Yeni bir yıla henüz adım attığımız şu günlerde, benim de dosya konumun “değişim çağları” üzerine olması, hoş bir tesadüf oldu sanırım. Aslına bakarsanız, bir önceki yıl, yani 2010’ları bitirip 2020’lere girdiğimiz zamana denk gelseydi bu durum, daha anlamlı olurdu gibi düşünebiliriz. Fakat 2020 yılı öyle bir geldi ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Hâlâ eminim, benim gibi pek çoklarınız da nasıl geldiğinden çok, nasıl geçtiğini de düşünüyordur. Geçen bir yılın bakiyesini çıkartırken, bana bu yazının temasını belirleten şey şu oldu: Evet, 2019’dan 2020’ye geçmek, bizim ona yüklediğimiz manevi birtakım çıkarımları bırakırsak, normal şartlarda, tarih satırındaki son iki hanenin değişmesinden fazla şey ifade etmeyecekti. Ancak bu 2020 öyle bir geldi ve öyle de bir geçti ki bizim ayrıca anlam yüklememize gerek kalmadı. Kıtalar boyu yangınlarla açıp, küresel bir salgınla kapattığımız bu yıldan sonra, zorlaya zorlaya “yeni”nin yanına “normal” eklemeye çalışsak bile elimizde, bir daha asla bildiğimiz “normal”lerden olamayacak bir yıl kaldı.

Yeni normaller demektir ki bir değişim çağı, biz istesek de istemesek de geldi çattı. Siz ne düşünürsünüz bilemiyorum ama durumu böyle görüyorum. Köklü değişimler söz konusu olduğunda, onlardan ne bekleyeceğimiz net bir şekilde belirli olmaz; yine de önceki tecrübelerimizden yola çıkarak anlamlı birkaç tahminde bulunabiliriz. Nitekim çoğunlukla da bu yüzden değişmekten korkanlarımız, değişimi isteyenlerimizden daha fazladır. Ben buraya değişim üzerine nutuklar vermeye gelmedim fakat belki eşiğinde olduğumuz, belki de çoktan o eşiği geçtiğimiz bu yeni normal değişim çağında, neler bekleyeceğimizle ilgili anlamlı tahminler üretebiliriz diyerek yazının başına oturdum. En yakınımızdaki en köklü değişim neydi?” diye sorduğumda, karşıma modernizm, yani post-modern diye bir şey var mı tartışmalarına biraz ara verirsek, az çok şu an içerisinde bulunduğumuz hayat düzeni çıkıyor. Gelin, o sürecin yaşattıklarına bakalım ve bu yeni yılın ilk günlerinde, ileriye yönelik biraz değişimin yönünde nerede olduğumuzu anlamaya çalışalım, ne dersiniz?

Kökeni 1500’lü yıllara kadar dayandırılan modernleşme, yaklaşık olarak üç yüz yıllık bir süreci kapsıyor. Modernite adı verilen yeni bir yaşam tarzı, yani bugün içerisinde yaşadığımız toplumun kuruluşu; Sanayi Devrimi ve daha sonrasında Fransız Devrimi’nin ivmesiyle Batı’da gerçekleşen köklü bir dönüşümü ifade ediyor. Kökünü Batı’dan alıyor bu değişim fakat tüm dünyayı, özellikle teknolojinin imkânlarıyla birlikte yayılarak, etkisi altına alıyor.  Bu değişim ya da dönüşüm, hangi kelimeyi seçersek seçelim, tek yönlü değil. Hangi bakış açısıyla yaklaşırsak yaklaşalım da bir anlamda eksik kalacaktır. Temelde birkaç nokta seçip, onlar üzerinde durmaya çalışabiliriz sanırım.

Ekonomik açıdan yaklaşırsak, modernleşmede başlıca etkenimiz kapitalizm. Modernleşme sürecinde kapitalist pazar ekonomisinin yaygınlaşması ve bu süreç içerisinde devletlerin ekonomik sistemlerine kalkınma fikrinin eklemlenmesi söz konusu. Mesela X Yıllık Kalkınma Planları vardır, çok duyarsınız, bunların kökü burası. Ekonomi, teknolojik gelişimin yaygınlaşmasından ayrı düşünülemez elbette; mesela iş gücünde organik enerji kullanımının yerini inorganik – makine temelli– enerjinin alması, sermaye birikiminin de buna göre şekillenmesine neden oluyor. İnorganik enerjiye bağlı bir sermaye ve buna dayanan sanayileşme, sermaye ve işçi sınıflarını ortaya çıkartıyor, nur topu gibi yeni iki sınıfımız oluyor dünyada. Hem tarım hem de sanayide kapitalist pazar için üretime geçilmesi, işçi sınıfının ve ücretli emeğin yaygınlaşması anlamına geliyor. Evet, bin yıllar gibi uzak bir zaman hissi geliyor böyle söyleyince ama gerçekten de bundan kısa bir süre öncesinde insanlar, çoğunlukla kendi tarlalarında kendi ektikleri ya da kendi hanelerinde kendi ürettikleri ürünlerle geçiniyorlardı; birileri için, para için ve aracı koyarak bir şeyler üretmiyorlardı.  Liberal mülkiyet anlayışının ve para ekonomisinin yaygınlaşması da yine bu modern değişim çağına denk düşüyor.

Her şeyin başına ekonomiyi koyduk çünkü güncelde üzerinde anlaşılan toplum kuramları, sürecin böyle işlediğini söylüyor. Ekonomik temele paralel olarak topluma bakarsak da modernleşme döneminde yine kökten yeni şeyler görüyoruz. Hem kamuda hem de özel sektörde akılcı, karmaşık bir kurumsallaşma ve örgütlenme süreci izleniyor. Karmaşık kurumsallaşma derken, cemaatten cemiyete giden bir yapıyı kastediyorum, ayrım için şuraya bakabilirsiniz. Yeni sınıflar ortaya çıktı demiştik bir önceki paragrafta, var olan sınıflar da çeşitleniyor. Bunlar, hepsi birlikte, toplumsal yapıların da kökten bir şekilde değişmesine yol açıyorlar. Mesela iş bölümü ve uzmanlaşma gibi kavramlar, ekonomik hayatın her düzeyinde devreye giriyor.

Yeni iş imkânları ve toplumdaki yeni iş bölümü, aile yapısını da değiştiriyor; pazar için çalışmak, kadının toplumsal konumunu da yeniden düşündürüyor çünkü. Yeni bir aile yapısından bahsediyoruz artık; anneler ve kızlarının evlerinde oturup, babalar ve oğullarının çalıştığı geleneksel ve büyük ailenin yerini küçük, çekirdek ailelerimiz alıyor. Görece daha rahat bir ekonomik hayat, teknolojik gelişmelerle birleşince nüfusta artış da yaşanıyor. Fakat her şey öyle günlük gülistanlık da değil çünkü ne iş gücüne katılamayacak olan ihtiyarlara ne de pazara bir diğerinden fazla katkı sağlayamayacak işçilere yer yok bu toplumda; göçler de artıyor. Üzerine değişim çağının getirisi, pazarı bölüşme gayesiyle gerginleşen devlet ilişkilerini ve savaşları da ekleyin, tuz biber olsun. Dünyaca bu dönemde nüfus hareketliliğimiz hat safhada, daha iyi imkânlara kavuşmak için giderek daha çok kentleşmek de aynı şekilde.

Ekonomi ve toplum dedik, siyaset durur mu, o da değişiyor. Örgütlenmeyi toplumda söylemiştik, buraya ifade ve düşünce özgürlüğünü alalım. Sonra temsili, çoğulcu, sivil bürokrasiye dayanan ve katılımcı demokrasinin –bir eksik bir fazla şu anki yönetim biçimimizin- yükselişi mevcut. Tek bir kişi yahut kurumun hâkimiyetine dayalı imparatorluklar artık yıkılmış, ulus devletler var artık. Keyfiyete dayalı siyasal iktidarlar, anayasa adı verilen ve bu dönemde kökünü iyice salan bir kurumla sınırlandırılıyor. Doğru, bunlar sınırlandırılıyor ama bir yandan da yeni ulus devletlerin, yetkilerini akılcı bir biçimde kullanacağı varsayılan etkinlik alanları genişletiliyor. Ordular yavaşça profesyonelleşiyor, savaşların inanç temelli değil, daha rasyonel şekillerde olacağına ve bir gün, sivil bürokrasi sayesinde “savaş” denilen olgunun yeryüzünden silineceğine ilişkin umutlar yeşeriyor. Eşitlik ve anonim yurttaşlık gibi yeni kavramlar giriyor siyasi sözlüklerimize, modern devlet dediğimiz de az çok bu zaten.

Ekonomi, toplum, siyaset değişirse; sanat, bilim, felsefe, hukuk, kültür gibi insanı, insan yapan en şahsi ve muhterem mefhumlar da değişir, engel olamayız. Birey kendisini ifade özgürlüğü buldukça özerkleşir ve özerk davranışlarına dayalı işler yapmaya başlar. Eğitimin gücüne duyulan inanç bu anlamda hem ekonomi hem teknoloji hem de siyasi haklar özelinde artar, okuryazarlık yükselir. Modern devlet, kitlesel eğitime geçer, bunu kendisine görev edinir. Matbaadan başlayarak bilgi teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla bilginin geniş kitlelere ulaşması gerçekleşir; bu da geleneksel bilgi, inanç, yöntem ve uygulamaların, teoride çöküşü anlamına gelebilir. İnsanlar farklı bakış açıları öğrendikçe, bunlarla tanıştıkça dinsel ve kültürel hoşgörü gelişir, laikleşme bunu takip eder. Ön yargılar ve batıl inançlardan uzak, akılcı bir düşüncenin geleceğini ve sonucunda da bilimsel nesnelliğin yardımıyla ahlak ve adalet gibi değerlerde evrensel ilkelere ulaşacağımızı umarız. Hem sosyal bilimler hem de doğa bilimlerine güven yaygınlaşır çünkü.

Yalnız, bütün bunlar sadece bireysel olmaz, kitle kültürü de yaygınlaşır çünkü eninde sonunda kitlesel eğitim ve kitlesel bilgilenmeden bahsediyor oluruz. Teknoloji de devreye girer, boşuna “kitle iletişim araçları” demiyoruz. Ve Sanat. Sanat da iktidardan uzaklaşıp kendi özerk kurumunu oluşturur ama bireyin üretimi olsa dahi kitleselleşir pek tabii; modern sanat, giderek pazara uygun hâle gelir ve piyasayla bütünleşir.

İçerisinde yaşadığımız toplumun eskisinden bu şekline gelişinin hâl-i pür-melâli, en özet şekliye budur. Bu özetten genişletilecek daha bir sürü başlık, pek çok detayıyla birlikte yazılabilir. Ben elimden geldiğince, en yakın dönemde geçirdiğimiz en köklü değişimin, en çok göze çarpan unsurlarını sıralamaya gayret ettim. Sizler bunlara baktığınızda, hangilerinin ne kadar içerisinde olduğumuzu zaten anlayacaksınız. Mesela çok değil bir yüzyıl önce, teknolojinin, ifade özgürlüğünün, sivil bürokrasinin yaygınlaşmasıyla savaşlardan kurtulacağımızı sanırken, birdenbire kendimizi iki büyük dünya savaşıyla sarsılmış bulduk. Bazılarımızın anne babası Çiçek Çocuk oldu, teknolojiye savaş açtı; bir noktadan sonra geri kalanımız da teknolojiden nasibini alsa bile herhangi bir bürokratik sürece katılmamak için elinden geleni yaparak post-modernizme ilerledi. Kitle eğitimi ile batıl inançlarımızı falan yıkacaktık, kitle iletişim araçlarıyla akılcılaşacaktık sözde, post-hakikat döneminde neredeyse kalan ufacık aklımızı kaybettik.

Yazıdan bu günümüz için bir kıssadan hisse çıkartacaksak, o da değişimin pahalı bir iş olması olsun. Çünkü nereden bakarsak bakalım, yazıda kısacık üzerinde durduğumuz bütün bu farklı alanların iç içe geçmesi söz konusu ve her ne kadar benim babaannemin babaannesinin bile hatırlayamayacağı yıllardan beridir tartışılsa da, ekonomi ve maddi koşullar bu düzeylerin üzerinde, en temel düzeyde belirleyicilik teşkil eder. Bunu binlerce kez eleştirenler gibi, biz de bir kez daha eleştirebilir ve değişim çağlarında ekonomik etkenlerin yanında kültürel etkenlerin de bulunduğunu söyleyebiliriz. Haklı da oluruz, üzerine tonlarca kitaplar da yazılmıştır. Ancak bir alandaki değişim, mutlaka diğer alanı da değiştirir; bu, iki iki daha dört eder gibi bir şey.

Günümüzde, özellikle içerisinden geçtiğimiz bu küresel salgın durumunda, özellikle de ülkemizdeki en hızlı değişim, ekonomiden yana oldu. Göçler, nüfus artışı ve bundan kaynaklı sorunlar, otoriterleşen devletler, kitle iletişim çılgınlığı, yeni toplumsal sınıflar, artan bireyselleşme vb. Değişim çağının bütün emareleri de zaten bir süredir mevcuttu. Yukarıdaki paragraflara birazcık bakın, her bir önermesini ülkece, her geçen gün yeniden tartışıyoruz.

Değişim çağına yetecek paranız varsa, değişim kolay geçecek. Değişim çağına yetecek paranız yoksa… Orasını da gelin, yorumlarda konuşalım, olmaz mı?

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

1 Yorum

  1. Değişim pahalıdır katılıyorum; ancak bu paha TL, dolar gibi parayla kolaylıkla ölçülebilecek bi’ şey değil bence.

    Değişim çağına yetecek zamanımız, fikrimiz,aklımız yoksa, bunları süratle edinmemiz gerekiyor , nasıl edinirsiniz onu bilemem. Ancak gerek şart bi’ koşul bu.

    Değişimin parasal durumunda ise katıldığım şöyle bir nokta var o da şu: 2000 lerden sonra ‘ orta üst sınıf’a mensup değilseniz eğer ” Çağın gereklilikleri” diye gözümüze sokulan bir çok şeye erişmeniz çok zor.
    Bu diğer ülkelerde de böyle malesef.

    5g kullanmadan, 6g’yi üretemezsiniz.
    Arttırılmış gerceklik, sanal gerceklik ile yapılan sanatsal çalışmaları takip edemezsiniz, onları yaratamazsınız.

    Sınıfsal ayrımların daha da belirginleştiği, hatta duvarlar ile ayrıldığı bir çağ umarım yakın zamanda bizi gelir bulur. Değişime parası(?) yetmeyenler de tez zamanda çağdışı kalmış olur da biz de yolumuza bakarız.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.