Stop motion filmler, yapım aşamasında verilen o tüyleri diken diken edecek incelikteki emekle asla saygıda kusur etmeyeceğim yapımlardır. Fakat iş izlemeye geldiğinde pek de sabır gösterebildiğim bir teknik olamamıştır. Özellikle uzun metraj bir stop motion filmi izlemem için filmin, -önem sırasıyla- başka stilde izlemeyi hayal edemeyeceğim bir tarza sahip olması, konusunun ilk anlarda ilgimi çekebilmesi ve jenerik akana kadar bana iade etmemesi, tekniğinin zorluğuna sığınmadan her türlü detayın düşünüldüğünü hissettirmesi gerekir. Isle of Dogs benim bu zalim kriterlerimi geçmekte hiç zorlanmayıp üstüne çıta yükselten bir yapım olmuş.

isleofdog11

Isle of Dogs, bağımsız sinemanın en renkli yönetmenlerinden Wes Anderson‘ın dokuzuncu filmi olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenin aynı zamanda ikinci stop motionı olan film, köpeklerden nefret eden bir Japon şehri valisinin şehirdeki tüm köpekleri bir atık adasına sürgün edişini ve küçük bir çocuğun köpeğini kurtarmak için adaya gidip köpeklerle ittifak kuruşunu konu alıyor. Çoğu eleştirmen konunun doğrudan Yahudi toplama kamplarından esinlenildiğini düşünse de bence Anderson ilhamını Nasyonal Sosyalist Almanya’dan değil Osmanlı’dan almış olabilir. Çünkü filmde karşılaştığımız uygulamanın neredeyse aynısı 1910 yılında İstanbul’da yaşanmış.

Şehirleşmeyi düzene sokması ve Avrupai görüntüyü sağlaması beklentisiyle Şehremini yapılan Talat Paşa, görevine engel olacaklarını düşünerek ortalama 80 bin köpeği halk arasında Hayırsız Ada olarak bilinen Sivri Ada’ya sürgün etmiş ve köpeklerin acılar içinde açlık ve susuzluktan ölmesine izin vermiş. Uygulamanın kaldırılmasını sağlayansa, köpeklerin inlemelerine vicdanı dayanmayan halkın gerçekleştirdiği ayaklanma olmuş. Isle of Dog elbette İkinci Dünya Savaşı’ndaki toplama kamplarına ve benzer birçok zulme göndermeler ve eleştiriler yapıyor, baskıcı rejimlere karşı durarak yönetmenin en politik işi oluyor ancak asıl esin kaynağının Hayırsız Ada olduğunu düşünmek hiç de uçuk bir tahmin olmaz.

hayirsiz-ada-kopek

Filme esin kaynağı olduğunu düşündüğüm olay ve filmdeki uygulama son derece trajik olsa da Isle of Dogs katiyen bir trajedi değil. Aksi gibi, yeri geldiğinde katıla katıla güleceğiniz bir absürt komedi. Anderson kendi mizah anlayışını Japon mizahı ve stop motionın imkanlarıyla harmanlayarak saçmalığına güleceğiniz anlar yaratmış. Bunun yanı sıra her Wes Anderson filminde olduğu gibi bu filmde de yoğun renk kullanımı ve yönetmenin simetri takıntısı kendini gösteriyor. Ancak Anderson’ın yaptığı tek enteresanlıklar bunlarla kısıtlı kalmıyor.

Örneğin dil kullanımı daha önce görmediğiniz biçimde enteresan ve yenilikçi. Filmin başında köpeklerin havlamalarının İngilizce’ye tercüme edildiği notu düşülürken Japon karakterler hikaye aksini gerektirmedikçe ana dillerinden şaşmıyorlar ve fakat bu Japonca diyaloglar altyazı yoluyla değil hikayenin sağladığı birtakım imkanlar bahane edilerek tercüme ediliyor. Bazen Japonca bir not İngilizce bilen bir karakter tarafından sesli okunurken anlaşılıyor, bazen Vali’nin konuşmaları uluslararası yayın yapan kanalın spikeri tarafından simultane çevriliyor, bazen hikaye diyaloğun nasıl olacağını izleyiciye tahmin ettiriyor ve hiçbir tercüme yapılmıyor… Anadili farklı karakterlerin anadili farklı ülkelerde İngilizce konuşuyor olması gün geçtikçe daha komik gözükürken Anderson hem bu duruma hem de Amerikalıların altyazı okumayı şiddetle reddetmesine muhteşem eğlenceli bir çözüm bulmuş.

Diğer yandan bu filmde sadece İngilizce duymuş olsak da çok şikayetçi olamazdık. Çünkü öyle bir seslendirme kadrosuyla karşı karşıyayız ki maazallah bir pürüz olur da ağızlarından çıkan tek kelime boşa gider diye kayıt cihazlarını nefesi en kuvvetli hocalara okutmuş olmalılar: Bryan Cranston, Edward Norton, Bill Murray, Scarlett Johansson, Harvey Keitel, Frances McDormand, Tilda Swinton, Murray Abraham, Liev Schreiber, Greta Gerwig… Aman Yarabbi! Bu kadroyu bir arada duyacağımı bilsem kulak sağlığıma yıllar önce dikkat etmeye başlardım. Her birinin de sesi karakterlerine çiçek gibi oturmuş.

Seslendirme kadrosunun kulaklarıma bayram ettirdiğini yeterince açık anlatabildiğime inanıyorum. Fakat, inanmazsınız, kulaklarımın aynı 2 saat içinde en keyifle görevini ifa ettiği anlar karakterlerin konuştuğu anlar değildi. Isle of Dogs’un açık ara en değerli yanı müzikleriydi. Oscarlı besteci Alexandre Desplat, Kaoru Watanabe’nin katkılarıyla, kariyerinin en sağlam işlerinden birine imza atmış. Daha önce yönetmenin üç filmine daha müzik yapan Desplat, yönetmenin ve filmin görsel ruhunu çok iyi anlamış ve Japon tınılarını katık ettiği muhteşem eserler ortaya çıkarmış. Filmi izlemeden önce çok da üzerinde durmayacağınız kayıtlar filmi izledikten sonra başa sarıp sarıp dinleyeceğiniz cinsten. Sanıyorum film müziği dediğimiz olgu tam olarak böyle bir etki sağlamalı. Ayrıca Isle of Dogs’ta yer yer Akira Kurosawa’nın Seven Samurai, Drunken Angels gibi filmlerinde duyduğumuz parçaları duymak mümkün. Halihazırda Japon kültürüne çok şık saygı gösterilerinde bulunan filmde bir de doğrudan Japon sinemasına selam durulması keyif verici bir detay olmuş.

Isle-of-Dogs-2

Senaryosunu Wes Anderson, Roman Coppola, Jason Schwartzman ve Kunichi Nomura‘nın yazdığı Isle of Dogs’ın görünürde tek savunmasız noktası var: Zulüm gören yüzlerce köpek, acıklı hikayelere sahip karakterler, derin politik eleştirilerle dolup taşıyor olmasına rağmen filmin duygusal yanı çok zayıf. Bu bilinçli bir tercih mi emin değilim fakat çokça fırsat olmasına rağmen filmde samimiyetle duygulanabileceğimiz bir sahne bile yok. Bu da filmin konusunu düşündüğümüzde bir şeyleri eksik yaşamışız gibi hissettiriyor.

Toparlamak gerekirse Isle of Dogs; Wes Anderson’ın filmografisine bir zafer nişanı olarak eklenirken stop motion türü için yeni referans noktası olacakmış gibi duruyor. Filmin ödül sezonunu hareketli geçireceği de bariz. Eğer yazıyı filmi izlemeden önce fikir edinmek için okuyorsanız Isle of Dogs’un sinemada izlenmesi gereken filmlerden olduğunu söylemeliyim. Filmi izleyip buraya geldiyseniz de lütfen film hakkındaki yorumlarınızı esirgemeyin.

Author

Lord olmak için yola çıkan gariban geek kendini bir anda yazar olarak buldu. Geek kültürüyle küçük şakalaşmalarını, sinemayla flörtlerini yazıya dökmek için burada. Muhitte Geek_Lord olarak bulabilirsiniz.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.