Steve Jobs gibi, kendi mitolojisini kendisi yaratmış karakterlerle, kaba tabiriyle -ve terime başvurmak gerekirse- cult of personality kişiliklerle ilgili bir dramatik eser yapacaksanız; iki tercihiniz vardır. Ya yaratılan miti destekleyecek ve bir parçası olacaksınız; ya da süslü yazılan tarihi çırılçıplak soyacaksınız. Biyografik filmlerin, özellikle de bu kadar modern figürleri anlatan biyografik filmlerin kaderi budur. Peki Steve Jobs, hangi yoldan gidiyor? Hangisini tercih ediyor?

Bunu eşelemeden önce, iki şeyi netleştirmek gerekiyor. Birincisi, bu bir Aaron Sorkin senaryosu. Sorkin’in işlerinden daha önce de defalarca söz etmiştik; hem attırdığı efsane tiradlardan, hem de Newsroom’da yaptıklarından. Birden fazla üstelik. Oralarda söylediğimizi, az çok yeniden tekrarlayalım. Sorkin’in ana karakterlerine şahane ve gerçekte yaşanmayacak kadar ince işlenmiş tiradlar attırmak için, yan karakterlere kasten asist yaptırdığı çok an vardır metinlerinde. Bu anlar, sıklıkla gerçekten çok uzaklardır; zira hem argümanın karşı tarafını sunması gereken karakterler resmen esas kişi golü doksana taksın diye uğraşırlar, hem de ana karakter beynine Wikipedia bağlanmış olsa ancak sıralayabileceği bilgilerle süsler tiradını.

Steve Jobs 1

Steve Jobs’da da bunlardan bolca var. Ama burada, Will McAvoy’un konuşurken yirmi farklı istatistik sunmasından, ya da Josiah Bartlet’in aynı anda yirmi farklı İncil pasajı alıntılayabilmesinden daha inandırıcı bir durum var. Steve Jobs sonuçta yaptığı iş hakkında konuşan bir insan, ve dolayısıyla hakim olması çok da gerçek dışı değil. Daha da önemlisi, bu tip tiradlar Jobs’un gerçekten de sahip olduğu üzerine çok konuşarak gerçekliği değiştirebilme yeteneğinin de altını çiziyor. O yüzden, çok garip bir şekilde Sorkin’in tipik “çok şey bildiği için hep doğru zamanda haklı çıkan karakter” klişesi, Steve Jobs’a kişi olarak da, film olarak da çok yakışıyor.

Netleştirmemiz gereken ikinci şey ise şu. Bu film, tam anlamıyla bir biyografik eser değil. Daha ziyade, Jobs’un kariyerindeki üç kritik ürün lansmanını konu alıyor. 1984 senesindeki Macintosh, 1988 senesindeki NeXT ve 1998 tarihli iMac. Bu üç ürün üzerinden, aralara serpiştirilmiş bağlantılar vesilesiyle Steve Jobs’un 14 senelik karakter gelişimi ele alınıyor. Bu esnada karşımıza çıkan karakterler harfiyen aynı. Steve Jobs, Jobs’ın yakın arkadaşı ve pazarlama direktörü Joanna Hoffman, Jobs ile birlikte bir garajda Apple’ı kuran Steve Wozniak, Apple’ın CEO’su John Sculley, orijinal Mac ekibinde yer alan Andy Hertzfield ve Jobs’ın uzun süre babalığı reddettiği ilk kızı Lisa Brennen-Jobs.

In this image released by Universal Pictures, Michael Fassbender, left, as Steve Jobs and Makenzie Moss as a young Lisa Jobs, appear in a scene from the film, "Steve Jobs." The movie releases in the U.S. on Friday, Oct. 9, 2015. (Francois Duhamel/Universal Pictures via AP)

Bu karakterlerin merkezinde Jobs duruyor elbette, ve karakterlerin pek çoğunun –nice Sorkin metninde olduğu gibi– Jobs’un karakter gelişimine halı olmaktan başka bir faydası yok. Bu konuda belki de tek istisna, metnin biraz daha derinleştirme fırsatı bulduğu Joanna. Kate Winslet’in canlandırdığı karakter, film boyunca Steve Jobs ile olan etkileşimleri “Jobs’un dehasını anlamamak” ve “Jobs’ın hödüklüğüne kıl kapmak” arasında gidip gelmeyen yegane kişi.

Ama bu bir problem değil. Filmin Steve Jobs mitinde durduğu yeri anlamak için netleştirmemiz gereken şey bu değil zira. Burada şunu anlamanız gerekiyor: Bu film Steve Jobs’ın hayatının 14 senesini kapsıyor. En çalkantılı ve acayip 14 senesi, evet. Ama pek çok farklı kişi ve kanıya göre, sonradan içindeki tavırlarından pişman olduğu, üzerine çıktığı, aşmayı başardığı on dört senesi. Zira Sorkin’in metni, çok net bir şekilde Jobs ile ilgili bazı nihai yargılarda bulunuyor.

Steve Jobs 2

Bu yargıların doğru olup olmadığını söylemek bize düşmez. Ama pek çoğunun, “vizyoner, ama derinden sıkıntılı adam” skalasına düştüğünü; bu derinden sıkıntıların da çoğunlukla yan karakterlerin açtığı kapılardan hunharca teşhir yaparak geçen Steve Jobs tarafından anlatıldığını söylemek gerek. Film, Jobs’ın film boyunca sosyal problemlerini, Apple için çok ısrarcı olduğu ‘kapalı sistem’ yöntemiyle paralelleştirip anlatıyor; ama yine biz de paralelliğe katılalım, Apple cihazlarının kendi içerisinde mükemmel bir harmoni yakaladıkları, yani Jobs’ın ‘kendine ait olana kendini açmaya başladığı’ dönemi göstermiyor.

Göstermesine gerek olmayabilir; neticede bu film Jobs’a saygı duymak zorunda da değil. Steve Jobs 1700’lerde yaşamadı, gençliğinde gerçekten de hödük bir insan olduğu dünya alem tarafından bilinen bir şey neticesinde. Ve elbette, kendi görüşüyle “orkestrayı çalan adam” olsa da, kod bilmeden Wozniak’in bizzatihi dehasıyla oluşturduğu şeylerden daha çok takdir alması da tartışmaya açık. Ama ortada sinemasal bir problem duruyor Sorkin böyle bir tercih yapınca. Jobs’ın çizgisi, tam bir finale kavuşamıyor. Daha doğrusu, niyet bu. Görebiliyorsunuz. Ama filmin finalinde, Jobs’ın gençliğinde –Macintosh’un da başını yakan– “kapalı sistem” probleminden, –Mac ailesini kurtaran– “ekosistem” hissiyatına nasıl geçtiğini tam da kavrayamadan, biraz eksik kalarak bitiriyorsunuz hikayeyi.

Steve Jobs 3

Buna rağmen, filmin övülmeye değer çok yönü var. Zibidi Ashton Kutcher filminin aksine, çok daha kaliteli çekilmiş olduğu kesin. Danny Boyle çok kısıtlı lokasyonlara ve filmin özünde sadece üç sette geçiyor olmasına rağmen dev dinamik bir şekilde çekmiş filmi. Kate Winslet her zaman olduğu gibi yine rolün altından büyük başarıyla kalkmış. Seth Rogen, Michael Stuhlbarg ve Jeff Daniels üçlüsü, çok fazla parlamasalar da, işlerini baya sağlam yapıyorlar ve keyif veriyorlar. Ama apayrı bir parantezi de Michael Fassbender hak ediyor.

Fassbender, sadece çok çok büyük oyuncuların yapabileceği bir şeyi yapıp, suratını değiştiriyor bu filmde. Ama zerre makyaj ya da protez kullanmadan. Aslında İrlandalı oyuncu zerre kadar Steve Jobs’a benzemiyor. Ama ağzını açıp konuşmaya başladığı andan itibaren, bir anda o Shame’de dağları deviren yakışıklı adamı unutuyor; Apple’ın kurucusuna bakılı kalıyorsunuz. Bunu en son, Frank Langella’nın Nixon performansında hissetmiştim. Fassbender, hiç benzemediği birine sadece oyunculukla benzeyebilme konusunda resmen ders vermiş eşe dosta. Sırf o bile filmi izlenmesi şart kılıyor zaten.

Ama elbette, tek olay Fassbender değil. Dinamik bir çekim dili, güzel kurgulanmış senaryo, iyi oyunculuklar… Hele ki Sorkin tiradı seviyorsanız, bayılacağınız bir metin. Steve Jobs iyi bir film. Spesifik olarak bir görüşle gidecekseniz, bunu değiştirebilir ya da onaylayabilir. Ne yaptığını çok iyi biliyor, ve arkasında çok iyi duruyor zira film. Zeki, keyifli ve sürükleyici bir karakter draması. Tek sıkıntısı, mevzubahis karakterin daha gideceği yol olduğunu bildiğimiz bir durakta indiriyor bizi. Onun dışında, hakkında söylenecek çok da kötü bir şey yok…

Yazar

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.