4. In the Name of the King: A Dungeon Siege Tale

In the Name of the King

Kaçık yönetmenin her şeye parmak basacağı aklımıza gelirdi de Dungeon Siege meselesinin ruhuna rahmet okutacağını kim düşünebilirdi ki?  In The Name of The King, fantastik bir evrende, tekmeyle tokatla adam kötekleyen Jason Statham’ın kendine has bir çizgide seyreden aksiyon kariyeri için gerçek bir kara lekeydi! Tabi bu defa, berbat bir uyarlama için harcanan ünlü kat sayısı de epey artmıştı…

Listeye bakar mısınız? Jason Statham, John Rhys-Davies, Ron Perlman, Ray Liotta, Burt Reynolds, Leelee Sobieski ve Bloodrayne faciasından sonra bile hala aklı başına gelmemiş olan Kristanna Loken… Komik olan, şu günlerde 12 bin doları toparlayabilmek adına kickstarter projelerinden fon bulmaya çalışan yönetmenin, bu kadar ünlü ismi böylesine büyük bir sinemasal hakaret kombosunda oynatabilmek adına nasıl kafaladığı sorusuna net bir cevap bulmamış olmamızdı!

Pek çok Uwe Boll filmi gibi In The Name Of The King de tek atımlık bir barut olarak kalmadı ve Dungeon Siege katliamı çok geçmeden devam halkalarına kavuştu. Serinin ikinci filminde, Boll’ün kirletmeye cesaret ettiği tek kişi Dolph Lundgren’di ve The Expendables serisiyle yeniden sükse yapmaya başlayan emektar aktör için bu proje bir çeşit geri adım bile sayılabilirdi. Serinin üçüncü filminde Boll, yeni yeni kancayı takmaya başladığı Dominic Purcell’in canını yaktı. Neyse ki Purcell, listedeki diğer isimlere göre şanslı sayılırdı. Boll’ün oldukça kalabalık filmografisinde “ortalamanın üzerinde” kabul edilebilecek olan Assault On Wall Street sayesinde Purcell, yönetmene olan inancının mükafatını kısmen de olsa almayı başardı!

 

5. Far Cry

Far Cry

Oyunun hayranlarının önemli bir kısmının şu an bile haberdar olmadığı garip bir uyarlama var karşımızda! Diğer taraftan da ülkemizde vizyon şansı elde edebilmiş tek Uwe Boll filmi olduğunu da es geçmemek lazım (üstelik vizyona girdikten tam 6 yıl sonra!).

2004 yılında oyun severlerle buluşan Far Cry, Jack Carver’ın gizli bir deneyin de üssü olan tropik bir adadan kurtulma çabasını monitörlerimize taşımıştı. Son yılların en sevilen FPS serisi olan Far Cry, piyasaya sürüldükten yaklaşık 4 yıl sonra Uwe Boll’ün saldırısına uğramakta gecikmedi. Boll, yeniden hem sinema severleri hem de oyunun fanatiklerini hiçe sayan abidik gubidik bir “şey”le izleyici karşısına çıkmıştı. Artık Boll’ün vukuatlarına alışan biz ölümlüler “acaba bu defa olmuş mudur?” gibisinden saçma sapan bir arayışla yumulmaktan da geri durmadık…

Razzie’ye doymayan, eleştirmenler tarafından yerin dibine sokulan, seyircinin okuduğu lanetler üzerine yapışan Uwe Boll, bu konuda ders almaya niyetli olmadığı gibi, kendisine dil uzatanları boks maçına davet ettiğinin de altını çizdi. Bu ilginç PR yöntemine hiç kimse prim vermemiş olsa da, hangimiz böyle bir maçın sonunda Boll’ün iri bedeninin ringe iki seksen uzanmasını istememişti ki?

Son tahlilde; Crytek Ağladı…

 

6. Postal

Postal

Gariptir, bu sefer karşımızda kimyası tutmuş bir uyarlama var. Postal gibisinden hasta bir oyunun böyle bir uyarlamayla perdeye taşınması kim ne derse desin doğru bir tercihti. Boll, bu tercihini bilinçli mi yaptı orası tartışılır fakat bu defa karşımızda garip bir biçimde seyir zevki veren bir “kötü film” örneği duruyordu.

Steve Wik ve Mike Riedel’in yarattığı oyunda, The Postal Dude suretinde, tüm kasabanın nefretini bir mıknatıs gibi üzerimize çekerken, elimize geçen tüm alet ve edevatı silah olarak kullandığımız; absürtlük konusunda sınır tanımayan saçma bir maceranın göbeğine dalıyorduk. Uwe Boll yine her zaman olduğu gibi kendine has bir üslupla elindeki malzemeyi sinemaya uyarlarken, karşımıza gevezelerden geveze bir absürt komedi örneği çıkartmayı başarıyordu

Toplumsal ahlak gevelemelerinden, kokmuş İslamofobi kelamlarına kadar, kendince at koşturan Boll’ün, oyundaki kıvamı yakalamasıysa, bilinçli olarak tutturulmuş bir kimya mı yoksa güzel bir rastlantı mı orası tartışılır. Postal her halükarda kötü film izleme zevkine sahip olanların tadını damaklarında hissedecekleri, edepsiz, kirli ve mide bulandırıcı bir kötü film örneği…

1 2

4 Yorum

  1. Ekşi’de yazdığına göre bu adamın kasten kötü filmler çekmesinin nedeni şöyleymiş;

    ” kucuk bir arastirmadan sonra foyasi belli olan yonetmen. soyle ki: alman vergi kanunlarindan biri kabaca soyle diyormus: eger alman yapimi bir filme yatirim yaparsaniz, yaptiginiz yatirimin %50’sini devlet size geri oder. eger bu film kar etmezse yaptiginiz yatirimin %100’unu vergiden dusebilirsiniz. eger film kar ederse o zaman kar ettiginiz parcanin ayrica vergisini odemeye baslarsiniz.
    uwe boll kanundaki bu acigi bilen kurtlardan biriymis ve bu gune kadar cektigi butun filmler bilerek ve isteyerek gisede zarar etsin diye cekilmis. boylece yatirimcilar odedikleri paranin hem %50’sini devletten geri almislar, hem de film zarar ettigi icin odedikleri paranin %100’unu toplam vergilerinden dusmusler. bu sebeple uwe boll gecmiste bir takvim yilinda 3-4 film cekmeye calismis.

    cekilen filmlerin ozellikle oyun sektorunden olmasinin sebebi cogu zaman oyun yapimcilarinin sinema’daki performansa dair beklentileri veya ilgileri olmamasiymis. bugune kadar sadece rockstar grand theft auto icin ve bungie firmasi halo oyunu icin lisans sozlesmesine sicak bakmamis. genellikle oyun ureticileri dolgun bir cek karsiligi film haklarini veriyormus.

    nitekim almanya’daki bu kanun yakin zamanda pozitif yonde degismis; ve artik uwe boll’un film cekmesi icin normal yonetmenler gibi para/yatirimci bulmasi gerekiyormus. gecmis yonetmenlik performansina bakarak kendisinin artik film cekemeyecegi gorusu hakim. “

    • film çekmek için verdikleri parayı film çıktıktan sonra kâr etmezse devletten geri alıyorlarmış ben mi yanlış anladım ? çok mu uçtum ? mantık nerede ? kâr nerede ?

      • Yiğitcan Erdoğan Cevap ver

        parayı düzlemesine geri almıyorlar. buna “write-off” deniyor ingilizcede. vergilendirilen gelirden düşüyor bu rakamı alman devleti.

        yani şöyle düşün. ortada bir x şirketi var, gel biz bunun adına “çakmaktaş ltd” diyelim. çakmaktaş ltd uwe boll’a film yapsın diye 50 milyon dolar veriyor. boll bu parayla kendi maaşını ödüyor, oyuncuları tutuyor, set çalışanlarını kiralıyor, masrafları çıkartıyor. sonucunda film diyelim ki 15 milyon dolar gelir elde ediyor. o 15 milyon dolar çakmaktaş ltd ile uwe boll arasında bölüştürülüyor aralarındaki anlaşmaya göre. yalnız alman kanunları sayesinde, çakmaktaş ltd’nin 50 milyon dolarlık gelirinden vergi alınmıyor. yani çakmaktaş ltd o sene 150 milyon dolar gelir elde etmişse, 100 milyon gelir elde etmiş gibi vergi ödüyor.

        sonuç?
        uwe boll hem 50 milyon dolardan, hem de filmin elde ettiği 15 milyondan payını aldı.
        çakmaktaş ltd hem filmden elde ettiği 15 milyondan payını aldı, hem de 50 milyon dolar için gelir vergisi ödemedi.
        kaybeden sinema oldu.

        • Cenk Boduroglu Cevap ver

          Bunu öğrendiğim zaman felaket şaşırmıştım, ama sonradan adamın doktorası olduğunu falan da öğrendim. Yani aslında adam yönetmen değil, sadece usta bir iş adamı. Nasıl kolayca para kazanacağını bulmuş ve uygulamaya koymuş. Bazı insanlar Boll’u Ed Wood ile falan karşılaştırıp, kimsenin kendisini anlamadığı görüşündeler. Ama Ed Wood film aşkından film yaparken, Uwe Boll yalnızca para kazanmayı hedeflemiş durumda tabi.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.