Günlerden Cuma. Saat olmuş sekiz. İşin yorgunluğunu yavaş yavaş üzerinizden atıyorsunuz. Belki sevdiceğiniz var yanınızda, belki panpalarınız. Bir film izliyorsunuz. IMDB‘ye mi gireceksiniz şimdi? O kadar tartışma çıkacak, “Ya ben sevmiyorum böyle filmleri” denecek, puanlar kıyaslanacak. Ne gerek var? Buyrun biz buradan size film önerimizi yapalım. Bol pornolu, fantezi dünyaları üzerine konuşan bir aşk filmi alır mıyız?

Don Jon, ya da Türkçe ismiyle Kalbim Sende (evet de niye Türkçe ismi bu?) senaryosunu, yönetmenliğini ve başrolünü Joseph Gordon-Levitt‘in üstlendiği, 2013 yapımı bir film. Gordon-Levitt’in ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi. Kendisinin daha önce Hit Records stüdyosu için çektiği kısa filmler var, ve Don Jon için yeterli tecrübeyi orada sağladığını düşünüyor, ama dürüst olmak gerekirse ortaya çıkan iş, hiçbir şekilde yönetmenin ilk uzun metrajı olduğuna dair bir ipucu taşımıyor.

Don Jon 1

Don Jon, çizgilerini çok net çeken bir film. Elimizde bir esas çocuk, bir de kız var. Esas çocuğumuz Jon isminde, New Jersey’li, boş zamanlarında tövbe edip vücut çalışan, ailesine ve arkadaşlarına düşkün bir adam. Esas kızımız ise Barbara. O da herhangi 20’li yaşlarının ortalarındaki düz kadınlardan biri. Beyaz atlı prensini arıyor, romantik film seviyor, erkeğinden başka şeyler bekliyor.

Don Jon, filmi tek bir prensip üzerine, neredeyse mükemmel bir şekilde yerleştiriyor. Jon, porno izliyor. Jon çok fazla porno izliyor. Pornodan aldığı tadı gerçek seksten alamadığını söylüyor defalarca, hem bize, hem de film içerisindeki karakterlere. Sebepleri de basit. Gerçek hayatta kadınlar pornodaki kadar kusursuz bir “hizmet” vermiyorlar çünkü. Oral seks yok ve günler çoğunlukla misyoner pozisyonuyla geçiyor. Filmin bunu yargıladığı nokta pornonun “iğrenç” olması değil, veya porno yozlaştırır gibi alelade bir tez de değil. Film bunu Barbara‘nın hayran hayran seyrettiği romantik filmlerle bağdaştırıyor.

Don Jon 3

Pornolarda kadının kusursuz bir “hizmet” sağlaması, romantik filmlerdeki beyaz atlı prensin kadınına kusursuz bir “hizmet” sağlamasıyla parelleniyor. Kadını için her şeyi yapıyor o filmlerde erkekler, hayatından feragat ediyor, fedakarlık yapıyor, değişiyor, kurtarıcılık rolü üstleniyor, iyileştirici rolü üstleniyor, ağlayacak bir omuz oluyor.

Don Jon‘un argümanı bu. Medya, iki kanadıyla da gerçek hayatta asla ulaşamayacağınız idealler yaratıyor ve siz o idealler üzerinden başka biriyle değil, sadece kendinizle bağlantı kurabiliyorsunuz. Başka bir insan karşınıza çıktığında, onunla; ama gerçekten onunla bağlantı kurmak yerine kendi içinizdeki ideal durumla bağlantı kurmayı yeğliyorsunuz.

Don Jon 4

Bunun en net tasviri, erkek tarafında Jon‘un seks sonrası porno izlemesi ise, kız tarafında Barbara’nın Jon’a “erkek adam kendi evini temizlemez, n’apıyorsun sen?” diye azar kayması olabilir muhtemelen. Gordon-Levitt bunu senaryosuna harika yedirmiş. Fikir hiçbir noktada ucuz veya önemsiz gelmiyor. Arkasındaki niyeti kolaylıkla görebiliyorsunuz, ama pek çok bu tür filmde olduğu gibi zaten saklamak gibi bir derdi olmadığından herhangi bir başarısızlık yok ortada. Don Jon‘un senaryosu bir fikri önümüze atıyor, çok net bir kanaati var ve bunu bize anlatıyor.

Bu filmden çıkarken kesinlikle emin olacağınız iki şey daha var. Birincisi, Gordon-Levitt‘in daha çok yönetmenlik yapması lazım. Don Jon inanılmaz iyi yönetilmiş bir film. Çekimlerden kurgusuna kadar, filmde görsel olarak gördüğünüz her şey doğru yerinde, yapboz kusursuz kurulmuş. İkincisi ise, Scarlett Johansson‘un oyunculuğunu ya biz yıllar boyunca yanlış yargılamışız, ya da kadın zaman içerisinde yaptığı işte daha iyi olmayı öğrenmiş. Hangisidir bilemiyorum, fakat Barbara karakterini, gerektiğinde izleyici kendisinden soğutma pahasına da olsa çok doğru oynuyor.

Don Jon 2

Zaten oyunculuk kadrosu harika seçilmiş. Tony Danza muhtemelen ilk göze çarpacaklardan, fakat Jon’un annesini oynayan Glenne Headly de o kadar canayakın ve naif bir performans sergiliyor ki Jon için üzüldüğünde veya sevindiğinde bunun gerçek bir anne hissiyatı olduğuna inanıyorsunuz. Gordon-Levitt, bu bağlamda oyuncularını da çok iyi yönetmiş. Zaten çok iyi yazılmış karakterler, iyi oyunculuklarla iyice ete kemiğe bürünüyorlar.

Film tam bir bütün halinde karşınızda. Genel itibariyle sizi derinden etkiler mi, etkilemez mi bilemem, ama filmin sonunda “keşke şurasını şöyle yapsalardı” diyecekleri pek bir yer olacağını sanmıyorum. Ne eksiği, ne de fazlası var. Tam olması gereken, bu Cuma gecesi sineması kuşağında izleyebileceğiniz harika bir film olmuş.

 

Yazar

Yalnız olduğunu düşünen, ama bunun uzun sürmeyeceğini bilen bir adam. Bir gün Kaliforniya'nın yeşillikleri uğruna Arizona'daki evini terk edip gitti, geri dön çağrılarına da kulak vermiyor.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.