Derler ki insanoğlu dünya üzerinde, kendi faniliğinin farkında olan ve buna kafa yoran tek varlıktır, bu sebeple de yaşam, onun için hem bir nimet, hem de bir lanettir.

Peki bu doğru bir söylem mi? Günün birinde hepimiz öleceğiz. Bugün, yarın, 10 yıl sonra veya 2 saat sonra. Bunun bir önemi yok, ölüm hepimiz için geliyor ve bu konuda yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Yaşamın tek adil yanı, ölümdür ve bu gerçeklikle ne kadar kısa sürede barışırsan, hayatını o kadar çok yaşarsın.

Screenshot at Jun 11 16-28-06

Annem panik atak hastasıydı. Bu sebeple yaşamımın önemli bir bölümü onun korkuları ile yüzleşmesine şahit olmakla geçti. Annem otobüse binmekten, vapura binmekten, bilmediği yerlere gitmekten, kapalı yerlerde kalmaktan ve daha pek çok insanların hayatını idame ettirmek için gerçekleştirdiği basit eylemlerden korkardı. Çocuk kafam ile yıllarca buna anlam veremedim tabii ki. Sinema salonuna girmekten korktuğu için, ben annemle hayatımda hiç sinemaya gidemedim mesela. Dünyanın en tatlı insanlarından biridir benim annem, fakat otomatik kilitlenen kapılardan korktuğu için ne otobüse binebilir ne de minibüse.

Ben yıllarca bu durumun bana yaşattığı zorluklara sinirlendim. Hatta ergenliğimde annemi şov yapmakla, ilgi çekmeye çalışmakla suçladım, çünkü panik atak hastalığını ve bunun yaşatabileceği yoğun korkuları tecrübe etmediğimden anlayamıyordum, bir insanın durduk yere “ölmekten” korkmasını ve panik nöbetleri geçirmesini anlayamıyordum.

Sonra 2 sene önce bir gün, gece film izlerken kalbim sıkıştı, ter içinde kaldım, kalbim kulaklarımdan çıkacak gibi oldu, “kalp krizi geçiriyorum, ölüyorum” dedim. Hayatımda hiç olmadığı kadar korktum. Panik atağım olduğunu o gün öğrenmedim fakat 25 tane kardiyoloğa gidip günde 35 kere kalp krizi geçirdiğimi sandığımda, artık anlamıştım, sonra da teşhis konuldu zaten, ben de bir panik atak hastasıydım.

Bu yüzden, iki yıldır annemi anlıyorum. Gerçek korkuyu panik atak hastaları yaşar. Panik atak hastaları aslında kapalı kapılardan ya da bilmedikleri yerlerden korkmazlar. Onların derdi başkadır. İnsanların içindeki korkuları kontrol eden ve saklı tutan o kara kutu, panik atak hastalarında hep açıktır. En ufak bir rüzgar esse bile bu kutunun içinden taşar karanlık. Bu sebeple panik nöbetleri geçiririz, yaşamayı unutur, kendimizi korkularla hapsederiz.

Panik atak, her gün ölme hastalığıdır. Bu sebeple panik atak hastaları ölüm üzerine çok kafa yorar, bu konuyu çok içselleştirirler. Ölüm kavramını bir noktada hepsi kendi kafalarında bir yere oturtup çözerler, işte o noktada, hastalıklarını da kontrol edebilmeye başlarlar, bir noktada, korkularını da.

Bunu size niye anlattım? Çünkü It Follows ölüm kavramı ile ilgili hayatımda izlediğim en zekice kurgulardan biri ve ölüm konusunu ne kadar ince işlediğini, bunu sinema üzerinden nasıl bir bağlama oturttuğunu size doğru aktarabilmem çok önemli.

Dünya üzerinde beni en çok hayal kırıklığına uğratan şeylerden biri korku sineması. Zaten kurgusal şeylerden zor korkan birisiyim, bu sebeple korku filmi izlediğim vakit, en büyük beklentim yaratılan şeyin beni gerçekten korkutması. Korkutmak derken de ekranın köşesinden “bö” diye çıkıp geren filmlerden bahsetmiyorum. Bir fikrin sizi gerçekten korkutması çok kuvvetli bir şeydir. Öteki türlü “jump scare” denilen naneyi zaten size herhangi bir şey yaşayatabilir. O arkasında bir temel olmadan yaşanan, basit bir reaksiyondur.

Bu sebeple korku denildiğinde seyircinin önüne konulan ufak gerginlikler kolaya kaçmak anlamına gelir ve yine benzer sebeplerden dolayı çok uzun zamandır korku filmlerinden ümidimi kesmiş şekilde yaşıyorum. Bu durum beni üzüyor fakat yapacak bir şey yok, zira korku bana kalırsa üzerine kurgulandığında nakış gibi, ince ince işlenmesi gereken şeylerden biri.

It Follows’un fragmanını izlediğim zaman, gerçekten ciddi bir beklentiye girmemiştim. Arkasındaki fikri beğenmiştim fakat sinemada karşılaşacağım şeyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu.

Bundan önce başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. It Follows’un yönetmeni David Robert Mitchell’ın önceki filmi The Myth of American Sleepover’ı izlemedim. Bir adette “Virgin” isimli kısası var, onu da izlemedim. İlk izlediğim filmi bu, bu sebeple yönetmen üzerinden yorumlarımı da It Follows üzerinden yapmayı tercih edeceğim. Robert Mitchell, enteresan bir sinemacı. Hani çok basit bir fikri alıp üzerine beş koyup harika bir şekilde işleyen tipler olur ya, işte bu adam tam anlamıyla o. It Follows ile başardığı şeyi daha önce hiç bir korku filminin başardığını hatırlamıyorum. Öte yandan, belki de bu başarının ardında yönetmenin koyduklarının ötesinde, korku sinemasıyla ilgili bir takım gereklilikler vardır.

Korku türü son 15 yıldır gerilemede. Her ne kadar The Conjuring gibi örnekler olsa da, bunların azlığı yüzünden genel çeper bir türlü kırılamıyor. Zaten konvansiyonleri dışına çıkması zor bir janra olduğu için, son 15 yıldır aynı filmleri farklı hikayelerle izleyip duruyoruz. Perili evler, daha çok perili evler, perili perili evler olarak gidiyor döngü.

Screenshot at Jun 11 16-25-08

Tabii ki bu yılın korku filmi adına yapılmış iyi işleri arasında sadece It Follows yok. Yine aynı vizyona ve güçlü fikirlere sahip bir adet baba gibi Babadook var. Fakat Babadook ile yapılmak istenen şey ile It Follows’un sahip oldukları arasında dağlar kadar fark var diyebilirim.

It Follows, korku olmasına rağmen hayata dair öğeleri akıllıca kullanan bir kurguya sahip. Konusuna kısaca değinmem gerekirse, genç bir kızımız var, bu kız hoşlandığı çocukla bir gece birlikte oluyor. O geceden sonra, o çocuktan bir tür “lanet” gibi bir şey alıyor ve kaynağını bilmediği bir güç, kızımızı takip ediyor.

Bu takip kısmı bir takım kurallarla ilişkilendirilmiş. Genel olarak tanıdığınız insanlar tarafından takip ediliyorsunuz. Takip eden asla koşmuyor, sadece size doğru yürüyor. Sadece yürüyerek takip ettiği için ondan kaçmanız mümkün, fakat eninde sonunda durduğunuzda size yetişeceğini biliyorsunuz bu sebeple hayatınız kaçarak geçiyor. Bu “varlık” sizi yakalarsa da öldürüyor. Laneti başkasına geçirebiliyorsunuz, bu da ancak geçirmek istediğiniz kişiyle birlikte olursanız mümkün oluyor. Fakat takipçi varlık, geçirdiğiniz kişiyi öldürürse yine sizi takibe devam ediyor.

Filmin kurgusu bu kurallar çevresinde şekilleniyor. Fakat olay sadece kurgu değil. Benim izlediğim en iyi sinematografilerden birine sahip It Follows. Renkler, kareler, kamera açıları, karakterler, diyaloglar, filmin genel olarak sanatı ve tabii ki Richard Vreeland a.k.a Disasterpeace’in muhteşem müzikleri ile öyle bir ahenk içinde ki, gerçekten filme girdiğiniz o ilk andan itibaren kalite yakanızı bırakmıyor.

Kısaca söylemek gerekirse It Follows, 2 milyon dolarlık bütçesiyle korku sinemasını nasıl değiştirebileceği konusunda resmen bir janra dersi veriyor. Bu gerçekten bu tarz bir prodüksiyon için az bir meblağ. Filmin box office kazancının 17 milyon olduğunu düşünürsek, ortada azımsanmaması gereken bir başarı var.

Screenshot at Jun 11 16-24-57

Fakat ben bu yazıyı It Follows’u basitçe övmek için yazmadım. Film ile ilgili söylemek istediğim şeyler “şu kadar bütçe, şöyle sinematografi” övgülerinden çok daha fazla. Çünkü It Follows basit bir korku filminden daha fazlası. Yaratılan kurgu, basitçe “Faniliği kabul edememe durumu” olarak okunabilir. Ana karakterimizi takip eden şey ölümün kendisi. Onu erteleyebiliyorsunuz, fakat asla tam anlamıyla ondan kurtulamıyorsunuz, bir noktada onunla yaşamayı öğrenmek zorunda kalıyorsunuz.

Öte yandan, bu kurguyu “cinsel hastalıklar” ekseninde inceleyebilmekte mümkün, ama bu bence It Follows’un sunduğu ufukları daraltmak olur. Aynı durum aslında Kubrick’in filmleri için de geçerli fakat Kubrick’in filmleri asla It Follows kadar duru ve yalın bir anlatıma gelemiyor. It Follows ise, verdiği çok az şeyle sizi sürekli olarak uçlarda tutmayı başarıyor ve filmin son sahnesine kadar seyirciye rahat vermiyor. İşte bu korku sinemasında maalesef artık bir göremediğimiz bir durum.

Peki ben size neden yukarıda panik atak hastalığından bahsettim? Bundan bahsetmemin sebebi, ölüm mevhumunu panik atak hastalarının günlük olarak yaşıyor oluşu. Hani dedim ya, panik atak hastaları ölüm korkusunu iyi bilirler diye. It Follows’da da aynen böyle bir durum var. Asla bitmeyen, sizi sürekli olarak takip eden bir dehşet söz konusu.

Kaynağını asla bilemiyorsunuz, nereden geldiğini bilemiyorsunuz, onunla nasıl baş edeceğinizi bilemiyorsunuz. Tek bildiğiniz şey bir noktada bununla yaşamayı ve bunu kontrol etmeyi öğrenmek. Bu bağlamda It Follows, ölüm korkusu metaforu ile birlikte çeşitli akıl hastalıkları ile de ilişkilendirilebiliyor. Film bana kişisel olarak panik atak noktasından dokundu, belki de size başka bir noktadan dokunacak. Önemli olan herkesin kendi özelinde yorabileceği bir mitolojisi olması ve bu mitolojiyi kurgu dahilinde muhteşem bir şekilde işlemesi.

ItFollows2-1

Peki ama yalnız mıyız? Film, işlediği dünyanın bu yönünü de çok net gösteriyor. It Follows’un ana karakteri Jay, yalnız değil. Arkadaşları var ve bu arkadaşlar onun için bir çıkış noktası gösteremese bile, hayatın devam etmesini sağlıyor, belki de biraz, normalleşmesini.

Jay’in arkadaşları çemberin bambaşka bir tarafını gösteriyor. Jay korkularıyla yalnız başına yüzleşmiyor. Diğerleri onun korkularını “göremese” bile, bunu anlayıp, bununla ilgili bir şeyler yapmaya çaba gösteriyorlar. Evet, eninde sonunda yalnızız, fakat bu yalnızlık paylaşıldığında geçen zamana hayat diyoruz. Bu açıdan bakıldığında It Follows umut dolu bir film. Yaşamaya başlamak için bir şeyleri yenmek zorunda değiliz, bazen onlarla yaşamayı da öğrenmek gerekir.

Oyuncular ile ilgili çok bir şey söylemek istemiyorum, hepsi gencecik, pırıl pırıl çocuklar. Yollarının çok açık olacağına eminim, Maika Monroe zaten bir süredir bu işlerin içinde, daha önce kendisini hiç ciddiye alıp da bu gözle bakmamıştım fakat It Follows’da çok büyümüş, bambaşka bir yönünü göstermiş, bu sebeple takdirler onunla.

It Follows, klasikleşmiş korku janrasının dışına çıkan, korku türünü değiştiren bir film. Henüz izlemediyseniz, mutlaka izleyin, özellikle arkadaşlarınızı toplayın, ışıkları kapatın, 90’lar korku filmi gecesi düzenlercesine, hunharca kendinizi retro müzikler eşliğinde bu harika filme gömün.

Pişman olursanız, başka bir filme biletiniz benden.

 

Yazar

If I ever woke up with a dead hooker in my hotel room, Matt would be the first person I'd call.

3 Yorum

  1. Geçen hafta izledim. Son ana kadar hep gergin izledim filmi ve gerçekten anlatımdaki sadelik ve akıcılık, bununla birlikte yakalanabilmis olan “bi yandan da cok sey anlatabilme/hissettirebilme” durumu benim de hosuma gitti. Keske daha cok boyle korku filmi olsa.

  2. Dostum bende bir panik atak hastasıyım ve bu ölümle mücadele durumunu çok iyi anlıyorum. Eskiden sıkı bir korku filmi takipçisiydim ama şiddet pornosu olarak adlandırılan testere ve türevleri çoğaldıkça türden soğumaya başladım. Elbette fazla fazla korku filmi izleyince türün klişelerine hakim olmakta sizi türden soğutabiliyor. Ancak bu filmin çok daha iyi şeyler başarabileceğine inanıyorum ve seninle tavsiyenle izleyeceğim. Geri dönüşüde blogumda yazar sanada yollarım, güzel yazı olmuş.

  3. it follows gayet iyi bir film, mert “korku sineması konusunda düşkırıklığındaydım” deyince “ama babadook?” diyecektim, kendisi zaten yazıda bahsini geçirmeyi ihmal etmemiş. It Follows gerçekten seyircisine beklediğini (hatta daha fazlasını) verecek cinsten bir iş. Gene de gönlüm son yılların en iyi korkusu sayılacaksa o ödülü babadooka vermekten yana. Gerçi yemek seçmemek lazım bu işlerde, vakti olan ikisini de seyretsin.

    Şu an korku filmi arayıp da bu ikisini hala seyretmemiş olanları acayip kıskanıyorum.

Leave a Reply to Arda Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.