını, daha en başından ülkeye alınmalarının hata olduğunu savunuyor.

Muhalefetin karşılığının sebepleri basit: Mülteci yaratıklar üç kuruşa çalıştıkları için insanlar işsiz kalıyor, bereket simgesi olan keçi Pucklar çok hızlı ürüyorlar bu yüzden insan nüfusu birkaç yıl içinde azınlıkta kalabilir ayrıca mültecilerin kültürü de asla insanlara uymuyor, bu yaratıklar kâfir ve ilkel, medeniyetten de nasiplerini almamışlar. Şuraya kadar saydıklarım size tanıdık gelmediyse, bir noktada ana muhalefet liderinin “Siz şimdi mültecilerin oy kullanmasını da desteklersiniz” dediğini de eklemek isterim.

Artık bu tanıdıklığı dönemle bağlantı kurup İngiltere-İrlanda arasındaki mücadeleyle mi bağlarsınız, Birinci Dünya Savaşı ardından yaşanan ulus-devletleşme süreciyle mi benzetirsiniz, bunun bir Avrupa toplumunun Doğu’yu algılama eleştirisi olduğunu mu söylersiniz; yoksa günümüzde Suriyeli mültecilerin durumuyla mı özdeşleştirirsiniz bilmiyorum. Ben internette Trump Amerikası ile açıklayan yorumlara bile rast geldim. Öte yandan öyle özel bir zaman dilimi veya dönem eleştirisi aramaya da çok gerek olduğunu düşünmüyorum; savaşlar, göçler ve iltica hemen her zaman bu türden bir toplumsal çözülme ve ırkçılıkla karşılık buluyor.

190820-carnival-row-2-ew-554p_1dd60b679c13019de75872eba8766195.fit-760w

Periler, Pucklar ve diğer insan olmayan yaratıklar toplum içerisinde kendilerine sadece düşük sosyal statülü işler vesilesiyle yer bulabiliyorlar. Bunlar soylu kadınların odalığını yapmak, bir malikânenin mutfağında çalışmak, şoförlük gibi işler. Tabii hangi statüde olduğu fark etmeden insanlardan her türlü aşağı kabul edilen insan dışı varlıkların, bu işlerde çalışabilmek için uymaları gereken kurallar var, mesela periler kanatlarını sıkı sıkı sarmak zorundalar. Uçmaları yahut ırklarına ait özellikleri kullanmaları da istenmiyor, cezalandırılıyor. Bu sistemin dışında kalanlar ise Karnaval Sokağı’nda fahişelik ve torbacılık gibi her toplumda yasal olarak kabul görmeyen ve ayrıca ayıplanan işleri yapmaya itiliyorlar.

Burgue’ye sığınanlar periler arasında yasa dışı, sumen altı işler yapmak için organize olmuş bir çete de mevcut. Biz onları, hizmetçilikten kovulması ve fahişelik de yapmasının kabul edilmemesi üzerine çeteye katılmaya giden Vignette sebebiyle görüyoruz. Bu çete liksir adı verilen bir uyuşturucu dâhil olmak üzere uyuşturucu ve alkol kaçakçılığı yapıyor, bahis oynatıyor ve tabii arada kamu düzenini bozup insan otoritesini sarsacak eylemlere de girişiyor. Vignette’in yolu bu çete aracılığıyla bir kez daha dedektif Philo ile kesişmiş oluyor. Tam bu noktada zaten farklı ırkların yasak ilişkisi klişesini sürdüren Vignette ve Philo’nun bir de kanun kaçağı esas kız, kanun adamı esas oğlan klişesine sokulmalarına, içini doldurmayacaktılarsa bu kadar gerek var mıydı diye sormadan edemiyorum.

Sosyal statü farkının işlendiği bir başka yer ise Imogen Spurnrose ile Agreus Astrayon arasında gelişen ilişki. Tipik koca bulmam lazım ile komşular ne der arasında mekik dokuyan soylu genç kadın Imogen, karşı malikâneye taşınacak olan zengin adamı tanımak için hevesli planlar yapıyor. Ancak karşı eve, beklenen yakışıklı prens değil, sosyete basamaklarını tırmanmak için kendi türüne bile ihanet etmeyi kafasına koymuş olan bir Puck taşınıyor. Imogen başlangıçta diğer tüm sosyete gibi bu adamı yollamaya çalışıyor ancak kardeşiyle birlikte yaşadıkları ekonomik sıkıntılar, kararını değiştiriyor. Agreus, Imogen’in kendisini diğer soylularla aynı ortamlara sokmasının karşılığında, abisinin gemi işine yatırım yapmayı kabul ediyor. Bu karşılıklı çıkar ilişkisi bir süre sonra kimsenin onaylamadığı bir romantizme dönüyor.

Tükeniyoruz: Aşk ve Yasak İlişkiler

Philo n Vignette

Dizinin romantizm ve ilişkiler hususlarında çuvalladığını düşünüyorum. Odak noktasındaki aşk ilişkisi Philo ve Vignette arasında yaşanıyor. Perilerin Pack istilasından kurtarılması için gönderilen Burgue ordusu içerisinde, daha sonradan kendisinin de bir peri-insan melezi olduğunu öğrendiğimiz Philo var. İkili burada tanışıyorlar, ortak edebi zevkleri sebebiyle anlaşıyorlar. Ancak Pack, savaşta üstün geliyor ve karargâhları basılırken kütüphaneyi korumaya gitmiş olan Vignette, döndüğünde Philo’nun öldüğünü öğreniyor. Uzun yıllar Philo’nun yasını tutarak, perilerin Burgue’ye ulaşıp hayatlarını kurtarabilmeleri için kaçak göçek savaşmaya devam eden Vignette, en sonunda kendisi de Burgue’ye gitme zorunda kalınca Philo’nun aslında yaşadığını öğreniyor.

Vignette bu gerçeğin şiddetiyle sarsıladursun, meğersem Philo, Vignette’in eski sevgilisi Tourmaline kendisine “Vignette senin için ölür, işgalciler gelirse canını kurtarmaya çalışmaz, onu seviyorsan bu ilişkiye son ver” dediği için öldü taklidi yapmış. Sonra Vignette’i hiç unutamamış tabii ama hayatına devam etmek zorunda kalmış. Bir dedektif olmuş, konakladığı yerin sahibesi ile de cinselliğe dayalı bir ilişki yaşıyormuş. İkili, Philo’nun araştırdığı cinayet yolunu Tourmaline’in çalıştığı geneleve düşürünce tekrar karşılaşıyor. Vignette, Philo’yu affetmiyor tabii ama yolları da kesişmeye devam ediyor. Sezon finalinde ise ikisini tekrar bir çift olarak bırakıyoruz.

carnival-row

Bakınız Philo’ya yazılan yalnız ama özel, sırları olan, karamsar dedektif klişe karakterini, senaryoda yaptıkları güzellikler için görmezden gelirim ama şu “Hayatını kurtarmak için ölü taklidi yaptım” da bayağı kötü yazarlık yani. Sonrasında geri kavuşmalarını da ikisinin de aynı anda bir şekilde aynı yerde bulunması tesadüflerine dayandırmaları da kötü yazarlık. Bir de ayrıca öznel olarak oyuncuların kimyasını da çok beğenmediğimi söylemem lazım ama bu benim kendi fikrim. Ben normalde böyle romantik gerilimi yükselten sahneler gelince “Ay hadi öpüşün de bitsin” falan derim en kötü, bu dizideyse zerre kadar umurumda olmadı kavuşmaları, öyle diyeyim.

Vignette ve Tourmaline ilişkisi zaten niye var bilmiyorum. Tourmaline’in son bölümdeki ölüm sahnesi, sadece Vignette’in yakın dostu, cefakâr yoldaşı olmasıyla da gayet etkileyici olabilirdi, nitekim Tourmaline’in de hikâyede esas kızın güvenip sırlarını açtığı kız arkadaşı olmaktan başka bir işlevi yoktu. Arada bir de genelevde bir perinin yaşamı nasıl, onu görmemize vesile oldu ona da hiç itiraz etmiyorum. Ama dediğim gibi cidden bu ikisine bir romantik ilişki neden yazılmış?

Philo ve Portia Fyfe’ın arasındaki cinsel ilişkiyi de bu ölçüde bıraksalar anlayabilirdim. Açıkçası yalnız ama özel, yaralanmış ve karamsar dedektif tipinin böyle ilişkiler içerisinde girmesi de birçok kez farklı yerde karşılaştığımız bir anlatı. Öte yandan Philo nasıl iki günde bebekliğinden beri sakladığı ve hayatının aşkından başka birine açıklamadığı kimliğini, kendisini ve cinayetlerin sahibini yakalamasını engelleyeceği için pek çok periyi riske atacak şekilde Portia’ya açık edecek kıvama geldi muallak. Bir de kendisinin bunu açıklaması “Ya ben beni böyle kabul edeceğini ummuştum” naifliği olunca daha da saçma oluyor her şey. Şu cümle sadece âşktan mantıklı düşünemeyen bir insan söylerse mantıklı gelirdi bana ama işte Portia ilişkisi de bu açıdan bir yere gitmiyor. En az Tourmaline–Vignette aşkı kadar gereksiz. Hatta Portia’nın tek işlevi ufak bir feminizm gösterisi yapması ve bir noktada da Philo’nun sırrının açığa çıkıp tutuklanmasına vesile olmasıydı, bunları da gayet herhangi bir insan evladı yapabilirdi.

argeus n imogen

Bir önceki başlıkta bahsettiğim Agreus ve Imogen ilişkisini de burada sayabiliriz. Toplumsal birtakım iletileri aktarmak için bu ilişkiyi kullanmışlar, anlıyorum. Ama olayların böyle gelişeceği de ilk bölümden belliydi çünkü bu da bir başka klişe. Özellikle Imogen’in babasının, Philo’nun geçmişiyle bu kadar sıkı bağlı olduğunu göz önünde bulundurunca, Imogen karakterini bir onaylanmayan aşk klişesi uğruna harcamışlar diye düşünmemek elde değil. Imogen ve onun ailesinin neden önemli olduğunu anlamak, Philo’nun annesinin Imogen’in babasına sığındığını öğrenmek iyi bir bağlama noktasıydı. Yani bari şu ilişkiden sonra Imogen’in mülteci yaratıklara bakışı kökten değişseydi, onlara yardım etmeyi amaç edinseydi, bu vesileyle de Philo’ya yol gösterip cinayetin çözülmesinde rol oynasaydı da anlamlı olsaydı. Neyse, ikinci sezona bakacağız artık.

Bunların dışında bir de neden ve hangi anlamlı iletiyi iyice vurgulamak için böyle bir şey yapmışlar bilmiyorum ama dizide cidden aşırı bir yasak ilişki ağı bulunuyor. Konsey başkanı, Philo’nun annesiyle yasak ilişki yaşamış ve bunun sonucunda beklenmeyen çocuk melez Philo dünyaya gelmiş. Buraya kadar tamam, olayları ve karakterleri birbirine bağlamak için çalışan bir yöntem. Ama sonra konsey başkanının karısı da meğersem ana muhalefet lideriyle ilişki yaşamış, onların da bu ilişkiden Jonah isimli bir çocukları olmuş. Bu yasak ilişki meyvesi sahte varis de bir başka yasak ilişki klişesine, muhalefet liderinin kızı Sophie vasıtasıyla varıyor. Babasının yerine muhalefetin başına geçen Sophie ile Jonah, çeşitli çıkar arayışlarıyla bir ilişki içerisine giriyorlar. Yılların ensest hikâyesi, kelimesi kelimesine “Durun siz kardeşsiniz” cümlesiyle açığa çıkıyor. Gerçi dizi en azından bu noktada ne yaptığının farkında çünkü Sophie, Jonah’a “Tarihte ensestle güç kazanan tek çift biz miyiz sandın, hanedanlıklar böyle kurulur aslanım” falan diyor.

image-asset

Bunları yazdım ama bir noktada haksızlık ediyormuşum gibi de olmasın. Carnival Row, en azından benim kafamdaki canlanan hâliyle efsane ve mitlere dayanan bir dünyayı tekrar yaratmaya çalışıyorsa zaten bunları yapmalıydı. Başlı başına iktidarların çöküşü ve seçilmişlerle ilgili kehanetler, beklenmeyen çocuklar ve sahte varisleri içerir. Hz. Musa hakkındaki anlatılardan Harry Potter’a kadar -hatta Kahpe Bizans’a kadar- da bunlar, bu şekilde karşımıza çıkartılıyor. Klişelerin klişe olmasının da bir sebebi var tabii ki. Demek istediğim sadece şuydu: Kahpe Bizans kalibresinde bir iş yapmak istenmiyorduysa bunlar daha güzel, emek harcanmış şekilde yazılıp işlenebilirdi.

Eski aşina hikâyeleri yeni bir yorumla kullanmak, üstüne söylenen farklı bir sözle kullanmak daha iyi olmaz mıydı? Ama bu şekilde bırakınca, Jonah’ın annesi kâhin kadınla ilk komployu döndürdüğü an kimin kimin neyi olduğunu, katilin kimliğini ve olayların sonucunu anlamak mümkün oluyor.

Ve Sonuç!

CarnivalRow_Ep108_D33_JT_0377.RAF

Olay örgüsünü ve ikinci sezona hazırlık toparlamasını beğendiğim ve türe ilgi duyuyorsanız sizin de beğeneceğinizi düşündüğüm bir dizi olmuş Carnival Row. Dedektif Rycroft Philostrate’in etrafında düğümlenen hikâyenin özünde iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Bize ilk bölümden başlayarak olayların insanlar ve insan olmayan yaratıklar arasında aslında bir fark olmadığı, aslında iki tarafın da zaaflarıyla, çıkarlarıyla ve hedefleriyle birlikte yaşamaya uygun olduğu anlatılmak isteniyordu. Bunu da üçüncü bölümden itibaren açık edilen, perilere ve insanlara aynı mesafede olan konsey başkanının melez oğlu Philo ile iki dünyayı birleştiren erkeklerin âşık oldukları yabani kadının aşkı aracılığıyla anlatıyorlar, bu da güzel. Bir süre belki “Bunlar ne alaka, asıl olaya dönelim” diye düşünülebilecek yan karakter ve hikâyelerin de çözüm yolunun adım adım duraklarını oluşturması iyi. Bu konuda tek itirazım, dizinin çoğu zaman kolaya kaçmış olması yönünde.

Imogen için neden kolaya kaçtıklarını ilgili başlıkta açıklamıştım, bilinen hikâyelerin yeniden kullanımına da itirazım yok ama değişik bir şeyler söylememelerine üzüldüm. Bunların hepsi karakterlere biraz yatırım yapılabilecek sorunlar ama sanki Philo ve Vignette dışındaki herkes kendi başına gelişmekte olan karakterlermiş gibi değil de olay çözülsün diye doğru zamanda bir yerlerde bulunmaları için bekletilen tiplermiş gibiler.

Bir de bunca şeyin arasında üzülerek söylüyorum ki kara büyü ile yaratılan korkunç yaratık gizemi kayboluyor. Üzerine yatırım yapılsa etkileyici bir karaktere dönüşecek olan kâhin / büyücü Haruspex’i de sonunda beklenen etkiyi vermeyen bu gizem uğruna harcamışlar gibi hissediyorum. Komplocu anne Piety Breakspear ile sahte varis Jonah Breakspear arasında sevdiğim bir oyuncu olan Absalom rolündeki Jared Harris de güme gitmiş.

carnival-row-1310x737

Diziyi, ufak detaylarını severek izlediğimi ilk paragrafta söylemiştim, bunlardan biri dedektifimizin annesi olan Aisling’in söylediği şarkılardı. Philo’nun, annesinin Aisling olduğunu öğrenmesi zaten etkileyici ve üzücüydü, üzerine bunun bir de fonda bu şarkılardan biriyle sunulması da vuruculuğu artırdı diye düşünüyorum. İkinci bir hoş detay, perilerin âşık oldukları kişilere, saçlarına taktıkları süslemelerden vermeleri. Sevdalı kadınların ayrılırken sevdiklerine saçlarından bir tutam vermeleri çoğu toplumda görülen bir şey. Bizim kültürümüzde de özellikle askere giden nişanlılarına, eşlerine saçlarından bir tutam veren genç kızların hikâyeleri yer alır. Sevilen kadının saçları, zülüfleri çoğu zaman sevdanın bir sembolü olarak kullanılıyor. Hatta Mihriban türküsünde geçer, “Sarı saçlarına deli gönlümü / Bağlamışım çözülmüyor Mihriban” diye, burada da benzer bir şeyden bahsediliyor. O yüzden Vignette’in henüz bilmemesine rağmen uzunca bir süre ayrı kalacak olduğu Philo’ya saçından çıkartıp verdiği boncuklar güzel olmuş.

Pilot ve çözüm noktasında ise komplolar ve evlilik dışı ilişkiler kuran Piety’nin katil çıkması, daha önce de bahsetmeye çalıştığım beklenmeyen çocuk kehaneti sebebiyle etkisini fazla hissettirmedi. Sophie’nin çevirdiği dolap da aynı şekilde, daha ilk bölümlerden okuduğu kitaplardan ve köşelerde dinlediği sırlardan bahsetmesiyle kendini belli ederek geldi. Keşke diyorum, ilk sezonda noir bir dedektiflik öyküsünü, ikinci sezonda ise doğaüstü varlıkların insanlarla mücadelesini verselermiş. Üçüncü sezona kadar bunların arkasında dönen sosyal meseleler de iyice kızışır ve kendini iyice tanıtır hâle gelirmiş. Ama birdenbire hem bir dedektif hikâyesi hem bir aşk öyküsü hem mülteci ve göçmenlik sorunları hem de fantastik karakterler ve büyülü uğraşlar ortaya atılınca, havada kalan çok fazla şey oluyor. Üç bin kelimeden sonra da artık daha söylemek istediğim şeyleri bir bardak su eşliğinde yutup klavyeyi sakince bırakmam gerekiyor sanırım. Ben hepsinin toplamında elimde kalanlarla diziyi beğendim, ikinci sezonu da izleyeceğim. Sürç-i lisan ettiysem affola.

Sizler ne dersiniz, Carnival Row’u beğendiniz mi? Haksız olduğum yerler var mı, üstüne bir şeyler ekler misiniz? İkinci sezon hakkında görüşleriniz neler, hikâye ve dünya ilginizi çekti mi? Yazın, konuşalım!

1 2
Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

3 Yorum

    • Meltem Deniz Doğan Cevap ver

      Hiç dikkat etmemişim ona, düzeltme için teşekkür ederim. Diziyi izlerken, yazıda da söylediğim gibi kafamda Tourmaline ile Vignette’e neden bir romantik ilişki yazdıklarını düşünüyordum. Son bölümde de “Ölümü etkisini artırsın diye demek ki” deyip bu yüzden Felury değil Tourmaline’in öldüğünü kurdum kafamda herhalde. Açıkçası böylesi daha fena 🙂 Tekrar teşekkür ediyorum.

      • Rica ederim 🙂 Bende dediğinize katılıyorum, Tourmaline ile Vignette arasında neden romantik bir ilişki yazdıklarına anlam veremedim açıkçası.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.