Nedeninden gerçekten de emin değilim ama insanlığın devamı ya da sonu hakkındaki öyküler her zaman ilgimi çekmiştir; distopik ya da ütopik fark etmez. Hele bir de bu konu bilimsel şeylerle harmanlanınca değmeyin keyfime! (Zaten çok ekstrem seviyelerdeki bu bilimsel film tutkumu ben de çözemedim. Doktorlar belgeselleri azalt diyor, hayırlısı.) Tuhaf bir psikopatlık, kabul ediyorum; ama inanın bilinmeyen şeyler hakkında senaryolar geliştirmek son derece farklı bir duygu. Manyağım, tutuklayın beni! (Şimdi neden Plague Inc. övdüğümü anlamışsınızdır belki.)

24 Mart 2017 Cuma tarihinde sinemalarda gösterime girecek olan Life (Hayat) filmi için burada toplanmış bulunuyoruz sevgili geekler. Bilim kurguya ve distopik sonlara olan saygımız için bir dakikalık saygı duruşundan sonra gelin hep beraber bu film üzerine konuşup iki üç kelam edelim, ne dersiniz? Önce elbetteki spoilersız bir girişle ortama ısınacağız, sonrasında son hız spoiler bombardımanıyla ilerleyeceğiz. Başlayalım mı?

life_2017_movie_4k-wide

Life, temelde bilindik bir bilim kurgu filmi aslında. Tipik uzay macerası senaryosu, gerilimle birleşmiş ve ortaya böyle bir yapım çıkmış kısaca. Birtakım astronotlar yörüngeye sabitlenmiş bir üste, bilim uğruna hayatlarını feda etme pahasına işlerini yaparlar. İşler önce umut vaat edici gözükür ama sonrasında beklendik bir anilikte (şaşırtan ironiler) olaylar düşüşe geçmeye başlar. Can ve mal kayıpları en klişe gidişatken bir de üzerine eklenen duygusal dakikalar vardır. Buraya kadar her şeyiyle standart bir uzay gerilimi filminden öteye çok gitmeyen bir film Life. Buraya kadar? Ya sonrası? Belki de filmin bende en keskin uyandırıcı etki yarattığı kısım tam da burası işte: Sonu. 

Bir buçuk saat boyunca senaryoya dahiyane yenilikler eklenmese de sıkmadan izletebiliyor kendini, burada sıkıntı yok. Öyle ahım şahım kafa karıştırıcı durumlar ya da anlamayacağımız türden ağır bilimsel replikler de yok aslında. Kim izlerse izlesin az çok beğeneceği türden bir film. Ama bir yapımı diğerlerinden ayıran özelliklerinin olması şarttır, değil mi? İşte bu konuda Life, biraz tökezliyor zannımca. Bana bilmediğim ya da görmediğim bir şey vermedi; “Oha bu da böyle miymiş? Şahane lan!” diye dev tav olacağım durumlar yaşanmadı; tahmin edilebilirlikte zihnimi zorlamadı. Bütün bunlara rağmen bende küçük bir elektriklenme yaratan “son”un, o kapsamda olmasının sebebi ne peki?

Life_2017-18

Tahmin edilebilirlik. Evet, tam da bu. Olur olmadık twistleri, güzelce efektlerle allanıp pullanmış çoğu filmde yediğimi inkar etmeyeceğim. Alttan alta şüphem olduğu durumlarda bile “Biliyordum yaa!” moduna girip kendimi kandırmaktansa, “Yedik bu twisti de, iyi mi!” şeklinde yorumlamayı tercih ediyorum. Tercih meselesi, yanlış anlaşılmasın. Ama artık nedendir bilinmez, bu seferki sonu pek de yemedim. Hatta filmin son dakikalarında sırf o son gerçekleşmesin diye içten içe dua ettim; ama sonuç: Hayal kırıklığı.

Spoiler olmadan daha ne kadar devam edebilirim bu konularda emin değilim ama özetle daha iyi bilim kurgu filmleri gördüğümü söylemeliyim. Gerilim filmleri insanı da değilimdir ama çok ilginç bir şekilde böyle gerilim dolu bir bilim kurgu filminde gerilemedim bile. Ulan şu çok abartılıyor denilen Interstellar’da bile iki gerilip duygulandık, şunda bir tık olmadı, ne iş? Filmlerden kolay etkilenen biri olan şahsımı gerip heyecanlandırmakta böyle düşük kaldıysa, çok da fazla söze gerek yok sanırım… Yoksa var mı?

Elbette var ve spoiler içeriyor! O nedenle görselden sonrasına eğer spoiler yemeye razı bir mazoşist değilseniz ya da yanlışlıkla okuma gafletinde bulunmak istemiyorsanız, bakmamanızı şiddetle öneririz. Bizden söylemesi.

www.cosmicbooknews.comsitesdefaultfileslife-trailer-ryan-reynolds-jake-gyllenhaal-a77ddcb14d4f5302fae2b947c89803efa794121a
Filme karşı duruşum (harbiden, yalan değil)

Life, gelen puanlar ya da yorumların aksine bana kalırsa o kadar da harika bir film değildi, en azından kurgusal yönden. Teknik olarak son derece başarılı bulduğum yapımda oyunculuklar, görsellik, efektler, çekimler ve müzikler gibi birçok teknik materyal aslında izleyiciye memnuniyet verebiliyor. Tabii ne ölçüde olacağına siz karar vereceksiniz. Misal; uzay ortamındaki yer çekimsizliğe uygun olarak dönüp duran kameradan kimi fazlasıyla hoşlanırken kimi de inanılmaz bir baş ağrısına sahip olabilir. Ama ne yazık ki bu memnuniyet durumları senaryoda biraz tökezliyor.

Tahmin edilebilirlik dedik ya, sahiden de kilit nokta bu. Her filmde mutlaka bir klişe, tahmin edilebilirlikte toslama durumları oluyor; gayet normal bir şey. Zira hiçbir öykü, daha önceden yazılmamış değildir. Her yaşam, her hikaye çok uzun zaman öncesinden yaşanıp bitmiştir. Ama burada olay o değil: Olay farklı bir ürün sunamamakta.

Evet dünya dışı bir varlık arayışları var, evet ilk buldukları örneğe bebekleri gibi bakıyorlar, evet her türlü çabayla başarılarını sergileyebiliyorlar; ama her zamanki gibi dünyadan olmayan bir canlının sırf yaşamsal içgüdüleri nedeniyle yine mağduriyet insanlarda oluyor. (Mağdurluk denince hemen acıma yönünde duygular canlanmasın kafanızda, olayı aslında çok farklı bir noktada dallanıyor.) 

174

Öncelikle filmin pazarlamasında “üç baş rol” olarak tanıtılan Reynolds-Gyllenhaal-Ferguson üçlüsü, tam anlamıyla film başından soru işaretleri bırakmaya başlıyor insanda. Nedeni ise çok açık: Ryan Reynolds daha filmin ilk yarısında ölüp gidiyor. İzlemeye devam ederken insan “Haydaa, adamcağız gitti ya la. Nasıl bir twistle dönecek ki acaba?” diye kendi kendine sorsa da, ne yazık ki bu soruları cevapsız kalıyor: Çünkü Reynolds bir daha geri gelmiyor. Şey, en azından canlı olarak. (Ceset görüyoruz ama meh, sayılır mı ki?)

Gerçi bunun sebebi üzerine internette yaptığım araştırmalar sonucu, Ryan Reynolds’ın başka bir projesi nedeniyle filmdeki rolünde düşüş yaşanması gibi bir bilgiye ulaştım ama, ne denli tatmin edicidir, doyurucudur orasını bilemeyeceğim. Gergin senaryolarda seyirciyi rahatlatacak materyaller kullanılır ya hani, Ryan Reynolds da filmde tam o rolde aslında. Adam kendince oynamış, rahat rahat ilerlemiş; ama gelin görün ki filmin ortalarına kadar bize espriler, sululuklar yapan adam bir anda gerim gerim gerdirecek etkene dönüşüyor. Yalnız fena ölüyor, sırf o Calvin’i yutuş sahnesinden dolayı ayakta alkışlayacaktım adamı, resmen içinde yaşadı(Sahiden içindeydi ama!) Calvin mi? Oraya da geliyoruz!

life-2017-scifi-movie-trailer

Calvin, filmde keşfedilen Marslı organizmanın adı. Bu isim, bir Amerikan ilk okulu tarafından veriliyor canlıya. Peki ne amaçla, ne doğrultuda bu isim konuyor pek emin olamıyoruz aslına bakarsanız. Kendimce, tarihteki hangi Calvin olabileceğine dair birkaç teori yürüterek bir mantıklı açıklama getirmeye çalışsam da, kafamdaki fikirler yalnızca Presbiteryen Fransız din reformisti John Calvin etrafında saçma bir sarmal olarak dolanıyor ne yazık ki. Daha fazla şey verilse, belki buradan bir çıkış yolu bulup “şundan esinlenilmiş” diyebiliriz belki ama, öyle bir motivasyon namevcut. Çok da önemli bir detay mı peki? Belki sizin için değil ama benim için öyle. Bilim dünyasında ne zaman yeni bir şeyin ismi gelişigüzel konuldu ki? Bilim bu kadar basit çerçevede bir olgu değil. Kabul etmiyorum.

Madem Calvin dedik, ondan devam edelim. Bu Marslı arkadaş, önce cici cici laboratuvar ortamında takılırken, sonraları biraz agresifleşiyor. Öyle ki, siyahi gözlüklü abimizin elini haşat ediyor adeta. Hatta bununla da kalmıyor, üzerinde gezerek dokularını sömürdüğü canlı organizmalardan da ayrıyetten bir zeka alıyor gibi bir durum da söz konusu. Bu konuda çok emin değilim gerçi, her sömürdüğü canlıdan belli bir ölçüde parıltılı bir akıl kazanıyor mu çok muallakta; ama şurasından emin olabilirsiniz: Gittikçe zekileşen bir varlık kendisi. Filmin ilerlediği her sahnede, daha farklı yöntemlerle hayatta kalma konusunda ustalaşıyor, hatta ve hatta bizim astronotların akıllarına gelen kaçış yöntemlerini bile bir şekilde tahmin edercesine hareket ediyor. (Bu durum bana Doctor Who’nun Midnight bölümünü hatırlattı nedense. Ses absorbe etme gibi bir şey olmasa da, amacında gittikçe daha da iyi olma konusunda benzeştiklerini düşünüyorum, izleyince hak verip vermemek size kalmış.)

life-2017-movie-trailer

Daha ne kaldı? Sonunu iyice bir deşelim mi? Hadi deşelim. Calvin’in bütün film boyunca gösterdiği agresif ve vahşi davranışları nedeniyle en az onun kadar hayatta kalmaya çalışan astronot ekibimiz bir bir azalır ve en sona Rebecca Ferguson ile Jake Gyllenhaal kalır. Tabii ki de verecekleri karar, illa birinin kendisini feda etmesiyle önem kazanacaktır: Bu nedenle Gyllenhaal’ın karakteri sorumluluğu üstlenir ve planı Ferguson’ın karakterine anlatır. Aslında buraya kadar hiç twistlik bir durum yok ve gayet olağan gidiyor. Olay, Ferguson ve Gyllenhaal’ın karakterlerinin kaçış kapsüllerinin içinde yaşananlarda patlıyor bir bakıma.

Uzay istasyonundan ayrılarak biri dünyaya bir diğeri de uzay boşluğuna doğru rota çizen kapsüller, bir sahnede göz göre göre çarpışıyorlar. Göz göre göre diyorum, çünkü buradan sonra bir şeyleri yavaş yavaş çakmaya başlıyorsunuz. İki kapsül de birbirinin aynısı olduğu için, içerileri gösterilmeden hangisinin içinde kim var anlamanız mümkün olmuyor. Dolayısıyla o andan sonra sadece filmin size gösterdiği kadarına kanmak “zorundasınız”. Ama pek de yemiyorsunuz burayı, ne yalan söyleyeyim.

life-2017-scifi-uk-movie-trailer

Başarıyla dünyaya ilerlediğini sandığımız Ferguson’ın karakterinin, küçük bir twistle aslında tam aksi yönde, yani uzay boşluğuna doğru ilerlediğini öğreniyoruz en son sahnede. Calvin’le beraber kendini uzayın derin soğuğuna itmeyi kabul eden Gyllenhaal, aslında amaçladığının aksine dünya yüzeyine düşen kişi oluyor. Denizin ortasına paraşütleri açıp cup diye dalan bir kapsül gören Asyalı denizci abiler de yardıma koşuyor. Zaten o sırada gereksiz birkaç saniyelik uzatmadan bile anlaşılan “yanlış kapsül” fikrini o sırada çok rahat anlamış oluyorsunuz. Asyalı abiler de, Gyllenhaal’ı kurtaracağız diye hayvan gibi “NO!” şeklindeki bağırışlara kulak asmadan kapağı açıverince, asıl elektriklenme yaşanıyor diyebiliriz sanırım. Çünkü filme dair en eğlenceli kısım burası sahiden de: Devamında ne olacağını tahmin etmek. 

Olası bir ikinci film durumunda, uzayda bütün astronotların anasını ağlatan bu Calvin arkadaşcağızımız, her türlü beslenme ve barınma imkanının bulunduğu dünyada insanlığın anasını nasıl ağlatacak diye insan oturup bir düşünüyor. Sonuç olarak da sizin hayal ettiğiniz devam senaryosu, filmin sonuna kadar beklediğiniz senaryodan daha ilgi çekici bir hale dönüşüyor. 

Sizi cidden bilmem ama ben daha kaliteli, daha kafa karıştıran ve daha gerim gerim geren bilim kurgu filmleri izlediğim için Life’a pek yükselemedim. Belgesellerde izlediğim uzay-evren temaları filmlerde kötü işlenince dayanamıyorum, basıyorum eksiyi, kimse kusuruma bakmasın! Ben o belgeselleri zevkten dört köşe olarak izlerken, sen onu çok basit bir şekilde senaryosal bozuntuya uğratırsan, ben de külahları değişirim hocam…

BONUS: Venom Prequelı Diyorlar – Ne Kadar Tutarlı?

venom_movie_spin-off

Life filminin, bizim Marvel evreninde Spidey’nin düşmanı olan Venom’un orijinine dair bir prequel olacağı konusunda birtakım haberler dönüp duruyormuş internette. Dışarıdan taslak olarak bakılınca çok mantıksız durmasa da, filmin tamamını izleyip bir de pazarlama taktiklerine baktığınızda aslında çok alakasız olduğunu anlayabiliyorsunuz.

Film çıkışı bu meseleyi Ömercan’la konuştuk ve kendisinin cevabı da bu yönde oldu: “Filmi pazarlamaları Venom motivasyonunda değildi.” Sonuna kadar da haklı ve mantıklı bir açıklama. Prequel sorularını da tek seferde savuşturacak kadar yeterli bir sebep. Her dünya dışı psikopat sadistlik gösteren organizmalara simbiyot damgası yapıştırmak ne denli doğru, oturup hep beraber düşünelim bence. Zaten simbiyottan bir bakıma farklı bir tür Calvin: Simbiyot benliğinizi ele geçiren bir parazit olarak adlandırılabilirken, Calvin tam anlamıyla sömürgeci bir itilaf devleti kıvamında bulduğu her canlıyı iliğine kadar emiyor. İkisinin motivasyonları çok farklı aslında.

Yazı Sonu Notu: Filmde siyasi mesajlar falan atıyorlar, Suriye’ymiş falanmış filanmış, fark ederseniz bir ışık yakın çocuklar.

Yazar

Geekyapar'ın yeni editoryal işler amiri. Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.