Güzel Portrelerin Korkutucu İkinci Yüzleri – Oscar Wilde: Dünyanın En Narsist Dehası

dorian-gray-ben-barnes-dorian-gray-0a8b5de12269dffa18400682dfeab78a-large-571426-2

İngiliz tiyatrosu üzerine aldığım dersin hocasının (God save the holy Murat Seçkin), bana bütün bir dönem boyunca kattığı harikuladeler arasında belki de en çok aklımda kalan şeylerden biri şudur: Oscar Wilde, tanıyabileceğiniz en narsist ama bir o kadar da espritüel dehaya sahip insandır. Espritüel dehası, aslında bir bakıma İngilizce’de “witty” olarak adlandırılan ve son derece iğneleyici bir üsluba sahip olmakla nitelendirilebilecek bir durum. Fakat espri dediğimizde aklınıza gelen mizahi ögelerin basitliği gibi düşünceler sizi yanıltmasın. Asıl odak noktası burada narsistlik ve dehalık. Dorian Gray’in Portresi kitabı ile bu narsisizmin doruklarını size harika bir dille anlatan Wilde, içinize işleyen karanlık ögelerle korkutan biri. Genç bir adamın arzularının ne kadar tüyler ürpertici seviyede bağımlılık yaratacak şeyler olduğunu anlatan eserde, bir bakıma okuyucu kendine dönüp bakmadan edemiyor doğrusu. Bazı benliklerde aynaya bakma etkisi yaratan eserin, bilinçaltına işleyen ve yavaş yavaş korku seviyesine ilerleyen bir teması var. Her şeyin toz pembe başlayıp gittikçe gece zifiriliğine dönen genç Dorian Gray’in, pis arzularını ve diğer insanları hayatında ne ölçüde dengeleyebildiği son derece edebi bir dille bizlere sunuluyor.

Wilde’ın bu eseri üzerine sinema tarihinde çok fazla ses getirebilmiş yapım olmasa da, hala aynı konu üzerine çekilmiş filmler arasında en yüksek puanı taşıyan 1945 yapımı Dorian Gray’in Tablosu isimli uyarlama, tozlu raflardan bize saygıdeğer bir selam vermekten geri durmuyor. Wilde’ın korku sinemasına sanıldığından daha fazla katkı sağlayan Dorian Gray’in Portresi kitabı için en bilindik film herhalde baş rolünde Ben Barnes’ın yer aldığı 2009 yapımı uyarlama olabilir. Kitabı okumadan önce izlediğimden dolayı bendeki tüm tasviri Ben Barnes üzerinden ilerleten hayal gücümün, kitabı okuduğumda filmde bulamadığım hazzı katladığını söylemek isterim. Normal şartlarda bu tür kitap-film uyarlamalarında önceliğin kitaba verilmesi gerektiği konusunda ağır fanatiklik yapıyor olsam da, sanırım Dorian Gray’in o kendi güzelliği ve arzuları üzerinden akıp giden narsistliğini harika yansıtan Ben Barnes’ın etkisi beni sarıp sarmaladı zamanında. Bu yüzden, zaten az sayıda olan diğer uyarlamalardan çok bahsetmeden yalnızca bu filmi öne sürmek istedim. Gerek eleştirmenlerden aldıkları puanlar, gerekse hatırda kalıcı olmalarıyla yeteri seviyeyi tutturamamış kardeş filmlerini, 1945 ve 2009 yapımı sinema uyarlamaları bir hayli hızlı adımlarla geçiyor. Teknik açıdan, 2009 yapımı uyarlamanın ne kadar şahane olduğu konusunda tartışılabilirliğine bir şey demesem de, yansıttığı hava ve kitabın atmosferine uygunluk bakımından yeterli olduğunu düşündüğüm bir eser.

 

Vlad’ın Torunundan Sembolik Enstantaneler – Bram Stoker: Kan, Vahşet, Yozlaşma Jonglörü

maxresdefault

Korku sinemasında edebiyat incilerinin yansımalarına finali Bram Stoker’dan Dracula ile yapalım dedik. Zira başlı başına -şimdiki gençlik romanlarının büyük ölçüde etkilendiği- kan arzuları üzerine yazılıp çizilmiş her türlü yapıma öncülük etmiş eserlerden biri kendisi. Çoğunlukla Frankenstein ve canavarı gibi yanlış anlaşılmalara maruz kalsa da, Dracula yine o kadar da istikametinden sapmış bir hatır materyali değil neyse ki.

Vlad Tepeş -nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda- zannedilen ama onun yerine sadece Vlad’ın torunu olan bir kont aslında Dracula. En azından, bahsettiğimiz filmlere konu olan kan sömüren vampir Dracula’mız öyle. Hatta sanırsam bu eserin kaynaklık ettiği fantazya dünyasındaki vampir yapımlarından çok, asıl Dracula’yı konu alan sinematik eserlerin büyük bir çoğunluğunda yer alan Christopher Lee’den ve katkılarından bahsetmezsek de ayıp olur. Zira Bram Stoker’ın Dracula’sı için izleyebileceğiniz çoğu yapımda, illa seslendirici ya da oyuncu olarak bir şekilde yer almış olan pek harikulade insan rahmetli Sir Christopher Lee‘nin filmografisi, bu açıdan bir hayli kabarık. Edebi eserin başarısının veya kült oluşunun aksine, sinema dünyasına taşınması ve orada da bir başyapıt haline gelmesindeki emeklerinden dolayı burada özel bir saygı ve sevgi selamını Lee’ye borç bildik, umarız bizi mazur görürsünüz.

Kont Dracula’nın edebi açıdan konuşmak isteyeceğim yönleri genel anlamda sembolleri ve referansları üzerinden; olay örgüsü veya konusu bu açıdan bir tık geride zannımca. Eğer bileniniz varsa pek açıklamaya gerek yoktur muhtemelen ama yine de bilmeyenler için kısa bir yorum şeklinde belirtmek istediğim şeyler var: Kan, vahşet, cinsel arzular ve din ile bilimin yozlaşması. Bu saydığım temalar, Dracula’nın tüm konseptini cümleler kurmadan özetleyebilecek nitelikte kelimeler aslında.

dracula_e_mina_by_fedechiccaaa-d47ptco

Hristiyani açıdan bir kurtuluşu simgeleme, batıllık ve dinsel tasvirler gibi parçalarla dini yozlaşmayı kelimelere döken Stoker aynı zamanda bu bozulmanın bilimsel konularla da işlemiş eserde. Kendi başlarına çok şeyler anlatabilen kan ve vahşet temaları ise, vampirizm türünün temel taşları aslında. Kana olan açlık ve bu uğurda işlenen suçların haddi hesabı yok zira. Cinsel arzuların ise vampirleri ele alan birçok yapımda gördüğümüz gibi vıcıklık ve abartılığından çok, ciddi anlamda karanlık saplantılar yönünde olduğunu belirtelim bir de.

Aslında bu maddede ve elbette tüm yazıda bahsi geçen kavramların, her ne kadar korkutucu bir temaya sahip olmadığını düşüneniniz olacağını tahmin etsem de, ciddi anlamda oluşum sebepleri insanlardaki psikolojik korkuların temeline inşa edilmiş. Dracula’nın yazıldığı 19. yüz yıl, dönemine göre düşünüldüğünde aslında bir hayli ürpertici ve insanın kanını donduran (ah şakalar şakalar) ögeler yığını taşıdığını kimse inkar edemez bana kalırsa. Günümüze yaklaştıkça -her nasıl olduysa- bir şekilde daha sempatik ve benimsenebilen hale getirilen bu vampirizm ve vahşet temaları, bu nedenle artık eskisi kadar korku ögesi kıvamında sayılmayabiliyor ne yazık ki.

Sir Christopher Lee’nin yer aldığı her türlü Dracula yapımını bu maddeye sığdıramasak da, en güzel uyarlamalar minvalinde listeleyebileceğimizi belirtmek isteriz aslında. Gary Oldman ve Winona Ryder’lı bir diğer yapıt olan 1992 yapımı Dracula filmi de sıralamada devam hakkına sahip elbette. Şahsi fikrimce, çok başarılı bulunmasa bile bir şekilde son senelerde bu alanda çıkmış sinema yapımlarından olduğu için Luke Evans’lı Dracula: Başlangıç’ı da örnek olması bakımından bu filmler arasında ekleyebiliriz sanırım. Dracula’nın, bahsettiğimiz Christopher Lee filmleri hariç, ciddi anlamda sinema tarihine damgasını vurabilen çok bir yapımı yok maalesef. Hatta aksine çarpıtılarak asıl versiyonundan uzaklaştırılarak uyarlandığı eser ve görsel yapımlar bir hayli fazla olduğu için, sanırsam en az Frankenstein gibi yanlış anlaşılmış eserlerden biri oluyor kendisi.

Bütün bir korku sineması tarihinde yer alan ve onlarcası arasında cımbızlayarak seçtiğimiz edebi çalışmaların, uyarlandıkları filmler açısından fazlasıyla çarpıtıldığı ya da yanlış anlaşılarak önümüze sürüldüğü gerçeği aslında pek bir üzücü özetlemek gerekirse. Yine de kim ne derse desin, bir kültürün başlangıcı olan bu eserlerin önemi ve yapıtsal değerlerinin çok tartışmaya açık olduğunu düşünmüyorum, bilmem siz ne dersiniz?

1 2
Yazar

Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.