Korku filmlerini hiç kaçırmam, sinemadaki o zifiri karanlık ve büyük ekranda gözlerim faltaşı gibi açık bir şekilde izlerim, diyenlerimiz var mı aramızda? Ben uzunca bir süre korku filmlerinden gerçekten korktuğunu sanıp sinema salonunda izlemeyi denedikten sonra “Çok da kötü değilmiş ya,” diye düşünenlerdenim. İnsanların neden ürpertici filmlerden bu kadar zevk aldığını anlamaya başlamam çok geç oldu yani. Korku filmleri izlemenin zevkli olduğunu fark ettiğimde de kendimi sorguladım, yalan yok. Neden bu kadar çok insanın bu türü böylesine seviyor ki acaba? Korkmaktan zevk mi alıyoruz yani? Mazoşist miyiz hepimiz? Yoksa Psycho’yu bu kadar unutulmaz yapan, Hereditary’i bu kadar etkileyici kılan, bizim göremediğimiz şeyler mi var?

İşte bu soruyu İsviçreli bilim insanlarına sorduk! Desem de inanmayın. Bahsedeceğim profesörler İsviçreli değil, Amerikalı. İletişim fakültesi profesörleri Glenn G. Sparks ve Kimberly A. Neuendorf, korku filmlerinden neden bu kadar hoşlandığımızı anlamak için bir araştırma yürütmüşler. Peki bu iki profesör hepimizin gerçekten de içten içe mazoşist bireyler olduğu görüşünde mi, ne demiş, ne dememiş, bu dediklerinin geekçesi nedir, hep beraber bir bakalım.

It (2017)

Yazıya bu zevkimizde tahmin ettiğimizden daha yalnız olduğumuzu belirterek başlayayım. Araştırmalarının sonucunda insanların yalnızca üçte birinin bilerek ve isteyerek korku öğelerine yöneldiğini belirtmişler. Üçte biri, çok ekstrem olmaması şartıyla korkuya hayatlarında yer verebileceğini söylemiş. Geri kalan kısım da korkudan ellerinden geldiğince uzak durduklarını belirtmiş. Nasıl yani, hiçbiriniz sessiz ve soğuk bir 2012 gecesi zevkle Slender oynayıp korkudan kafanızı duvara çarpmadınız mı? Sadece ben mi?

Profesörlerimiz, korku hissinin hiçbirimiz için esasında eğlenceli olmadığını söylemiş. Ben de buna hiçbirimizin itiraz edeceğini zannetmiyorum, esasında korku aslında tehdit altında hissettiğimizde bize vuran negatif bir duygu. Üstelik bazı korku filmleri o denli korkunç ki insanlarda kalıcı travmalara yol açabiliyor. Buna en basit örnek olarak It izledikten sonra palyaçolardan tırsmaya başlayan insanları verebilirim. Gerçekten, kurgusal olduğunu bilerek izlememize rağmen insanlarda kalıcı hasarlar bırakan filmler var. Buna rağmen birçoğumuzun korku filmlerini severek izlemesine ne diyorsunuz? Eh, profesörlerimiz gerçekten de hepimizin mazoşist olacağını söyleyecek gibi bir his var içinizde değil mi? Durun, devamı var.

Şöyle ki bizi böyle filmlere hatta hikâyelere, dizilere ve oyunlara çeken kısım korku faktörü değilmiş aslında. En azından, Sparks’ın araştırmaları öyle söylüyor. Korktuktan sonraki hislerimiz için izliyoruz bunları. Bizi bu türe bağlayan şey korkunun getirdiği adrenalin ve heyecanın sona ermesi sonucu oluşan rahatlama hissi. Vücudumuzun anlam veremediği, yalnızca korku ve adrenalin ile cevap verebildiği bir durumdan başarıyla çıkabilmenin verdiği zafer hissi sayesinde ister istemez bir şeyler başarmış gibi görüyoruz kendimizi, bu da bizi mutlu ediyor. Yani kafamızda bizden iyisi yok. Fakat aslında olan, elbette, sinema koltuğunda rahat rahat oturuyor olmamız.

Midsommar (2019)

Biz sinema salonunda böylesine güçlü kuvvetli hissediyor olmamıza rağmen, herhangi bir korku filminin içinde olsaydık ve filmde yaşananları sıfır hasar ile atlatmış olsaydık da bu denli keyif alır mıydık, tartışılır. Mesela ben şahsen Midsommar’ı yaşamak istemezdim ama sorarsanız en sevdiğim filmlerden birisi derim, orası ayrı. Demek ki bizi bu konuda pozitif etkileyen detaylardan birisi de güvenli bir ortamda bu tecrübeyi yaşıyor olmak. Yani, örneğin Stephen King okurken çok korkarsak kitabı kapatıp gerçek hayata dönebileceğimizi biliyoruz, bu da kontrolün bizde olduğunü hissettirerek bizi rahatlatıyor.

Buna rağmen, korku öğelerini ister istemez bir meydan okuma olarak gördüğümüz de oluyor. Bu da karşımızda bize meydan okuyan hiç kimse olmamasına rağmen rekabet duygumuzu tetikleyerek bizi korku edebiyatına, filmlerine, oyunlarına yönlendiriyor. Daha fazla tüketmek istiyoruz, kendimize meydan okumaktan keyif alıyoruz.

Bütün bunların yanında bir de tükettiğimiz materyalin gerçekçi olup olmaması meselesi var. Örneğin Kafes filmi, bizi The Haunting of The Hill House‘tan çok daha farklı etkilemiştir çünkü Kafes bir post-apokaliptik evrende geçerken Haunting bir grup gayet normal insanın yaşadığı gayet normal bir evde geçiyor. Aynı şekilde Lovecraft‘ın yazdıkları korkudan çok fantastik edebiyata kayarken Stephen King modern hayatın getirdiği korku ögelerinin üstüne daha çok gidiyor, böylece ikisinden de aldığımız tat farklı oluyor.

Call of Cthulhu (2018)

Buradan da şu sonucu çıkartabiliriz: Maruz kaldığımız korku öğesi, gerçek hayattan ne kadar uzaksa bizler de “korku” hissini o kadar kolay bastırabiliriz. Böylece filmi izlediğimiz süreç içerisinde filmden daha çok zevk alabiliriz. Süreç diyorum, dikkat edin. Fantastik ögeler kendine hayran bıraktırır, gözümüzü alamayız onlardan. Bunların yanında, maruz kaldığımız materyalin gerçekçi olması da bizim o deneyimi atlattıktan sonra hissedeceğimiz rahatlama hissini arttırır, daha fazla adrenalin salgılamamızı sağlar. Bu yüzden bizi daha farklı etkiler, izledikten sonra muhtemelen o film hakkında daha fazla konuşuruz. Özetle şunu demek istiyorum: Fantastik korku filmlerinde süreç bizi daha çok etkiliyor, gerçekçi filmlerde de sonuç.

Eh, düşündüğümüz kadar mazoşist değilmişiz. İyi bari. Ari Aster izlemeye devam edebiliriz artık. Çok konuştuk, bir soruyla bitirmek adettendir: İzledikten sonra en çok hayran kaldığınız korku filmi hangisi oldu? Ha bir de, o kadar bahsettik, Dr. Sparks ve Neuendorf’un 121 üniversite öğrencisiyle yaptığı deneyin kendisi için şuraya alalım sizi. Bir de kendi gözlerinizle bakın, daha eğlenceli detaylar bulursunuz belki. Ben de yavaş yavaş gideyim artık. Kendinize iyi bakın. Uyumadan önce yatağınızın altını kontrol etmeyi unutmayın.

Yazar

Batı Edebiyatları okur, kedi sever. Bir de buralarda yazıp çizer. @mightbeyagmur

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.