Neden film izliyoruz? Uzun metrajlı bir film en az bir buçuk saat sürer; en uzun süre için ise henüz bir süre belirlenmemiş. Bugünlerde evde televizyon karşısında, idealinde ise sessiz bir sinema salonuna doluşup, o çok değerli vaktimizi neden tanımadığımız insanları görmeye ayırıyoruz? Cevabı çok basit aslında, benim bunları sormam bile saçma gelebilir. Alışık olduğumuz hayattan, kendi hayatımızdan, soyutlanıp farklı bir hikâyeye tanıklık etmek için. Bütün eğlence sektörü bundan ibaret, farklı farklı hikâyeler bizim keyfimiz için önümüze konuluyor.

Tıpkı tüm eğlence sektörlerinde olduğu gibi film sektöründe de bütün bu hikâyeleri izlenmeye değer kılan ve birbirinden ayıran unsur anlatım biçimleri oluyor. Keza filmleri hikâyelerinden soyutladığınızda birkaç temaya indigenebilirler. Aynı temaya sahip iki filmin yarattığı duyguyu ayıran ise temanın bize nasıl sunulduğudur. Tabii burada birçok farklı unsur ve övgü yağdırdığımız kahramanlar var; hikâyeyi oluşturan senarist, hikâyeyi canlandıran oyuncular, anlatılanı en vurucu biçimde görmemizi sağlayan sinematograf, hikâyeyi görerek değil duyarak da yaşamamızı sağlayan müzisyenler ve en önemlisi de hepsini uçtan uca birleştiren, bütünüyle bir hikâyeyi önümüze sunan yönetmen

Geçenlerde izlediğim The Platform filminden sonra aklımda kalan düşünceler bunlardı. İzlediğim şeyden memnun kalamamıştım, halbuki saydığım bütün unsurlar yerli yerindeydi. Sorun filmde gördüklerim veya duyduklarım değildi, yönetmeninden sinematografına, oyunculardan müziğine her şey olması gerektiği gibiydi. Kulenin atmosferi ve oyuncuların performansları, bu imkansız senaryoyu sağlam bir zemine oturtmuştu. Filmde verilmek istenen mesajlar, nokta atışı mecazi anlatımlarla açık ve net verilmişti, uzun uzadıya yazmayayım; Ruken şuradaki yazısında bu mesajları tek tek açıkladı. 

The Platform beni tatmin etmedi diyemem. Tam tersi, film bana yetmedi, gönlüm daha fazlasını istedi. İstediğim Kule’yi daha fazla görmek ya da katları keşfetmek değil, keza filmde bütün katları görmüş olduk. Daha fazla metafor değildi istediğim, hikâyenin bitmesiydi. Bir buçuk saatimizi ayırdığımız bu hikayenin hiçbir yere bağlanmamasıydı sorun. Üstelik filmin bir yere bağlanmaması gerekiyordu; devrimciler kendileri için değil sonraki nesil için devrim yaparlar. 

İyi, güzel, hoş, mesaj alındı. Peki ya biz? Biz derken, bu kocaman metafor havuzunda en ufak bir hikâye parçasına tutunmaya çalışanlarımız, filmin sonunda hevesimiz kursağımızda kaldı. Sorunun bizde olduğunu düşünmüyorum. Sorun, filmin kahramanın yolculuğu sözü verip bu sözü tutmamasında. 

Kahramanın yolculuğu terimine aşina olmayanla veya bir kez daha hatırlamak isteyenler için kısaca bir özetleyelim. Joseph Campbell’in 1949 yılında ortaya koyduğu kahramanın yolculuğu, herhangi bir hikâye anlatım mecrasında en sık kullanılan şablonlardan biridir. Yüzüklerin Efendisi efsanesinden Pixar’a, sevdiğimiz çoğu hikâye aynı temel olay örgüsü üzerine kuruludur. Deniz kahraman kalıpları üzerine yazdığı şu güzide yazısında çok güzel özetledi aslında. Onu alıntılamak gerekirse: “En başında kendini çok iyi tanımayan ve toplum tarafından da tanınmayan genç bir kahraman var. Bir yerden sonra bu kahraman, belirli bir amaç doğrultusunda kendi korunaklı dünyasından çıkmak zorunda kalıyor.  Amacına ulaşmak için çıktığı yolda pek çok engelle karşılaşıyor, bu engelleri aştığı takdirde kendini tamamlamış oluyor ve toplum tarafından da tanınıyor. Sonuçta ise tekrar başladığı yere, evine, dönerek; yaşadığı toplumu ihya ediyor.”  

Kahramanın bu yolculuğu genellikle üç bölümde anlatılır. Birinci bölüm kahraman ile tanışmamızla başlar ve kahramanın macerayı kabul etmesiyle biter. İkinci bölüm kahramanın yaşadığı maceralardan oluşur ve bir zirve noktasında biter. Üçüncü bölüm ise çözüm, kahramanımızın hedefine ulaşması ve eve dönüş ile sonuçlanır.

Goreng’in Yolculuğu

Aynı formülü Platform’un baş kahramanına uygulayalım, ne dersiniz? Nasıl olsa filmdeki kahramanımız o. Goreng, Kule’de ilk geldiği zamanlarda orada yaşayan insanlar tarafından anlaşılmayan biri. Getirebileceği tek bir eşya olarak kitabı seçmiş olması, eşya olarak keskin bir bıçak seçen Trimagasi ve daha sonra yanında köpek getiren Imoguiri tarafından garip karşılanır. İlk başlarda Kule’nin yaşam koşullarına boyun eğmek istemese da Trimagasi ile geçirdiği bir ay sonunda Goreng bulunduğu orta kata alışır. Bir ay sonunda ise Goreng ilk kat değişimini gerçekleştirir. Hayatında ilk kez inanılmaz bir açıklıkla baş etmek zorunda kalır ve oda arkadaşını yer. Filmin ritmi ilk kez burada değişse de kahramanın yolculuğu açısından baktığımızda bölüm bir henüz bitmemiştir. Trimagasi’yi yemek bir reaksiyondur, henüz ortada Goreng’in kabul edeceği bir macera yoktur.

Bir aşağı bir yukarı derken Goreng iki ay kanibalist, bir ay nispeten normal beslenerek hayatına devam eder. Beşinci ayına ise sekizinci katta, hiç olmadığı kadar yukarıda ve keyfi yerinde gözlerini açar. Her ne kadar filmin yarısı geçmiş olsa da kahramanımız Kule’ye daha yeni alışmıştır. Evet, birçok zorluğun üstesinden gelmiştir ancak macera çağrısı henüz yoktur. Goreng, sadece başına gelenlere tepki gösterir; bunların hepsi Kule’nin bir parçasıdır. 

Maceraya atılma, Goreng’in devrim yapma kararı ile gerçekleşir. Bu, film boyunca kahramanımız Trimagasi’nin kendi kendine aldığı ilk ve tek karardır. Birinci bölümün sonunda Goreng, Baharat ile birkaç gün geçirdikten sonra onu bir devrim düzenlemeye ikna eder. Birlikte bir saat, filme göreyse dört ay geçirdiğimiz Goreng ve daha beş dakikadır tanıdığımız Baharat, macera çağrısını kabul ederler ve  birlikte kahramanın yolculuğuna çıkarlar. İkinci bölüm, filmin üçte ikisi bittiğinde başlar. Filmin bitmesine yarım saat kalmış, daha üçüncü ve son bölüm başlamamıştır.

İkinci bölümün başında Goreng ve Baharat alt katlara da yemek dağıtmak ve mesajlarını mutfağa ulaştırmak amacıyla platforma çıkarlar. Kahramanın yolculuğunda genellikle bir yol gösterici ile karşılaşılır, Goreng ve Baharat içinse bu kişi yolda karşılaştıkları yaşlı bir bilgedir. Bu bilge onlara mutfağa taşımaları gereken mesajı söyler. Bu kısa görüşmeden sonra sahne ikiye uygun bir şekilde birçok zorluğun üstesinden gelirler. Tek bir amaçları vardır, o da panna cotta tatlısını mutfağa el değmeden ulaştırmak. Yemek almak isteyen insanları platforma yaklaştırmazlar, amaçları uğruna çok savaşırlar, çok ağır hasar alırlar. 

Maceranın doruk noktasında, Kule’nin en alt katında gelince küçük bir kız çocuğu ile karşılaşırlar. Bu küçük kız, bütün bu açlığın içinde hayatta kaldığından mesajlarının bu kız olmasına karar verirler. Baharat bu kararı verdikten kısa bir süre sonra ölür, Goreng kızı platforma alır. Kızın platforma binmesiyle birlikte ikinci bölümün bittiğinin kanaatindeyim. Goreng’in maceralarının zirve noktası kıza ulaştıkları an. Bu noktadan sonra hikâyenin çözümlenmesi, mesajı üst kata ulaştırmaları ve Goreng’in macerasının sonlanmasını bekleriz. Fakat film bize bunu vermiyor. Küçük kız ve Goreng birlikte alt ve karanlık bir kata iniyorlar. Mesajın bir ulağa ihtiyacı olmadığını söyleyen Goreng platformdan iniyor. Üçüncü bölüm daha başlamamışken film sona eriyor. 

Bütün filmin bir metafor olduğunun farkındayım. Goreng’in platformdan inmesinin ölümü simgelediğini de biliyorum. Film tarafından kandırıldığımı düşünmemin sebebi ise bir söz verilmem ve o sözün tutulmaması. Filmin bitimine yarım saat kalana kadar bir macera çağrısı yok, kahramanın yolculuğu söz konusu bile değil. Bildiğimiz kadarıyla Goreng, sekizinci katta bir ay zaten rahat yaşayacak, bir ay da şansına iyi bir kata denk gelirse buradan çıkıp gidecek. Fakat filmin çoğu bitmiş, sadece üçte biri kalmışken kahraman yolculuğuna başlıyor. Bu zamana kadar tepki veren Goreng, ilk kez aksiyon alıyor. Haliyle bu başlanan yolculuğun bitişini görmek, bir seyirci olarak benim en doğal hakkım. Kız yukarı çıkıyor mu, plan işe yarıyor mu? Goreng’in devrimi meyvesini veriyor mu? 

Film bana bu sözü vermeseydi, sadece metaforlardan ibaret kalsaydı o da kabulümdü. Keza film çok kaliteli yapılmış ve bazı noktalara çok etkili bir şekilde parmak basmıştı. Beni son dakikada sürüklediği yolculuğu da bir şekilde bitirse, benim için mükemmele yakın bir film olacaktı. Ne yazık ki hevesim kursağımda kalarak bitirdim bu filmi.

Eğer benimle hemfikir değilseniz anlarım. Platform’un birçok seveni oldu, bu gruba ben de dâhilim. Bir de Bon Joon Ho’nun 2013 yapımı Snowpiercer filmini aklınıza getirin. Curtis karakterinin filmin kaçıncı dakikasında aksiyon aldığını, kaçıncı dakikada filmin doruk noktasına ulaştığını ve filmin son bölümüne kaçıncı dakikada ulaştığımızı düşünün. Mesaj kaygısı hikâye anlatımının önüne geçmeyince, aksine hikâye sağlam bir biçimde anlatılınca mesaj da seyirciye başarılı biçimde ulaşıyor. 

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Platform sizin için yeterli miydi, yoksa siz de kahramanımızın yolculuğunun tamamlanmasını ister miydiniz?

Author

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

1 Comment

  1. Güzel anlatımınızı zevkle okudum. Öncelikle bu film için başka film metotları üzerinden bir şablon oluşturmak isteğinizi anlıyorum ama bence o şekilde ele almamak gerekir. Film nevi şahsına münhasır düzeni, düzenin getirisini ve belirsizliklerini resmetmiştir. Bu bağlamda da filmin sonunda ölümün ve sonrasının belirsizliğine dair bir yansıtma olduğunu da söyleyebiliriz.

    Hiç birimiz kendi hikayemizin o bölümünü bilemiyoruz? Filmin tamamı, yaşamakta olduğumuz düzenin eleştirisini kapsamakta. Bu anlatım çeşitli semboller ile pekiştirilmekte. Kitap eğitimi, yemek sermayeyi, platform hiyerarşiyi, kişiler tavırları, sayılar izleyici için kendi seviyesini tartma imkanını, bıçak savaşı, kızını arayan kadın umudu arayan direnişçiyi, köpek yalnızlığı ya da yalnız olmadığımızı, sıcak ve soğuk sözde adaleti gibi, gibi… biz düşey katları deneyimliyoruz. Bazılarımız bir üst seviye idarenin hizmet bölümü olan mutfağı da deneyimleyebiliyor. Fakat filmde gösterilmeyen iki kat var..

    Birini hiç görmüyoruz, diğerini ise filmin en sonunda dolaylı olarak hissediyoruz. Birincisi, yönetim katı. Bunlar kimler? Bu mutfağı nasıl ve neden yönetirler? Onlar kime ya da neye hizmet ederler..

    Belli ki bunun üzerinde de bir inanç katı olmalıdır tümünü kapsayan. Bu kat imgeseldir. Filmin içerisinde söylemlerden öteye gidemez. Somutlaştırılamaz.. O yüzden filmde göremedik bu tasfiri.

    Filmin finali ise her dönem devrimcilerini, çağ açıp kapatanları, büyük liderleri belki görünmeyen kahramanları, efsaneleri v.b sembol durumları açıklıyor. Bu kadar çabaya ve fedakarlığa ramen, düzenin değişip değişmeyeceğine dair belirsizliği yüzümüze vuruyor.

    Düşünün haksızlığa karşı mücadele veren isimleri hatırlayalım. Hiç biri ismi, düşüncesi (yani yolladığı çocuk) haricinde kalıcı olamamakta. Ölümsüzlük sembolü çocuktur. Yaşı her zaman küçüktür. Aç kalsa, yalnız kalsa, en dipte de olsa o isim, o fikir, o umut hep çocuktur ve ölümsüzdür. Mesaj budur.. Filmin sonu da buna bağlanır. Nasıl ki biz öldüktan sonra neler olacak bilemiyoruz, film de işte aynen öyle bitiyor. Geride ne bıraktık ve ne işe yaradı? Ne kadar anılacağız bilmeden…

    Sevgiler..

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.