Çok değerli geekler, sizden bir aynanın karşısına geçmenizi isteyeceğim. Geçtiniz mi? Şimdi gözlerinizi iyice kısın ve karşınızdaki görüntüyü detaylıca inceleyin. Bakışlarınızı kaşlarınızın oluşturduğu çizgi ile yüzünüzün üst sınırları arasında kalan alana getirin. Aynadaki yansımanızda yapın bunu yoksa diğer türlü çok zor bir uğraş olabilir. Gözlerinizi o bölgeye getirdiyseniz şu an kendi alnınıza bakıyor olmalısınız. Öyle değilse bu durum hakkında çok yanlış bir şeyler var demektir. Bir inceleyin alnınızı, bakın bakalım ne var orada. Eğer orada bir yazı görüyorsanız ve bir şekilde aynı zamanda benim yazdıklarımı da okumaya devam edebiliyorsanız endişelenmeyin, her şey yolunda. Evet şu an kendi alın yazınızı okuyorsunuz, ben yazdım. Ha eğer orada bir şey görmüyorsanız da üzülmeyin ve ekran başına geri dönün, size alın yazınızı ben anlatacağım. Konuşmamıza Dune, Matrix, Daredevil ve Vakıf gibi başyapıtlardan örnek vererek devam edeceğiz, önemli bir spoiler uyarısı geçelim.

Bir öğrenci kulübünde, toplulukta, girişimde veya herhangi bir süreçte “Sen bu işi iyi yapıyormuşsun” diye bir sorumluluğun veya rolün üstünüze yapıştığı hiç oldu mu? Bu yaptığım çok özensiz bir indirgeme olacak ama Dune serisini bu şekilde özetleyebiliriz. Çok önemli birtakım insanlar, çeşitli kehanetlerin ve yazgıların onları evrende belirli konumlara itmesiyle “Eh ne yapalım, böyle olsun o zaman” diyorlar ve bu dayatma işlerine girişiyorlar. Eğer Dune hakkında çok bir fikriniz yoksa bu işleri de önderlik, peygamberlik, padişahlık, imparatorluk olarak açıklayabiliriz. Baharat yüzünden ileride gerçekleşecek olan olayları gören bu önemli isimler, kendilerine kalan bu yazgıyı benimsiyorlar ve tüm bu karmaşadan en iyi sonucu elde etmek için, planlar içindeki planlar içindeki planlarına girişmeye başlıyorlar. Tabii ki her defasında bir başkasının başına yine çok önemli bir yazgı kalıyor ve her defasında başka bir isim, kendi alın yazısına teslim oluyor.

Tabii bu durum bu kişilerin kendi özgür iradelerinden, serbestçe hareket etme yeteneklerinden ve zekice yapılacak seçimlerden mahrum kalması demek değil. Kaderin ağları tek boyutlu bir çizginin üzerinde bir yönden bir diğerine ilerlemiyor ve herkes kendi dolaplarını döndürüyor, kendi planlarını yapıyor. Böyle olunca o acımasız ve engin ağ aslında birbirinden bağımsız görünen çarkların birbirleriyle etkileştiği müthiş bir bilgisayara dönüyor.

Kader kavramını çok kapsamlı bir bilgisayara benzetmişsek o zaman Matrix’ten de bahsetmesek olmaz. Tüm değişkenlerin çağlar ötesi bir bilgisayar tarafından atandığı bir dünyada, birey kendi iradesini nasıl sahiplenebilir? Bu düzenin karşısında duran asiler bile kendi kurtuluşlarını bir kehanete bağlamışken herhangi bir insan, ne gibi bir çıkış yolu izleyebilir? Tüm bunların bir öneminden bahsedilebilir mi? Herkesin favori ölümsüz oyuncusu Keanu Reeves’in canlandırdığı Neo kişisinin de boğuştuğu soru buydu. Tabii ki o Matrix’te yaşayan öylece bir yurttaş değildi, o Seçilmiş Olan‘dı. O seçilmişti seçilmesine de o seçilmiş olan olunca, onun kendi seçimlerinden ne kadar bahsedilebilirdi ki? Aslında cevap çok da zor değildi. Neo bir seçim yapmıştı, inanmayı seçmişti. Tüm bu zırvaları elinin tersiyle bir kenara itip eski sanal serserilik yaşamına devam edebilirdi. Tabii sanal serserilik her ne kadar çekici gelse de sanırım ben de seçilmiş olmayı seçerdim. Sonuç olarak Neo, Kâhin’in kehanetine kendini teslim etmiyor çünkü bu kehanet Neo’nun kaderi değil, onun yol göstericisi. Yolu yürüyüp yürümeyeceğini, yürüyecekse de nasıl ilerleyeceğini seçilmiş olanın kendisi seçiyor.

Şimdi ise Dune’un peygamberlerinden ve Matrix’in serserilerinden bambaşka bir noktaya atlayalım. Peygamberler ileride gerçekleşecek olayları öngörüyor olabilir, Neo da önünde duran seçimleri görebilir ama Matt Murdock, hiçbir şeyi göremiyor. Alevlerden oluşun bir dünyanın içinde yaşıyor ve yaşadığı sürece de bu alevlerin arasından kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Gündüzleri kör bir avukat, geceleri de Daredevil adında, kör bir kanunsuz olarak geçirdiği günler boyunca kendi yüreğinde de sürekli onu kavuran farklı alevler var.

Bu alevler aslında Matt’in içine düştüğü ahlaki ikilemlerin çıkardığı kıvılcımlardan doğan yangınlar. Daredevil, ülküsü olarak benimsediği bu adalet savaşını sürdürebilmek için hangi yolları kullanacağına veya kullanmayacağına karar veriyor. Belirli bir inanca sahip bir kişi olduğundan da bir tanrıyı ve bu tanrının sunduğu bir kaderi benimsiyor. Hatta öyle anlar geliyor ki bu adalet savaşçısı, kendi kimliğini bir kenara koyup alın yazısına büyük harflerle kazınan şeytanın tarafına teslim oluyor. Yine de yürüdüğü yol onu nasıl bir noktaya getirirse getirsin, her zaman bir etik sorusu zihninde yankılanıp duruyor ve ateşlerle kavrulan dünyasında, alevlerin arasında kendi ahlaki yolunu bulmaya çalışmaya devam ediyor. Ne olursa olsun bu çabayı gösteriyor ama daha önemlisi bu çabayı göstermeyi seçiyor olması.

Ama gizemciliğin ve kimlik arayışının güçlü çekimi, insanı kaderinden her defasında uzakta tutamaz. Öyle kaderler vardır ki tanrıların seçilmiş peygamberleri tarafından evrene dayatılmaz. Tam aksine insan soyu, tüm basitliği içinde bu yazgıyı kendi araçları ile keşfeder. Etkisinden bir türlü çıkamadığım Vakıf kitaplarında gerçekleşen olaylar da bu şekilde.

İnsanlık tarihinin çok uzak bir noktasında matematik, olasılık, sosyoloji, astronomi, coğrafya gibi sayısız bilimin altyapısını kurduğu psiko-tarih alanı ile birlikte Hari Seldon adlı bilimci, mutlak ve korkunç bir teori ortaya atar. Galaktik İmparatorluk kesinlikle düşecek ve bu düşüşü de binlerce yıl sürecek olan bir ilkellik çağı takip edecektir. Tabii bunu öngören Seldon bir çözüm de hazırlar, bu çözüm de Vakıf denen kurumdur. Kurumun tüm bu ilkel süreçte ayakta durabilmesi için de bir yol haritası ortaya koyar. Vakıf, mutlak bir kesinlikle belirli büyük krizlerle karşılaşacaktır. Seldon Krizi denen bu olaylar, Hari Seldon’ın öngördüğü bir şekilde ortaya çıkıp çözülecek ve Vakıf ile sonraki büyük uygarlık kurulacaktır. Suyun yüz santigrat derecede kaynaması, bir artı birin iki etmesi ve bu yazarın lafı her defasında uzatması gibi gerçekler kadar kesin olan bu bilgi kaçınılmaz bir sonuçtur.

Tabii durum böyle olunca Vakıf yurttaşları da Seldon krizlerinin ortaya çıktığı gibi geçmesini beklerler. Her defasında felaketlerin öylece geçmesini bekleyen ve Seldon’a büyücü bir peygamber gibi bakan bir kitle ortaya çıkar. Peki, bu krizler nasıl çözülür? Kendilerine sunulan bu kaderin öylece geçip gitmesini beklemeyen ve karşılarına çıkan sorunları çözmek için adım atan insanlar sayesinde Vakıf bir şekilde ayakta kalır. Hikâyenin devamında varlığı ortaya çıkan İkinci Vakıf da en az Seldon kadar mistik bir algı yaratır ve insanlar bu sefer, birinci kurumun aksine psiko-tarihçilerle doldurulan bu ikinci kuruma, mucizevi bir kurtarıcı gözüyle bakarlar. Yine de her defasında bu krizlerin çözülmesini sağlayan unsur, büyülü bir güç veya gizemli üstün bir yetenek değildir, insanlardır.

Ve işte yazgımızı oluşturan temel unsur, kendisini bu şekilde ortaya çıkarır. Kader bizleri seçimlerimizden soyan, özgür irademizden yoksun bırakan, bize yaşamlar dayatan bir kavram değildir ve zaten olamaz da. Kader en fazla bizlere nasıl seçimler yapabileceğimiz konusunda ipuçları veren bir iz olabilir. Bu iz belki sönüktür belki de çok barizdir. Kişi eğer özgür iradeden, seçim yapma yetisinden yoksun bırakılıyorsa bunun kaynağı herhangi bir kozmik güç veya çizgisel bir olaylar dizisi olamaz, bir insan olur. Karşımızda bir kader, bir tanrı görüp bizi engelleyenin bu varlık olduğunu iddia edersek kendimize de bu konuda herhangi bir mücadele sergilememek için bir bahane bulmuş oluruz. Diğer yandan karşımızda bir insan olduğu gerçeği, bize savaşmak için bir şans verir çünkü kozmosun aksine insanlar, yenilgiye uğratılabilirler. Karşımıza çıkan sorunlar asla engellenemeyecek bir kaderin sonucu değildir, ya bizlerin ya da başka insanların tercihleridir.

Yani çok sevgili geekler, yine lafı uzattım ama aslında söylemek istediğim şey daha basitti. Ben size bir yalan söyledim. Karşınızdaki aynada gördüğünüz, alnınızda duran yazıyı ben yazamam, size anlatamam. Kimse anlatamaz. Bu yazı sizin ve sadece sizindir, size aittir. Size dayatılan bir yazı değildir bu, olamaz. Size dayatıldığını düşündüğünüz bu yazgıya, “Kaderimiz de buymuş” veya “Ne yaparsın ki” diyerek teslim olabilirsiniz veya bu kader hakkında nereden başlarsanız başlayın, nasıl bir adım atacaksanız atın, harekete geçebilirsiniz. Seçim sizin.

Yazar

Gelin size bir hikaye anlatayım...

1 Yorum

  1. Göksu Gün Alioğlu Cevap ver

    Güzel bir yazı.

    Hayatta 1+1=1 diye bir şey yoktur. Sonuç daima 2’dir. Sadece kader kurbanı ya da talihlisi olsaydık insan olmazdık. İnsan diye bir varlık olmazdı. Akıl, zeka, tercih gibi kelimeler hiçbir zaman varolmazdı. İster bunun farkına varmış olsun ister henüz gözleri bu hakikate kapalı olsun her sağlıklı insan seçim özgürlüğünü tatmıştır ve tadacaktır. Alın yazısının baskısı kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Ancak insan iradesinin her koşulda en kötü birazcık da olsa hayatın matematiğine puan kattığı da reddedilemeyecek bir gerçektir. Sonuç ise tamamen yenidir: 2.

    Dune’da, filmde nasıldı? En sonda Paul Lady Jessica’nın tüm itiraz ve önerilerine rağmen Caladan’a geri dönmeyi reddedip kalıp savaşmayı, kendisini tuzağa düşürenlerden hesap sormak için Arrakis’te kalmayı seçti. Zaten gezegen Atreides’e verilmemiş miydi imparator tarafından? Öyleyse, Here I am, here I remain! İmparator hem sivil halka (Fremen), hem de soylusuna ihanet etmenin bedelini ödesin. The meek shall inherit the world. Mağdurların intikamı ağır olacaktı. Bunu da ancak çölün gücü (Arrakis+Fremen) ile yapabileceğini anlıyor. Bu özgürce yaptığı bir tercih. Caladan’a da gidebilirdi ama yapmadı. Fakat cümlesinin sonuna da “My road leads into the desert, I can see it.” diye de ekleme yaptı. Çünkü tepeden bastıran bir kaderin gücü de yok değildi. Ancak Paul malzemeyi sorgusuz sualsiz kabul etmek yerine onu kendisine en uygun şekilde biçimlendirmeyi seçti.

    Son olarak, Chapterhouse: Dune’dan bir alıntı:
    “Sadece gözlemci olmakla yetinirsen kendi hayatını daima ıskalarsın. Hedef şöyle ifade edilebilir: Olabildiğince iyi yaşa. Hayat bir oyundur; kurallarını öğrenmek istiyorsan içine dalıp oyunu sonuna kadar oynamalısın. Yoksa sürekli değişen bu oyun karşısında şaşırıp bocalarsın. Oyuna katılmayanlar sızlanır ve daimi şanssızlıklarından yakınır genellikle. Şanslı olmanın biraz da kendi ellerinde olduğunu görmeyi reddederler.”

    -Darwi Odrade (Atreides)

Leave a Reply to Göksu Gün Alioğlu Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.