Gezegenlerle ilgili bir dosya yazacak olsaydınız, kararınızı hangi konulardan yana kullanırdınız? Gezegenlerin isimlerinden bahsedip bunlarla günümüz arasında, kökünü mitik düşünceden alan bir bağlantı kurmak isteyebilirdiniz. Belki de sevdiğiniz çizgi romanlardaki gezegenlerden yahut onların içerisinde gezegenlerle birlikte anılan bazı karakterlerden bahsedebilirdiniz. Merakınız varsa ve uzayın çekiciliğinden, gezegenlerin büyüleyiciliğinden dem vurmak istiyorsanız, fiziksel olarak içlerinde bulunamasanız bile bir şekilde o hissi deneyimlemenize imkân sunan teknolojileri anlatabilirdiniz. Bunları yaptıktan sonra da pek tabii arkanıza yaslanıp dördüncü bir seçenek için eleme yapmaya başlayabilirdiniz.

Maymunlar Cehennemi’nden Ay Savaşçı’sına; mağdur Plüton’un onurunu koruma hareketinden insanların neden yüzyıllar boyunca Dünya’nın düz olduğunu düşündüklerine kadar, pek çok şey anlatılabilirdi. Hatta uzayda bilinen en tehlikeli gezegenlerin listesini çıkartır, birlikte ürperirdik veya bir gezegen hayal etsek içine neleri koyardık diye sorabilirdik. Daha birçokları ile birlikte, gezegenler üzerinden kalem oynatılacak konular, evrenin kendisi kadar olmasa bile sonsuz sayıda ihtimale gebe. Bununla birlikte dördüncü yazı için arkama yaslandığım yerden, herkesin meşrebi kendine diyerek bütün bu ihtimalleri es geçtim ve sizlere divan edebiyatından bahsetmeye karar verdim. Bir yazı olsun ki içinde sanat olsun, kültür olsun, gezegenler olsun. Eh, bir de eski zaman insanının evreni bizden ne kadar farklı algılayabileceği ile ilgili bir fikrimiz olsun. Her gezegene bir beyitle çözer miyiz bu işi? Denemekten zarar gelmez!

Ama başlamadan önce ufacık bir açıklama yapmak lazım sanki. Malumunuz, biz bugün içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi gezegenlerini Güneş’e yakınlıklarına göre sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün –mağdur Plüton da buralarda olacak- şeklinde sayıyoruz. Birazdan ise işe Ay’dan girişip Satürn ile bitireceğiz; aralarda Güneş ve Atlas bile diyeceğiz hatta. Senin ağzından neler çıkıyor gibi haklı bir tepkiye cevap olması bakımından, bu yazıda, onlarla ifade edilen yüzyıllarda yazılmış metinlerden bahsettiğimizi unutmamak lazım. İkincisi, çağla bağlantılı olarak çoğunlukla astronominin daha çok astrolojiye benzediği zamanlardayız. Üçüncüsü, sanatın içerisine dalıyoruz, burada her türden abeslik bir başka şekilde mantıklı olabilir, herkesin normali kendine! Hele ki yıldız, gezegen, gök cismi gibi bugün bile yerine göre tartışmalı olarak kullanılabilen kavramlara hiç girmeyelim, çıkamayız.

Misal, uzay diye bir şey yok, felekler diyeceğiz. Bugün Güneş Sistemi dediğimiz sistemde, o zamanın kabulüne göre Güneş ve Ay dâhil, toplamda yedi yıldız var. Yedi yıldızın hareketini somut şekilde açıklayabilmek için, iç içe geçmiş yedi tane saydam halka tasavvur ediliyor. Bu yedi saydam halkanın her birine birer gezegenin bindirildiği, böylece döndükleri düşünülüyor. İşte bu saydam halkalara, “felek” ismi verilmiş. Astronomik bağlamda kullanıldığında felek, “yıldızların döndüğü yer” demek. Kahbe, dönek felek gibi sözlerle, “yedi kat gökyüzü”, “yedi kat cennet” gibi ifadeler de böylece açıklanmış olabilir sanırım.

Ay (Kamer, Mah)

Birinci kat gökte düşmanı olmayan, dostu ise Güneş olan Ay yer alıyor. Ay, ışığını gündüz Güneş’ten alıyor, onun için de geceleri nurla parlıyor. Denizde kum, gökte yıldız ne kadarsa şiirde de Ay o kadar kullanılıyor.

Yur ise kursa-ı sabunı mihr ile yüz yıl
Bu yüz karasını mehden kaçan yuyar felek.

Necati Bey

Yüz yıl güneş sabunu ile yıkasa bile felek bu yüz karasını aydan nasıl temizler?

Geceleri çıkması, nurlu oluşu, pürüzsüzlüğü benzerinden bir sürü sebeple Ay, çoğunlukla “sevgili”yi anlatıyor. Fakat bu beyitte enteresan bir durum var çünkü Necati Bey, Ay’ın karanlığını ve üzerindeki delikleri, yüz karası ile birlikte düşünüyor. Nedeni ne derseniz, Necati Bey’in rivayete göre canından bile çok sevdiği Şehzade Abdullah, vefat ediyor. Necati Bey de onun arkasından, şurada bir tanesinden bahsettiğimiz pek çok şiiriyle birlikte bu beyiti de döktürüyor. Şehzade perşembeyi cumaya bağlayan gece bu dünyadan göçtüğü, Ay da eski inanışa göre bu zamanda hüküm sürdüğü için; bu vakitsiz ölümün suçlusu oluyor.

Merkür (Utarit, Tir)

İkinci kat gökte, güneşe en yakın, şiirin ve hitabetin piri olarak bilinen Utarit yer alıyor.  Tıpkı Merkür’ün Yunan mitolojisindeki karşılığı Hermes gibi, Utarit de bir haberci, bir kâtip olarak görülüyor ve bu açıdan yüceltiliyor.

Ortada, Merkür.

Afitâbın zer davetiyle gelirsin her seher
Ey Utarid dergehinde kâtib-i divân mısın?        

Hayalî

Her seher vakti güneşin altın davetiyle gelirsin, ey Utarid; onun sarayında divan kâtibi misin?

Kanuni Sultan Süleyman için yazılan bu kasidede Utarit’in kâtiplikle birlikte anıldığına dikkat çekilmekle birlikte bu beyitten, o dönemde Merkür’ün sabahın erken saatlerinde gözlemlenebildiğini çıkartmış oluyoruz. Güneş’i her zamanki gibi padişah olarak düşünürsek de hâliyle seher vakti, affedersiniz, kargalar kahvaltı etmeden iş başı yapan kâtiplere saygılarımızı sunmamız gerekiyor.

Venüs (Zühre, Erendiz)

Üçüncü kat gökte, Çobanyıldızı olarak da bilinen ve hemen her zaman en güzel kadını anlatan Zühre bulunuyor. Bir de kendisi, meclislerin çalgıcısı olarak biliniyor. Venüs ile ilgili ayrıca çok şey anlattım şurada, isteyen oraya bakabilir.

Gökteki Hârût Mârût aşk için indi yere
Zühre yüzün göricek unuttu Rahman’ını

Yunus Emre

Venüs için Yunus’tan alarak biraz hile yapmış olabilirim, kabul ediyorum. Ama Zühre de zaten, gayet hileci bir yıldızdır. Zühre, rivayete göre çok çok güzel bir kadınmış. Temiz ve saf iki melek olan Harut ile Marut’u baştan çıkararak gökyüzüne yükselmiş. Yunus da bu durumu, meleklerin Zühre’yi görmesiyle birlikte Allah’ı bile unuttukları şeklinde yorumlamış. Tabii bu kötülük cezasız kalmamış, Zühre, tanrı tarafından diğer insanlara ibret olsun diye yıldız haline getirilmiş ve böylece gökyüzündeki en parlak yıldız olmuş. Bir manada kayıplara yol göstererek, ibretini de yerine getirmiş.

Güneş (Mihr, Şems)

Dördüncü kat gökte Güneş vardır, feleklerin de sultanıdır. İçinde Güneş’in o veya bu şekilde geçtiği şiir sayısı herhalde Ay ile yarışabilecek tek sayıya ulaşır. Benim bir tanesini seçmem gerekiyordu, sözü Fatih Sultan Mehmet’e vermemek ayıp geldi.

Dolsa âlem çok degül dûd-ı siyahumdan benüm
Mihr görmen zerrece gün yüzlü mahumdan benüm

Avnî

Gün yüzlü ayımdan zerrece güneş görmem, yanışımdan çıkan siyah dumanlar âlemi doldursa çok mu?

Bir de tabii bu beyitin iki şekilde de anlaşılması, daha çok beğenilmesini sağlayabilir. Çünkü ikinci dize, hem “sevgilinin ışığının yanında güneşin sönük kalması” olarak hem de “sevdiğimden gün yüzü görmedim” gibi anlaşılabilir. Sizin gönlünüz hangisindeyse.

Mars (Mirrih, Sakit, Behram)

Yedi seyyar yıldızdan biri olan Mirrîh, beşinci kat gökte yer alıyor. Kendisi savaş ve silahın temsilcisi biliyorsunuz, dahasını okumak isteyen varsa şu yazıya yönlendirebilirim.

Tîg-i gamzenden düşer Mirrîh bîm u dehşete
Ey şeh-i hûnî ser-i kûyında yüz bin kan olur.  

Senîh

Ey kan dökenlerin şahı, sokağının başında yüz bin insan ölür; gamzenin kılıcı Mars’ı, korku ve dehşete düşürür.

Sevgilinin gamzesi kılıç olmuş, kendisine âşık olanların kanını dökmek için bilenmiş. Onun bu acımasızlığından da koca savaş tanrısı, dehşetle vahşete düşmüş. Siz gene de Senîh’e bakmayın, böyle tarif edilen birine gönlünüz düşerse kenardan kenardan uzaklaşın.

Jüpiter (Müşteri, Çulpan, Bircîs, Hürmüz)

Altıncı kat gökte ilim, ahlak, tevazu, adalet ve cömertliğin temsilcisi Müşteri bulunuyor.  

Eyâ hurşîd-i meh-peyker cemâlin Müşterî-manzar
Ne manzar manzar-ı tâli’ ne tâli’ tali’-i enver.

Ahmed-i Dai

Ey ay yüzlü sevgili, güzelliğin Müşteri’ye benzer, ne bakışı talihli ne talihi çok parlak!

Beyit düz okununca da güzel ama burada başka bir mevzu da var. Hicri 581 yılında Satürn (Zuhal) ve Jüpiter (Müşteri), terazi burcuna geleceği için o zamanın âlimleri, terazi burcunun hava elementini taşıması sebebiyle dünyanın bir fırtına ile yok olacağına inanmışlar. Böyle bir şeye inanmalarının arkasında pek çok sebep var ama yeri burası değil. Neyse, kıyametin kopacağına inananların arasında Enverî isimli şair de varmış hatta o bir adım ileri gitmiş, bu hadisenin ne zaman meydana geleceğine tam tarih bile vermiş. Halk da tabii korkmuş, sığınaklar yapılmış, herkeste bir telaş. Gelin görün ki tahmin edilen güne ulaşıldığında, bir tüyü yerinden oynatabilecek kadar bile rüzgâr esmemiş. Durum böyle olunca insanlar da Enverî ile dalga geçmeye başlamışlar tabii, mesela o günden sonra “Ey rüzgâr, bir sen bilirsin bir de Enverî” demişler, bu hadise de dilden dile böylece yayılmış ve bir fıkraya dönüşmüş. İkinci dize de bu yüzden hem kötü talihi –“ne tâli’ tali’-i enver”- hem de Enverî’nin talihsizliğini anlatıyor.

Satürn (Zuhal, Keyvân)

Son yani yedinci katta cehaletin, yalanın, zarar ve ziyanın temsilcisi Zuhal bulunuyor. Sıfatlardan da anlaşılacağı gibi kendisi uğursuz sayılıyor.

Pâsban saltanatı kasrına keyvân-ı felek
Sâyeban devleti dergâhına eyvân-ı kerem.

Şeyhî

Keyvan (Zuhal) yıldızı, saltanat sarayının bekçisidir. Gökyüzü devletinin dergâhına gölge edicidir.

Satürn en yukarıda durduğu ve rengi siyah olduğu için şairler onu sık sık, geceleri nöbet tutan bekçilere benzetmişler. Zaten bu benzetme dışında, uğursuz bir yıldız sayıldığı için ismi de şiirlerde çok geçmiyor. Ben yine de olabilecek en iyi örneği aldım zira o vakitler saray damlarında geceleri nöbet tutanlar genellikle Hint asıllı olduğu için, bu zamanın gözüyle yapılan ırkçılıkları bir kenara ayırdım.

Böylelikle yedi kat felekleri bitirmiş olduk fakat yazıyı bitirmeden önce, genelde göğün dokuz katı olduğunu duyanlarınız “son iki kat nereye gitti?” demesin diye, hemen onu da açıklayayım. Sekizinci felekte burçlar yer alıyor, konumuz gezegenler olduğu için onlardan bahsetmedik. Dokuzuncu felek ise boştur, bilinmez ve kuşatıcıdır, bir anlamda “uzay” diyebiliriz belki. Bu yüzden ona Atlas ismi verilir. Rivayete göre Tanrının kürsüsü de buradadır.

Divan edebiyatında bazen göklerin yedisi, bazen de dokuzu anılır; bunlardan gezegenlerin karşılığına gelenlerine birer beyit örnek seçmeye çalıştım. Daha benim sayamayacağım kadar örnek, bir tık uzağınızda arama motorlarında bile bekliyor elbette. Bunların sanatlı söyleyişleri dışında, hepsinin o zamanlara ait bir hikâye anlatması, eski bir inancı göstermesi veya o zamandan bu zamana insan zihninin nasıl geliştiğini yansıtması bence, işin en dikkate değer kısmı. Bazılarında şair kendini güneşe benzetiyor, sevdiğini dünya yapıyor ve onun etrafında pervane olduğunu söylüyor mesela, biz bugün Güneş’in Dünya’nın etrafında dönmediğini biliyoruz.

Bakın gördünüz mü? Beyitler, aramızdan bazılarının hâlâ on beşinci yüzyılın zihniyetinde yaşıyor olduğunu bile yüzümüze yüzümüze vuruyor.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.