Eskiden bir geyik vardı, azıcık kültürlü ya da “entel” görülen kişilerle boş zamanlarında belgesel izlediği düşünülüp dalga geçilirdi. “He yav he he” edasına sahip bu geyiğin dayanağı, kimsenin belgesel izlemediği, herkesin kültürlü görünmek için belgesel izlediğini iddia etmesiydi. Günümüzde böyle bir geyik muhabbeti kalmadı, çünkü bu muhabbeti yapan yapmayan herkes evde oturmuş belgesel izliyor. Bunun sebebini toplumsal hatta global olarak kültürlendiğimizin bir göstergesi olarak yorumlayıp iyimser davranabiliriz. Ya da biraz daha gerçekçi olup belgesellerin artık daha geniş kesime hitap edecek şekilde evrildiğini söyleyebiliriz: Belgeseller yavaş yavaş dizilerin yerini aldılar. 

Dizilerin janralarına bağlı olarak taşıdıkları belli başlı kalıplar var, her bölümün kendi içinde çözüldüğü dizileri bir kenara ayırıyorum, belgesellerin yerini aldığını iddia ettiğim diziler bunlar değil. Drama janrasında alışık olduğumuz, sezon boyunca bir hikaye arkı içeren dizilerden bahsediyorum. Diziler ve belgeseller ön yüzde tamamen farklı anlatım formatına sahipler, bu sebeple de ilk başta farklı zevklere hitap ettiğini düşünmek gayet normal. Fakat son birkaç senedir ortaya çıkan belgesellerin içerikleri, temaları ve anlatım biçimlerine baktığımızda giderek dizilerin karşıladığı zevkleri tatmin ettikleri aşikar. 

Netflix üyesiyseniz hangi belgesellerden bahsettiğimi çoktan anlamışsınızdır. Tiger King ve Making a Murderer başta olmak üzere Netflix’in çıkardığı özellikle de gizem ve suç odaklı belgeseller izlenme olarak bir çok Netflix dizisinin önündeler. Belgesellerin ele aldıkları konuların ilginçliği bu kıyaslamada akla gelen ilk sebep. Özellikle suç belgeselleri konuları gereği en azında başlat tuşuna bastıracak kadar ilginç. İşlemediği bir cinayetten on sekiz yıl hapiste kalan birini anlatan Making a Murderer, otuzdan fazla kaplanı olan sıradışı birinin hapse yatmasını anlatan Tiger King ve en ünlü seri katillerden Ted Bundy ile yapılan röportajlar sadece konuları sebebiyle bile popüler olmaya yeter. 

Belgesellerin popülerliğini sadece konuya yıkmak doğru bir yaklaşım değil, keza her hikaye film veya dizi formatında da anlatılabilir. Bu hikayeler ele alınırken film veya dizi değil belgesel formatının seçilmesinin bir sebebi var bu da hikaye anlatımındaki farklılık.

Yönlendirilmiş Nesnellik

Belgeseller her ne kadar objektif bir bakış açısı sundukları algısını yaratsalar da büyük ve topluma etki yaratacak bir tema üzerine kurulurlar. Seyirciye verilmek istenen mesaj, belgeselin özünü oluşturur. Kurgusal film veya dizilerin varoluş amacı bir hikaye anlatmak ise, belgeseller amacı da kanıtlar, röportajlar ve montajlarla seyirciyi hikayenin bir tarafına inandırmaktır. 

Making a Murderer’ı ele alalım mesela. Belgesel serisinde Steven Avery’nin işlemediği bir suçtan ötürü on sekiz yıl boyunca hapiste yatması,  çıkar çıkmaz da tekrardan cinayetle suçlanması anlatılıyor. Belgesel serisi boyunca görüşü alınan kişilerin de katkısı başta olmak üzere, polisin attığı her adım Steven Avery’i bilerek suçladıkları teorisi tekrar tekrar vurgulanıyor. Steven Avery ise iki sezon süren belgesel boyunca “underdog” yani ezilen ve hakkını aramaya çalışan bir kişi olarak resmediliyor. Belgesel o kadar inandırıcı ki Steven Avery’nin bir suç işleme olasılığını bir kenara atıyor ve masumiyetine inanıyoruz. Steven Avery her ne kadar ilk cinayeti işlemediyse de bu, ikinci cinayetin delillerinin tüm okları Steven Avery’e çevirdiği gerçeğini değiştirmiyor. Özetle Making a Murderer belgeseli, adının da çok net ima ettiği üzere, bu cinayet soruşturmasını Steven Avery’nin suçsuz olduğu temeline dayandırdığı için, biz izleyenler de birinci sezon bittiğinde Steven Avery’nin tarafında oluyoruz. Halbuki bizim önümüze sürülen tüm deliller ve daha fazlası, jürinin de önüne sürülmüştü. Steven Avery’nin masumiyeti bu kadar bariz ise, jürinin de onu suçsuz bulması gerekmez miydi? 

Yönlendirilmiş nesnellik işin içine burada giriyor. Making a Murderer belgeselin konusu Steven Avery’nin suçlu olup olmadığını bize sorgulatmak değil, Amerikan yürütme ve yargı sistemlerinin çatlaklarının yol açabileceği en kötü sonuçları gözler önüne sermek. Steven Avery’nin hikâyesi aslında ana mesajı göndermek için bir araç görevi görüyor. Tabii ki hikâyenin kendisi de ilgi çekici fakat sorunun temeline bakıldığında Amerikan halkının ve yargı sisteminin ne kadar derinden hasarlı olduğunu görebiliyoruz.

Bu mesaj bir buçuk saatlik bir filmle de başarılı bir şekilde verilebilirdi. Fakat belgeselde yer alan onlarca insanın yorumlaması, yeğeninin röportajından avukatının kariyerine birden fazla koldan davaya yaklaşılması temanın ayaklarının yere sağlam basmasını sağlıyor. Jürinin gördükleri sadece kanıtlar, biz ise kanıtları sorguluyoruz. Belgeselin başarısının sırrı, geniş çaplı araştırma ve bu araştırmanın seyirciye yansıtılması. 

Benzer mesaj The People v OJ Simpson: American Crime Story dizisinde de verilmişti. Her bölüm jürinin davalı OJ Simpson leyhine değiştirildiği, polisin kanıtları yerleştirmiş olabileceği şüphesi ve televizyonda yayınlanan en büyük davalardan biri olarak Amerika’daki ırk sorunlarını tetiklediği gibi davanın sansasyonel unsurlarını görmüş olduk. İki yapım arasındaki fark ise American Crime Story’nin amacı OJ Simpson’ın meşhur davasını anlatmak iken Making a Murderer’da hikaye sadece araçtı, amaç mesajı iletmekti. Steven Avery’nin davası American Crime Story serisinde pekala var olabilecek kadar ilginç bir dava. Eğer hikaye dizi formatında anlatılsaydı belki de Steven Avery’nin davasını incelemiş, belgeseldeki yorumların bize gösterdiği geniş açıyı ıskalamış olacaktık.

Anlattığını Göstermek ve Gösterdiğini Anlatmak

Hikâye anlatıcılığında “söyleme, göster” diye geçen bir terim vardır. Anlatacak hikâyesi olan, eline bir kalem veya bir kamera almış herkese söylenen, genel geçer bir tavsiyedir bu. Söylemen gereken bir söz, yapman gereken bir açıklama var ise tane tane anlatma, bırak izleyen anlasın. Kimi bu tavsiyeyi dinlemeden tüm filmi anlatıcının sesiyle doldurur, kimi yönetmen ise açıklama ve görsellik arasındaki dengeyi tutturur. Genel olarak bu tavsiyeyi dinleyen ve hakkıyla yerine getiren yapımlar pek bir beğenilir. 

Belgeseller ise bu meşhur “söyleme, göster” tavsiyesine başka bir boyut katarlar. Yapısı gereği belgeseller, anlattıkları şeyleri göstermek zorundadırlar. Belgeseller bir nevi akademik makalelerin görselleştirilmiş halleridir. Ted Bundy’nin normal bir çocuk olduğu söylenirken onun ailesiyle olan fotoğrafları gösterilir, belgesel bu kan donduran cinayetleri işleyen seri katilin normal olduğuna bizi inandırmaya çalışır.  Görsellik ve anlatım hiçbir mecrada olmadığı kadar belgeselde birlikte var olurlar.

Anlatılanın gösterilmesi kadar gösterilenin farklı kişiler tarafından anlatılması da belgesellerin temel silahıdır. Anlatılan hikâyenin doğrudan içinde olan kişiler kadar dış yorumlar da bir belgesel için önemlidir; hikâyenin kendisi kadar hikâyenin yorumlanması için de belgesel izlenir. Tiger King belgeselinde bu çokça öne çıkan bir unsur. Büyük kedilerin özel sahipliği konusunda yapılan farklı röportajlar sayesinde yalnızca Tiger King lakaplı Joe Exotic ve onun çalışanlarının bakış açısı değil, farklı hayvanat bahçesi sahiplerinin, hayvan hakları savunucularının, ziyaretçilerin olaya bakış açısı gösterilirken haber klipleri sayesinde olayın suç unsuru da gösteriliyor. Bütün bu farklı kaynaklar normal bir dizide birer bölüme kadar çıkabilecek şekilde gösterilirken belgeselde her bir kaynaktan birkaç cümle ile iş çözülüyor. Gösterileni anlatmak filmlerde sinir bozucu ve seyirciyi küçümseyici görülürken belgesellerde hem anlatımı pekiştirici hem de zaman kazandırıcı bir silaha dönüşüyor. 

Belgesellerdeki detaycılık ve yorum unsuru, ele alınan hikâyeye ayrı bir ciddiyet de getiriyor. Kurgusal yapımlarda seyircinin rolü duvardaki sinek olmaktır. Karakterler kendi dünyasını yaşarken biz, olaylara sadece seyirciyizdir. Belgesellerde ise yapılan araştırma sanki masaya dizilmiş, olayla ilgilenen her kişi teker teker bizimle konuşuyor hissiyatı yaratılır. Belgesel bizim içindir, film veya dizi ise kendi evreninde devam ederken biz sadece misafirizdir. Belgeselin direkt bize hitap etmesi de işin içine ciddiyet katıyor, bizi söylenen şeylere inanmaya ya da sorgulamaya davet ediyor. 

Sonuç olarak gerçekten artık boş zamanlarımızda belgesel izler olduk. Suç içeren, gizem içeren, ilginç hikâyeleri anlatan belgeseller ise içlerinde öne çıkanı. Bunun yanında son zamanlarda ülkemizde popüleritesi artan 140journos gibi gündemle ilgili veya hayatın içinden konuları ele alan belgeseller de yönlendirilmiş nesnellik ve görsellik ile anlatımı buluşmasına getirdikleri yeni solukla birlikte belgesel formatlarının önemini öne çıkartıyor. 

Yazar

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.