90’larda basılmış bir Hulk çizgi romanı hatırlıyorum. Hulk’un zihni bir düşmanı tarafından kontrol ediliyor ve Hulk’a vicdan azabı çektirip ondan intikam almak için ona koca bir kasabayı yerle bir ettiriyorlardı. Bruce Banner’ın, Hulk’un olağanüstü gücünün sonuçlarından ötürü yaşadığı trajediler klasiktir elbette. Ancak özellikle o yıllar (veya daha öncesinde) bu öykülerin şöyle bir de detayı olmazsa olmazdı; Hulk zihin kontrolü altında olmasına rağmen tüm bir kasabayı dümdüz ederken kimsenin ölmemesine veya ciddi bir sakatlık geçirmemesine dikkat ediyor. OHA! Her ne kadar bu durum Hulk’ın iradesinin birazcık uyanık kalmış olması ile açıklansa da, biz okuyucu olarak işin aslını biliyoruz: Eğer Hulk kazara bile yüzlerce kişinin ölümünden sorumlu olsa, bir daha asla ona kurban gözüyle bakamayız. Süper kahramanlar ne kadar anti-kahramanlaştırılırsa bile, ellerine masum kanı bulaştığı an ellerindeki Avengers üyelik kartının hiç bir geçerliliği kalmaz. O dünyanın ahlaki kuralları çok kalın çizgilerle belirlenmiştir. Ve iyilerden ya da kötülerden olup olmadığı, en azından okuyucu için, nettir.

b9856aef04d294ca09313b1908cb22f22a1ac8e2

Bu tarz bir etik anlayışının, hedef kitlesi daima çocukları da kapsayan bir mecrada yer alması belki de çok şaşırtıcı değil. Ancak bazılarımız bu öyküleri okuya okuya büyüdü. Burada anahtar kelime “büyümek”. İnsan büyüdükçe hayatın o kadar da siyah beyaz olmadığını, bir insanı değerlendirirken onun kişiliğini veya kimliğini birkaç sade sıfata indirgeyemeyeceğini öğreniyor. İnsan ruhuna ait bu kavrayış, az önce verdiğim Hulk örneğindeki öyküleri biraz fazla mucizevi kılıyor. Çünkü gerçek hayatta hata yaptığımız zaman bunun çok ağır, geri dönüşü olmayan bedelleri olabiliyor. Bruce Banner’ın, ordu için çalışan canlı bir silaha dönüşmeme gayreti onu zavallı bir kasabada saklanmaya ve akabinde düşmanları yüzünden de olsa -sonuçta Bruce o akşam konaklamak için o kasabayı seçtiğinden ötürü- dev bir hataya dönüşüyor. Ama işte dediğim gibi; Marvel markası karakteri geri dönüşü olmayan bir sürece yollamak istemediği için, kimse ciddi ölçüde bile yaralanmıyor. Bu maalesef, çok derin alegorilere sahip öykümüzün içinde sırıtan ve öyküyü fazla ciddiye alamamamıza sebep olan bir durum yaratıyor.

the-boys-a-train

The Boys‘da ise, süper kahramanımız kazara masum bir sivilin içinden geçiyor ve kız patlıyor. Öh ama! Dizinin (ki aslında çizgi roman olduğunu biliyorum, ama hiç okumadım, o yüzden sadece dizi düzeyinde bu yorumları yapıyorum) hikayesinin ne anlatmak üzere yola çıktığını çok iyi özetleyen bir kısım.

Büyük gücün büyük yozlaşma getirdiği elbette dizinin temalarından biri; ancak bence asıl altı çizilen mesele değil. Asıl mesele insan ruhunun, dış kimliği ne olursa olsun, simsiyah ya da bembeyaz olmadığını hatırlatmak. Gerçekten de dizideki hiçbir karakter klasik iyi adam/kötü adam tanımlarına uymuyor. Mesela Butcher’ı ele alalım; amansız, kendini adamış ve cesur biri. Ancak herif süper güçlü tiplere karşı sarsılmaz bir ön yargı geliştirmiş ve kendi fikrine karşı çıkanlara karşı troll’lük seviyesinde (hani dindar bir tiple lüzumsuzca tartışıyordu ya) acımasız. Mother’s Milk (ki bence Türkçe’ye “Anasının Kuzusu” diye çevirmek makuldür) zaten adından da anlaşılacağı gibi “iyi”ler takımın en iyisi, ama o bile işini yapmak için ailesine yalanlar söylüyor. Yaptığı işi para ya da itibar için falan yapmıyor olmasına rağmen utanılacak bir şeymiş gibi bunu ailesinden gizliyor. Bir nevi karanlığın ailesi ile kurduğu o tabloya bulaşmamasına gayret ediyor.

PRI_78215792

Translucent’ın tüm iğrençliklerine rağmen oğluyla sık sık vakit geçiren tatlişko bir baba olduğunu öğreniyoruz. Queen Maeve’in, Starlight’ın tanımı ile “amansız zalim rutini”nin sebebinin kendi kimliğini şöhret ve para için bir kenara atmak zorunda kalmasından sebeplendiğini anlıyoruz. Homelander tam anlamı ile psikopat bir narsist, ancak bunun sebebi soğuk ve sevgisiz yetiştirilmesi. Ve gelelim Hughie ile Starlight’a. İkisi de belli bir yaşa kadar nispeten beyaz tutmayı başardıkları ruhlarının lekelenmeleri ile uğraşıp duruyorlar. Starlight kendisine söyleneni yapması gerektiğine dair bir inançla büyümüş ve bu onun Deep’in tacizlerine bile boyun eğmesine, inandıklarına ters bir figüre bürünmesine sebep oluyor. Onun, annesi tarafından oluşturulmuş o “olağanüstü hayat” hayallerinin yarattığı balondan çıkmaya başlaması ve gerçek hayatın peri masallarındaki gibi olmadığını öğrenmeye başlaması, Hristiyan etkinliğinde başlıyor. Büyük ihtimalle küçükken ziyaret ettiğinde de orada mevcut olan ama kendi saflığı yüzünden farketmediği ayrımcı ve dışlayıcı ortam, o balonu patlattıktan sonra gözüne çarpıyor.

Boys_102_09293_V2_rgbBloody.0

Hughie ise aslında tam bir Bruce Banner. “İnsanlara karşı iyi davranırsan senin de çevren iyilikle dolar” bakış açısının neredeyse kölesi olmuş olan Hughie, yaşadığı haksızlıklara ses edemeyen pısırık biri olmaktan, sıradan polis memurlarına uzun namlulu otomatik silahlarla ateş açan birine dönüşüyor. Hughie’nin, öykünün başında gittiği yoldan gidince sonunun babası gibi, prensipleri için dimdik duran biri değil de bir kenara atılmış ve sus payı ile hayatına devam eden biri olması işten bile değildi, ancak onu bu yanılsamadan koparan ve tıpkı Starlight gibi balonunun patlamasına sebep olan şey elbette kız arkadaşının vahşi ve çok gereksiz ölümü oluyor. Yaşadığı bu önemsizlik hissi onu önemli biri gibi hissetme çabasına itiyor ve bunu kendi bile itiraf ediyor; öldürdüğü zaman yaşadığı o yeni haz, bundan utansa da yeni benliğinin bir parçası oluyor. Diğer karakterlerden farklı olarak birinci sezonun sonunda Hughie intikam listesinin en başında yer alan A-Train’in hayatını kurtarması, onun bu ahlaki süreçte hala kahramanı oynamaya bir parça gücünün olduğunu gösteriyor ama bakalım bu kararının sonuçları ilerde ne olacak?

Etik tartışmaları farklı açılardan ele alan bu dizinin tek bir falsosu olduğunu düşünüyorum, verdiği mesajlar bazen biraz fazla göze parmak gibi, ne dersiniz? Mesela Deep’in dizinin sonlarına doğru uğradığı tecavüz. Bir kere herif süper güçlü filan, sıradan bir kişinin onu bu kadar sıkıştırabilmesi zaten saçma. Bir de dizi ahlak konusunda gerçekçi bir tavır sergilerken böyle bir adaletin baş göstermesi bence fazla “mucizevi”. Dizinin işlediği konu ne kadar derin olursa olsun, işleme şeklinin bir tık yüzeysel olduğunu düşünüyorum.

the-deep-helps-introduce-starlight-the-newest-member-of-the-seven

Fakat yine de çok özel bir iş olmuş. Holywood’un bize sık sık yutturmaya çalıştığı, kimi insanların yozlaştırılamaz azizler olabileceği palavrasını sorgulayan bir eser. Dizide geçen şöyle bir laf vardı: “İnsanlar bu yalanı yutmaya gönüllü çünkü süper kahramanların varlığının yarattığı o sıcak ve güvenli hisse ihtiyaç duyuyorlar. Gerçek olmasa bile.” Peki gerçek hayatta bu neyin benzetmesi? Tabii ki hayatımızda var olan ve tıpkı süper kahramanlar kadar erişilmez olan kişilerin teşbihi. Devlet büyüklerimizin, tarihi kişiliklerin, meşhur insanların filan hep sarsılmaz iyilikte özellikleri olduğuna inandırılmaya çalışırız. Bu yüzden bir kaç sene önce Holywood yıldızlarının cinsel ahlaksızlıkları birer birer ortaya çıkmaya başlayınca ciddi bir şok geçirdik, çünkü bir kere bile yüz yüze tanışmadığımız bu insanları çıkardığımız gökler bir anda alt üst oldu. Allah korusun, şimdi Keanu Reeves hakkında taciz haberi çıksa toplu intiharlar başlar, benden söylemesi.

Biz çocukken okulda “devlet baba”ya gözü kapalı güvenmen gerektiği öğretildi. Ve ben küçükken çok inanırdım bu yalana; mesela polisli filmler benim küçüklüğümde çok modaydı ve ben her polisi Cehennem Silahı‘ndaki Mel Gibson gibi zannederdim. (Sonradan Mel Gibson’ın da manyak çıktı tabii, üzücü) Fedakar, cesur, iyi kalpli, zeki ve anlayışlı. Şimdi polis gördüm mü eline silah verilmiş sıradan birini görüyorum ve tedirgin oluyorum. Ya herif manyaksa? Ya belindeki tabancayı çıkarıp bir anda ortalığa sıkmaya başlarsa? Olur olur, dünyanın bin türlü hali var.

"The Boys" Ep101 D22Photo: Jan Thijs 2018

Burada devlet büyüklerinin, sıradan polis memurlarının ya da meşhur kişilerin bir ortak özelliği var. Güç. Birbirinden farklı tarzlarda da olsa sıradan insana nazaran bir güç sahibi onlar. Ve bize sık sık o güce güvenmemiz gerektiği söyleniyor. Herhalde mevcut sistemi fazla sorgulamayalım, güç sahiplerinin düzenine çomak sokmayalım diye. Ve The Boys dizisi de diyor ki; s*ktir lan!

Günün sonunda güçlü insanlar otomatikman kötüdür demek de tabii ki doğru değil. Dizinin anlatmaya çalıştığı şey; güçlü insanlar da İNSAN. Ve hata yapmaya müsaitler. Üstelik güçlü insanlar hata yapınca, tüm o güçleri yüzünden, bedelleri daha ağır oluyor.

Çeşitli ucuzluklarına rağmen bu cesur duruşu ile The Boys, benim kendisini çok özel bir yere koymama sebep oldu. Peki ya sizin?

Yazar

Astrolojiye inanmayıp ikizler burcu olmakla gurur duyan, hem akıllı hem salak; hem iyi kalpli hem soğukkanlı, dengesiz bir tip. Azıcık totosunu kaldırsa dünyayı ele geçirme ihtimalinden ürküyor. En büyük düşmanları üç beyazlar: Şeker, Tuz ve Börek.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.