Halk anlatılarının ve halk kültürünün farklı ülkelerce nasıl propaganda araçlarına dönüştürüldüklerini açıklamaya çalıştığımız yolculuğumuzun sonuna gelmiş bulunmaktayız. Sırasıyla Almanya, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri üzerine küçüklü büyüklü yazılar dizdikten sonra propagandalar serisine edecek olduğumuz vedayı, özümüze dönerek taçlandırmak istedim. Bakalım ırmağının akışına, heybelerin nakışına hasta olduğumuz güzel yurdumuzda kültürel propagandalar kapsamında neler olmuş?

Ana noktamız Türkiye Cumhuriyeti olduğu için bahsedeceklerimiz çoğunlukla 1900’lerden sonrasına uzanacak ancak cumhuriyetin kuruluşundan bu güne kadar geldiğimiz süreçte uygulanan propagandaların elbette bir arka planı da var. Bunlardan bahsetmeden konuya balıklama dalmama taraftarıyım. Bu sefer de elimden geldiğince yazdım, şöyle mis gibi tavşankanı demlenmiş çaylarınızı da aldıysanız, başlayalım.

Yazıya konu edindiğim propagandaların zaman zaman birbiriyle çelişkili olduğunu göreceksiniz. Bu yüzden önden birkaç kelamla, okurken aklınızda bulundurmanız gereken bir iki noktadan bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki, Türkiye’nin kültürel politikalarının siyasal erke göre değişiklik gösteren ve birbirini tutmayan yapısı. Belki daha doğru bir ifadeyle uygulamaların uzun bir zaman dilimini kapsayacak şekilde sürdürülmemesi de diyebiliriz. İkinci nokta ise, şu anda bile içinde bulunduğumuz bir ikilik meselesiyle alakalı. “Batı’nın medeniyetini alalım ama kültürünü almayalım.” söylemiyle simgeleştirebileceğimiz bir ikilik var ve bu ikilik siyasetten ekonomiye, eğitimden askeriyeye ve elbette kültürden sanata kadar pek çok alana yansıyor.

Osmanlı’nın son yüzyıllarından itibaren bir yandan çağdaşlık, yenileşme gibi düşünceler etrafında yüzümüzü Batı’ya teknik, bilim, sanat ve siyaset gibi kurumlar için dönerken, diğer yandan da güncel hayat ve yazılı olmayan kurallar bütünü için; bir de bunların taşıyıcısı olan kültürel ürünler için Doğu’ya bakıyoruz. Burada Doğu dediğimizin de iki yönü mevcut: Bir tarafı din kurumu üzerinden Arap-Fars coğrafyasına uzanıyor; diğer tarafı ise milliyet meselesi üzerinden Orta Asya’ya ve diğer çağdaş Türk coğrafyalarına yöneliyor. Bazen bu iki yön, aynı olarak da algılanabiliyor. Örneğin Cumhuriyet öncesi sözlüklerinde “milli” kelimesinin anlamı hem ırkı, hem de dini ifade eder şekilde, bazen de direkt olarak dini ifade eder şekilde tanımlanıyor. Böylelikle yakın tarihe kadar milli dendiğinde sadece ulus değil, Müslümanlık vurgulanmış oluyor. Cumhuriyet’ten sonra bu kullanım değişiyor ve sadece ulusa dayalı tanımlar veriliyor millilik için. Ancak sözlüklerde anlam değişse bile, Alperenlik gibi ideolojik düşünceler etrafında insanların milliyetçiliği yine din ile birlikte andıklarını görebiliyoruz. Hatta şu gün için konuşursak, “yerli ve milli” söylemindeki millinin tekrar eski anlamıyla kullandığını da belirtebiliriz.

üç tarz-ı siyasett
(Görsel, Yusuf Akçura’nın Tutku Yayınları’ndan çıkan Üç Tarz-ı Siyaset kitabının kapak resminden alınmıştır.)

Birbiriyle çelişen ve yer yer de ikiliklerle kendisini gösteren politikaları “üç tarz-ı siyaset” şeklinde özetleyebiliriz. Bu üç tarzı siyaset eklemeler, çıkarmalar veya bazen birlikte kullanımlarla Osmanlı’dan Cumhuriyet’teki bu günümüze kadar devam ediyor. Buraya tekrar döneceğiz, öncesinde biraz daha eskilere gidip serinin diğer ülkeleriyle Türkiye’yi karşılaştıralım ve coğrafyamızda kültürün, kültürel propagandanın zaman içerisindeki değişimini anlatmak açısından biraz arka plan bilgisi verelim istiyorum.

KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ*

Amerika kıtasının keşfedilmesi ve bunun arkasından Avrupa’ya yayılan bir halk kültürü merakı olduğunu daha önceki yazılarda anlatmıştık. Halkın kültürünün propagandalara malzeme edilmesi bakımından Amerika’ya misyonerlik faaliyetleri için giden kolonizatörlerin büyük bir etkisi vardı. Zaman dilimi olarak Amerika kıtasının keşfinden de daha öncesinde Anadolu coğrafyası için benzer şeyler söyleyebiliyoruz.

1071’de Malazgirt öncesinde bile Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması için birtakım kolonizatör faaliyetler, Türkistan’dan gelen dervişler sayesinde yürütülmekte. Özellikle Yesevi dervişleri başta olmak üzere İslâm tasavvufunun çeşitli kolları Anadolu’ya yayılıyorlar, buralarda tekke ve dergahlar kuruyorlar. Kurulan tekke ve dergahların hem dini yaymak gibi işlevleri hem de bu tekkeler etrafında sosyal bir ortam bulunduğu için ekonomik işlevleri var. İnsanlar yolculuk ederken bu dergahlarda konaklıyorlar, tekkelerin çevresindeki tarım arazilerinde çalışabiliyorlar veya buralara sığınabiliyorlar. Sosyal, kültürel ve ekonomik gelişimlerinden sonra bu oluşumlar Beylikler dönemi ve daha sonrasında Osmanlı tarafından da bazı kültürel propagandalar yapmak, bazı kararları halka duyurmak ve kabul ettirmek için kullanılıyorlar. Anadolu coğrafyasındaki kültürel propagandaları işte bu kolonizatör dervişler ile başlatabiliyoruz. Özellikle Mevlana’ya ve Mevleviliğe atfedilen “Ne olursan ol, gel.” gibi ifadeler, Anadolu’da o dönemin karışık coğrafyası için oldukça önemli. Bunların günümüzdeki yansımalarının da az çok aynı işlevleri sürdürdüklerini, cemaat yapılanmalarıyla paralel olarak okuyabiliriz.

Her yapılanma ve toplumsal sınıf, kendi kültürel ve sanatsal zevkini oluşturur. Osmanlı içinde de durum böyle. Bir tarafta saray ve çevresinin yüksek kültürü var, bir tarafta tekke ve tasavvuf kültürü var. Bunların her ikisi de az veya çok İslâam ve tasavvuf düşüncesinden besleniyorlar. Hâliyle kültürel bağlamda Arap ve Fars kültürünün baskınlığı var. Öte yandan ise bir başka kültür var; sıradan halkın, tebaanın kültürü. Bunu da âşık edebiyatı ve ozanlar üstleniyorlar. Bunlar birbirinden tamamen bağımsız değiller elbette, birbirlerinden besleniyorlar ancak genel bir şema çizdiğimizde karşımıza çıkan durum bu oluyor. Kültürel propagandalar ‘yüksek’ kültürü temsil eden Saray ve Divan zevkince belirleniyor, dini bir hüviyeti olan ve bu sebeple lafı geçen tasavvuf ehillerince halka yayılıyor. Zaman zaman bunların yetmediği durumlarda ise halkın diliyle söyleyen halk ozanları, halk ile saray arasında arabuluculuk yapmak için teşvik ediliyor.

Ancak bu dönemlerde henüz halkın kendi kültürel üretimleri propagandalara çok girmiyor. Çünkü baskın olan dil Arapça ve Farsça eğilimli, baskın olan kültür İslam kültürü ve tasavvuf. Halk küçük görülüyor, dolayısıyla onların bir kültüre sahip olabilecekleri düşünülmüyor. Bu durumun mahallileşme akımları gibi birkaç küçük istisnası var tabii ama bunlar çok yankı uyandıramıyorlar. Halkın algılanış biçiminin değişebilmesi için Avrupa’da yaşanan devrimlerin üzerinden bir-iki yüzyıl daha geçmesi gerekiyor.

Türk aydınının halkın kültürüne olan ilgisi ne Avrupa’daki, ne SSCB’deki, ne de Amerika’daki gibi başlıyor. Avrupa’da bu ilgi daha ziyade entelektüel bir merak unsurunun çeşitlenmesiyle milli romantizme dönüşüyor, Almanya ve SSCB’nin halk tanımları kendi siyasal ideolojilerini desteklemek etrafında şekilleniyor, Amerika’da ise apayrı bir biçimde çok ulusluluğu bir üst kimlikle tanımlamaya evriliyor. Türkiye için durum çok farklı. Halka doğru giden propagandaların temel taşı bizler için uzunca bir zaman boyunca eskiyi yıkmak oluyor. Bu ifadeyi biraz açalım mı?

Tanzimat Fermanı Mustafa Reşit Paşa

 

HALKA DOĞRU**

Tarih derslerinde çokça adı geçen bir Tanzimat Dönemi vardı, hatırlayacaksınızdır. Şu an bir tarih dersinde olmadığımız ve yazar da bir tarihçi olmadığı için sadece kültürel boyutundan biraz bahsederek derdimi anlatmaya çalışacağım. Bu dönemi hazırlayan, geliştiren ve sonrasını etkileyen şartlar genel itibariyle şöyle: Bir yandan toprak kaybetmekte olan bir devlet var. Bu devlet dış mücadelelerin yanında bir de Avrupa’dan yükselen milliyetçilik hareketlerinin de etkisiyle, bünyesindeki azınlıkların isyanlarıyla uğraşıyor. Azınlıklar sakinleştirilmek için bir takım düzenlemeler yapılıyor, bu sefer de azınlık olmayan kesimlerden imtiyazlara karşı çıkan sesler yükseliyor. Bilim ve teknolojide geri kaldığını fark eden devlet, ıslahat faaliyetlerine girişiyor. Orduda yapılan yeniliklere askerler karşı çıkıyor, bilim ve teknoloji adına yapılanlar muhafazakar kesimlerden tepki alıyor.

Sanat ve kültüre yetişmek için de yenilikler deneniyor; Batılı tarzda saraylar yapılıyor, opera ve tiyatrolar açılıyor, yeni yıl kutlamalarına katılınıyor; ancak bunlar da zaten zor durumda olan halk tarafından müsriflik olarak algılanıyor. Şöyle bir durumda aydınların ve siyasetin önde gelenlerinin yegane derdi ise bu günün bakışıyla ne kadar doğru veya yanlış olursa olsun normal karşılanabilecek bir biçimde sadece ve sadece ülkeyi kurtarmak olabiliyor.

Bu önde gelen insanların bir kısmı, dini birlik için destek arayışıyla İslamcılık düşüncesine uygun hareket etmeye çalışıyorlar. Bir kısmı, Arap unsurlarından beklenen destek gelmediği için hiç değilse imparatorluğun hazırdaki sınırlarını korumak bakımından Osmanlıcılık düşüncesini savunuyorlar. Bir kısmı ise diğer iki düşünceden de fayda görülmediğini düşünerek milliyet bağına, yani Türkçülük düşüncesine yöneliyorlar. Yazının başında adı geçen üç tarz-ı siyaset de böylece ortaya dökülmüş oluyor.

İbrahim Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal. Bu üç ismi de tarih derslerinden değil ama edebiyat derslerinden hatırlayacaksınız. Eskiyle yeni arasında gidip gelen bu üç aydın, aynı zamanda halkın kültürüne yönelişin de bayrağını taşıyan üç isim oluyorlar. İbrahim Şinasi, halk ağzında dolaşan atasözlerini topluyor, Durûb-i Emsal-i Osmaniye ismiyle yayınlıyor. Şair Evlenmesi adında da bir tiyatro metni oluşturuyor. Bu iki eser, uzunca bir dönem Arap – Fars tarzı sanat anlayışından başka bir şeyin kabul görmediği Osmanlı’da halk ağzına ve halk kültürüne yönelen ilk dikkat olması bakımından önemli görülüyor.

Sonra Ziya Paşa var. Ziya Paşa, Şiir ve İnşa isimli bir yazı kaleme alıyor ve bu yazıda bizim şiirimizin Arap – Fars şiiri olmadığını; Türkçe hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerin asıl halkın kültürü olduğunu söylüyor. Uzunca bir dönem hece ölçüsünü parmak hesabı diye küçümseyen bir kültür dairesi içerisinde bu sözler de oldukça önemli tabii.

Ve son olarak Namık Kemal var; kendi döneminin vatan ve hürriyet şairi olan bu adam da özellikle dilin sadeleştirilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bu üç isim de yaşamlarının başından itibaren Osmanlı’nın klasik sanat ve edebiyat görüşüyle şekillenmiş insanlar, daha sonra üçü de çeşitli sebeplerle Avrupa’ya gidip eğitim alıyorlar ve buradaki sanat ve kültür akımlarından etkileniyorlar. Ve yine üçü de tekrar ülkelerine döndüklerinde oryantalist bir bakış açısına sahip şekilde karşımıza çıkıp daha öncesine dair ne varsa – kendi söyledikleri de dahil olmak üzere –  reddediyorlar. Sözlüklerde milli kelimesinin anlamının değişmesinden, edebiyatta artık gazel ve kaside yazılmamasına; sonrasında alfabenin değişiminden, halifeliğin kaldırılmasına kadar uzanan bir eskiyi yıkma kampanyası böylece başlamış oluyor.

şinası-namık kemal-ziya paşa
(Oturanlar: Namık Kemal ve Ziya Paşa. Ayaktakiler: İbrahim Şinasi, Ebuzziya Tevfik, Recaizâde Mahmut Ekrem ve Abdulhak Hâmit)

 

Osmanlı’nın dağılışının hızlanmasıyla doğru orantılı olarak halka yönelik dikkat de hatırı sayılır biçimde artıyor. Çünkü devletin niteliği ne olursa olsun, halk destek vermezse hiçbir şeyin yeterli gelmeyeceği biliniyor. Yalnız, burada da bir ikilik var. Saray ve çevresinde düşünülen şeyler ile aydın ve entelektüel kesimin düşünüp uyguladıkları şeyler birbirinden oldukça farklı oluyor. Mesela Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’si, oynandığı zamanlarda bir yandan halkı toparlanıp hürriyet aramaya teşvik eden bir hamasete iteklemesi yönünden sevilirken; diğer yandan yine aynı sebeple kışkırtıcı ve tahrik edici bulunarak yasaklanıyor.

Durumlar bir süre daha böyle devam ederken Birinci Dünya Savaşı patlak veriyor. İnsanlar artık İslâmcılık ve Osmanlıcılıktan medet ummuyorlar ve neredeyse topyekûn bir biçimde Türkçülüğe yöneliyorlar. Burada da karşımıza Ziya Gökalp çıkıyor. Kendisi bir sosyolog olan Ziya Gökalp, eski Türk mitolojisiyle ilgili araştırmalar yapıyor, bu metinleri halka tanıtmak için aynı zamanda şiirler de yazıyor. Bir ara küçük bir kızın kardeşine tokat attığı popüler bir video vardı, işte orada küçük kardeşin söylediği “Ala Geyik” bunlardan biri. Sadece mitolojiyle ilgili değil; Türklerin kültürü, gelenek ve görenekleriyle ilgili de pek çok araştırma yapan Gökalp’ın düşünceleri özellikle “Batının medeniyetini alalım, ahlâkını almayalım.” noktasında uzunca bir süre takip ediliyor. Cumhuriyetle birlikte kurulan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu da yine kaynağını Gökalp ve benzer isimlerin konu hakkındaki düşüncelerinden alarak hayatına başlıyor.

TÜRKLEŞMEK, İSLÂMLAŞMAK, MUASIRLAŞMAK***

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasında pek çok ilke benimseniyor ve bu ilkeler devlet politikalarında belirleyici roller oynuyorlar. Bunlardan biri halkçılık. Kavramın ne olduğuna ve tarihsel ve ekonomik boyutlarına değinmeden, konumuzla ilgili olarak “halkçılık” ilkesiyle bağlantılı birtakım kültürel propagandalar yapıldığından bahsedeceğim.

Cumhuriyet’in hazırlanış şartları ve devamında Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasıyla birlikte Türklüğe ve halka yönelik pek çok iş yapılıyor. Alfabe değişiminin yanında ağızlar sözlüklerini ve halk etimolojisine yönelik çalışmaları burada sayabiliriz. Bir yandan da devlet yapılanması ve işleyişi bakımından Osmanlı’nın yerine ikâme edilmesi gereken değerler var. Bunlar için de Osmanlı’dan önceki Türk devletleri araştırılıyor, yeni bir Türklük anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor. Yeni olan Türklük müessesesi değil, bunun algılanış biçimi. Zira öncesinde Türk denilen şey câhil, sıradan, taşralı ifadelerini karşılıyordu ve “etrak-ı bî-idrak” (akılsız Türkler****) gibi birtakım alçaltıcı tanımlamalarla anılıyordu. Bunların yanında halk arasında dolaşmakta olan sözlü ürünlere yönelik derleme ve yayımlama faaliyetleri de oldukça hızlı bir şekilde başlıyor ve destek görüyor. Oğuznâmeler, Dede Korkut anlatıları, halk arasındaki efsaneler, masallar vb. pek çok şey ilk olarak bu dönemde gündeme gelmiş oluyor. Bunlar üzerine yapılacak olan çalışmalar devlet tarafından öncelikli olarak görülüyor. Buralardan edinilen malzemelerle müfredatlar oluşturuluyor, yasalar düzenlenirken buralara müracat ediliyor ve elbette sanatçılar da malzemelerini bu kaynaklardan aldıkları ölçüde göz önüne çıkartılıyor.

Bir Anadolu Romanları furyası var örneğin, Çalıkuşu bunlardan en bilineni olabilir. Halide Edip’in veya Yakup Kadri gibi isimlerin pek çok eserini de buraya alabiliriz. Sonra milli ölçü adıyla sunulan hece ölçüsü ve heceli şiir yazma modası var, biz bunun en önemli temsilcilerini Beş Hececiler olarak biliyoruz. Bu yeni moda ve furyalarla ilgili de pek çok tartışma var, tartışmalar özellikle cumhuriyet romanlarında Anadolu’nun belirli bir romantizm etkisiyle hayalî bir halkı yansıttıkları noktasında şekilleniyor. Bu eleştiri daha sonrası için mesela müzikte Anadolu Rock gibi eğilimlerle ilgili olarak da yapılıyor, halka bakışın aşırı bir iyimserlikle sunulduğu, gerçeklerin yansıtılmadığıyla ilgili fikirler günümüzde de mevcut. Netice olarak Cumhuriyet’in Anadolu kültürünü yücelten eserler yazmak, sıradan halkın kurtuluş mücadelesi ve hayatından bahsetmek, onların sorunlarını sade ve öz bir Türkçe ile yansıtmak dönemin kanonu hâline geliyor. Kanon olmak ne demek? Bir yönüyle, eserlerinde bunlardan bahsetmiyorsan bir sanatçı olarak dikkate alınmıyorsun ve devlet de sana destek vermiyor demek. Diğer bir yönüyle de yok sayılıyorsun, yazdıkların ders kitaplarına alınmıyor hatta bazen de eğer yazdıkların kanonun uygun gördüğü şekilde değilse Sabahattin Ali örneğinde olduğu gibi sürgün ediliyorsun demek.

Böyle söyleyince olumsuz geliyor veya dayatılmış bulunuyor olabilir. Ama bir önceki başlıkta Osmanlı parçalanırken yaşamakta olan önde gelen isimler ve aydınlar için söylediklerimiz, bu dönem için de geçerli. Bir yanda bir milletin kurtuluş mücadelesi veriliyor, yıllar boyu devam etmekte olan savaşlar var. Halk yılgın, erkek nüfusu yok denecek kadar azalmış, eli silah tutan cepheye koşmuş. Okullar birkaç dönem mezun verememiş; birkaç nesil babasız, abisiz, kardeşsiz büyüyor. Bütün bunların içinde de yeni bir devleti, yorulmuş bir halkı toparlamaya çalışan insanlar var. Bir yanda cephede savaşa iştirak ederken, diğer yanda sosyoloji, İslâm tarihi okuyan bir lider var. Bir yanda cephede yaralılarla ilgilenirken, diğer yanda yaşananları kaydeden ve yeni bir ulusa temel hazırlamaya çalışan romancılar var. Bir yanda yeni devlete politika üretirken, diğer yanda kültür araştırması yapan siyasetçiler var.

köy enstitüleri

Çok yazar, eserden bahsettik, biraz da diğer alanlara bakalım. Halka ve halk kültürüne yönelik bir dizi çalışma var; Halk Evleri’nin kuruluşu, Köy Enstitülerinin açılması gibi. Bu kurumlar çok uzun bir dönem taşra olarak görülen ve üzerine yatırım yapılmayan Anadolu coğrafyasını ve insanını inşa etmek için önemli bir görev yükleniyorlar. Halk Evleri bünyesinde çıkartılan dergilerde il il, hatta ilçe ilçe bölgelerin halk kültürüyle ilgili yazılar var. Buralarda usta kabul edilen zanaatkarlar hakkında bilgiler veriliyor, yörelerin türküleri yayınlanıyor. Bu dergilere akademisyenler de çalışmalarını gönderiyorlar. Arşivlenen ve oldukça teşvik edilen bu tarz çalışmalarla birlikte kanon genişliyor. Halkın kültürü üzerine basa basa yaygınlaştırılmaya çalışılıyor ama diğer yandan da Devlet Opera ve Balesi gibi kurumlar açılıyor. Anadolu insanının hayatında ve kültüründe yer almayan bu sanat dallarının resmi kurumları var ancak mesela bir Devlet Meddah ve Orta Oyunu Bakanlığı açılmıyor. Halk müziğine ilgi var ancak bağlama veya zurnaya değil, insanlar keman çalmaya yönlendiriliyorlar; Anadolu’nun türküleri değil, Beethoven’ın senfonileri öğrenilsin isteniyor. Konuyla ilgili Mutlu Ol, Bu Bir Emirdir! isimli bir kısa film mevcut, ilgililer bakabilir. Bunları yazma nedenim doğruluk, yanlışlık tartışmak değil. Bunlar zaten uzunca bir zamandır tartışılan konular. Sadece politikalardaki ikiliği – bir yandan halkı ve yeni kurulan devleti yüceltelim, diğer yandan da Batı’yı yerleştirelim ikiliğini- örneklemek istiyorum.

Böyle bir politika nelere yol açıyor bir süre sonra? Bunu açıklamak için sizleri propagandalar serisinin önceki yazılarına yönlendirebilirim. Sonuçlarını az çok tahmin edebileceğiniz bir biçimde yine bir eskiyi yıkmak merasimine dönülüyor. Tabii burada eski, yeni bir devletin kuruluşu dönemindeki gibi Osmanlı kültürü değil, Cumhuriyet dönemi kültür politikaları. Edebiyat alanında İkinci Yeni’de de net bir şekilde görebileceğimiz gibi bu sefer de halkın kültürü ve halkın diline yönelik propagandalar kısıtlayıcı bulunup, istenmiyor. Cemal Süreya’nın bizzat kaleme aldığı Folklor Şiire Düşman’ını buraya bir not olarak bırakabiliriz.

Günümüze yaklaştıkça, teknoloji ve medyanın ilerlemesiyle diziler ve filmlere de yansıyor elbette bu durumlar. Bir süre ‘eski’ ile ‘yeni’nin mücadelesinin zengin kız – fakir oğlan analojisiyle yansıtıldığı Yeşilçam filmleriyle oluyor bu. Zengin kız yüksek kültürden geliyor, klasik şiirin sanat zevkini yansıtan Türk Sanat Müziği ile efkarlanıyor; onun kullandığı dil İstanbul Türkçesi. Fakir oğlan ise halkın içinden geliyor, parası yok, süslü cümleleri yok ama gururu, şerefi ve tertemiz bir kalbi var. Netice olarak öyle veya böyle bu filmlerde hepimiz fakir oğlanın yani yeninin tarafında oluyoruz.

Sonra halkçılık ve milliyetçilik bağlamındaki politikaların bir sonucu olarak çekilen ve halkın sözlü ürünlerine dayanan senaryolar görüyoruz. Bunları da yine bir ikilikle değerlendirebiliriz. Bir yandan Battal Gazi filmleri var, kafire karşı mücadele veren cengaver Müslüman – yani eskinin gazi tipi anlatılıyor. Diğer yanda ise Tarkan gibi Türk mitolojisi unsurlarıyla bezenmiş ama daha Kafkas kültürüne yönelik ve seküler filmler çekiliyor ve bir dönemin eskisi, bu dönemin yenisi alp tipi meydana çıkartılıyor. Bir de tabii Keloğlan var, sıradan halkın masallarını günümüze taşıyan ve yine kendi içinde eski – yeni çatışmasını yansıtan bir propagandaya hizmet ediyor. Padişah, eskiyi temsil ediyor; halkı yok sayıyor, güzeller güzeli kızını kimseye layık görmüyor. Keloğlan ise halktan biri, zekasıyla padişahları bile dize getirebiliyor.

tarkan

Dönem erki değişip, siyasi hayat karmaşıklaştıkça filmlerin yönelimleri de değişiyor. Toplumcu gerçekçi akımların yeni olduğu zamanlarda fabrikatör – işçi temalı filmler çekiliyor; yeniye karşı gelen siyasi baskıların çoğaldığı ve halk ile birlikte aydınların da bunaldığı zamanlarda bir kaçış arayışıyla erotik filmler furyasına giriş yapıyoruz. Az biraz rahatlayınca Kemal Sunallar geliyor, Şener Şenler geliyor. Yine bir eski – yeni çatışması ekseninde toprak ağalarıyla marabaları izliyoruz; görevini kötüye kullanan devlet yöneticilerinin, eskiyi anımsatan parodi tiplemelerini gülerek takip ediyoruz. Yediden yetmişe herkesin izlediği Kemal Sunal önemli bir figür. Eski olarak görünen tasavvufi ve dini düşüncelerin yaşadığı değişmeleri gözlemlemek ve buralardan günümüzde yükselen eğilimleri etki – tepki ekseninde yorumlayabilmek için sırf Kemal Sunal filmleri üzerine yapılmış çalışmalara bakmak yeterli gelebilir diye düşünüyorum. Diğer yandan güncelde çekilen Türk filmlerinin komedi ağırlıklı temalarını da benzer şekilde bir kaçış arayışı olarak değerlendirmek mümkün.

Diziler için de benzer şeyler söylenebilir. Dönemlerin sosyal ve siyasi zeminine göre değişen temaların, furyalar haline geldiklerini görüyoruz. Bunlar bazen eskinin temalarından olan zengin kız – fakir oğlan aşkı olarak karşımıza çıkıyor, bazen de töre ve aşiret eksenli çok fazla yapımın kısa bir zaman diliminde gündeme geldiğini görüyoruz. Cumhuriyet’in elli yılı devrildikten sonra artık eski olarak algılanmaya başlanan Anadolu’nun bir romantizmle, aşırı iyimser ve hayalci bir şekilde tasviri, eleştiriliyor. Sonrasında da durumun aslında nasıl olduğunu yorumlama gayesiyle töre, aşiret, çocuk gelinler gibi Anadolu’nun trajedileri gündeme getiriliyor. Töre temasını işleyiş tarzları farklı olsa da dönemlerinde çokça popüler olan Memoli, Beşik Kertmesi ve Asmalı Konak bu eleştirilerin bir sonucu olarak sayılabilir. Bir dönem de bu töre dizilerinin etkisiyle kadına yönelik dikkatlerin belirdiği, onların eziyetlerinin betimlendiği kadın dizileri furyası çıkmıştı mesela. Zerda, Aliye, Sıla vb.

Eski ve yeni sürekli ikilikler hâlinde gündemde yer alıyor. Yukarıda sayılan toplumun bazı aksayan yönlerine eğilen dizilerle birlikte, toplumun bazı aksayan yönlerinin neredeyse kutsandığı mafya dizileri de çekiliyor. Deli Yürek’ten başlatıp Kurtlar Vadisi ve Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’a kadar mafyavari insanlara yaklaşımın ve bakış açısının değişimini görebiliriz. Bunların da Cumhuriyet öncesi eskisinin alp-eren tipini, yeni bir zaman ve bakış açısıyla kurguladıklarını söyleyebiliriz. Milleti ve devleti için çalışan Müslüman cengaver, bu sefer derin devletle ve uyuşturucu vb. yeni sorunlarla ilgilenen bir mafya tipine dönüşüyor.

Günümüze de ufakça bir bakalım ve bu bahsi kapatalım diyorum artık. Son yirmi yıl için konuşmak gerekirse, yine bir eskiyi yıkma meselesiyle üretimler yapıldığını söyleyebiliriz. Devlet erkinin Cumhuriyet’e bakış açısı, Tanzimat’tan itibaren başlatılan ve yazı genelinde açıklamaya çalıştığım birtakım eskiyi yıkma propagandalarının sonucu olarak olumlu yönde gelişmiyor. Artık yeni ‘eski’, Cumhuriyet dönemi politikaları olarak görülüyor. Devlet büyükleri saraylar yaptırıyor, Cumhuriyet döneminde sosyal hayatta yaşananlar bir eza olarak görülüyor, Cumhuriyet’in topyekun yok saydığı veya kötülediği isimler, simge haline geliyor. Bunların sonucu olarak da Osmanlı ve saray hayatını konu alan pek çok dizi çıkıyor. Yeni kanonda bunlar destekleniyor, en büyük paralar bunlara harcanıyor ve en çok reklam bunlara veriliyor. Muhteşem Yüzyıl, Kösem Sultan, Diriliş Ertuğrul vb. dizileri bu gruba dahil edebiliriz. Bu diziler aracılığıyla yapılan propagandaların sonuçlarını değerlendirmek için bir süre daha beklememiz gerekecek. Tabii bir yerde tarih, tekerrürden ibarettir diyerek; önceki dönemler hakkında yapılmış olan çalışmaları bu günü değerlendirmek için kullanabiliriz. Belki bu dönemin önde gelen isimleri ve aydınları için de önceki dönemlerdeki isimler için söylediğimiz şeyleri söyleyeceğiz.

KAPANIŞ

Yazıyı bitirirken yine genel bir değerlendirme ve toparlama yapmak isterim. Türkiye sınırları içinde halk kültürüne yönelik dikkat ve bu kültürün halka karşı propaganda olarak kullanılması beraberinde hep bir eskiyi yıkmayı doğurarak gelmiş. Çok uzun bir dönemdir, yeni bir şeyi kabul ettirmenin en kısa yolu, eski versiyonlarını yok etmek olarak görülüyor. Bunu bir olumsuz eleştiri veya yapılıp/yapılmaması gereken bir model belirtmek için söylemiyorum. Çünkü eskiyi yıkma meselesinde, eski ve yeni dediğimiz şeyler dönemlere göre değişiyor. Bir dönem için eski, Osmanlı ve o dönemin kültürünü temsil ederken; başka bir dönem için Cumhuriyet ve halkçı politikaları kasteder şekilde algılanıyor. Bir zamanın yeni’si Batı medeniyetleri oluyor, bir zaman için ise Doğu ve Doğu’nun kültürel değerleri olarak görülüyor. Her devlet ve her erk, elbette ki kendi şartları içerisinde ve kendi çıkarlarına yönelik hareket edecektir. Dönemleri ve uygulamaları bu bakış açısıyla yorumlamak gerekir. Eskiyi yıkma meselesine yönelik olumlu bakışlar olduğu gibi, olumsuz bakışlar da mevcut. Sizlerin de okurken, tıpkı benim yazarken yaptığım gibi bazı uygulamalara karşı daha sempatik, bazılarına karşı da daha reddedici davranacağınızı biliyorum.

leyla ile mecnun

Türkiye için dikkat çekmeye çalıştığım bir diğer nokta da hâlâ içinde bulunduğumuz ikilik meselesi. Bazı kültürel propagandalar Batı’ya yönelik eğilimleri içeriyor, bazıları ise “Bizde âdet böyledir” diye sunuluyor. Bu propagandaların uygulandığı kitle olarak biz de böyleyiz. Aynı anda hem biraz daha Batılı bir yaşam tarzını anımsatan Avrupa Yakası’nı en sevdiğimiz Türk dizileri arasında sayarken, hem de adını bir Doğu hikâyesinden alan ve içki içmek yerine çekirdek çitlenen Leyla ile Mecnun’u övebiliyoruz. Çok uzaklaşmadan kendi çevremizdeki insanların söylemlerine de bakabiliriz. İyi bir şey yaptığımızı düşündüğümüzde “Batı’da da böyle” diye onaylamaya çalışıyoruz ama kötü bir şey olunca “Bunlar Amerika’nın oyunları” diyoruz. Veya iyi veya kötü her iki durumda da “Şu şu ülkelerde de böyle yapılıyor bu iş” diyerek işin içinden çıkabiliyoruz. Tam olarak hangisini, kendi kültürümüzü mü, Doğu’yu mu, yoksa Batı’yı mı kıstas aldığımızı belki biz de bilmiyoruz.

Kültürel propagandalarla ilgili en önemli olan şey kimin doğru, kimin yanlış yaptığı değil; kendi kültürel değerlerimizin veya küreselleşme içerisinde başkalarının kültürel değerlerinin hayatımızda bizimle birlikte veya bize karşı nasıl kullanıldıklarını anlamak olmalı diye düşünüyorum. “Kültürel, geleneksel” veya “yenilikçi, çağdaş” etiketleriyle üretilip önümüze sunulan pek çok ürün var. Romanlar, filmler, diziler, şarkılar vb. Bunların her birinin içerisinde hedef kitlelerine yönelik unsurlar barınıyor. Özellikle reklamlara baktığınız zaman bazı büyük firmaların bu durumu içselleştirdiklerini ve bunda ustalaştıklarını fark edebilirsiniz. Mesela Coca Cola’nın Türkiye’ye yönelik reklamlarında mahalle kültürü ve iftar sofralarına vurgu yaptığını ama aynı zamanda başka ülkeler için de oraların yerel kültürüyle ilgili unsurları reklamlarında kullandığını ufak bir Youtube aramasıyla görebiliriz. Bir banka reklamında hesabı ödeyecekken parayı masanın altında sayan insanlar görüyorsanız, bu reklamın Türkiye’ye özgü çıkartıldığını anlayabilirsiniz.

mc donalds iftar menüsü

Durum sadece reklamlarla alakalı da değil, özellikle seçim dönemlerinde farklı ilçelerde aynı partilerce asılan afişlere de bakabilirsiniz. Belirli yerlerde özellikle belirli vaatlerin vurgulanması söz konusu oluyor. Siyasi figürlerin gittikleri şehirlerin futbol takımlarının atkılarıyla sahneye çıkmaları, kendi hedef kitleleri olarak belirledikleri bölgelerin ağız özellikleriyle konuşma yapmaya çalışmaları da aynı kültürel propagandanın bir ürünü. Güncel hayatta bir haber izlerken duyduğumuz veya popüler bir kimsenin ağzından kendi hayatımıza kattığımız kelime kullanımları bile kültürel propagandalarla yakından ilişkili. Bir dönem Kurtuluş Savaşı’nın figürlerinden olan Kara Fatma’nın, bir böcek ismi olarak daha sonra kara çarşaflı kadınlar için kullanılmasını veya tasavvufi düşünce yapısı içerisinde “olgun insan, tamamlanmış insan” anlamına gelen Kâmil’in daha sonrasında argoda özellikle polisler için kötüleyici bir anlamda yerleşmesi de bunlara örnek verilebilir. Bayan değil kadın; Esad değil, Esed. Bütün bunların doğruluk veya yanlışlıktan bağımsız olarak sebepleri var.

Kendi içinde yaşadığımız coğrafyayı değerlendirmek bir açıdan kolay, bir açıdan da çok çok zor. Kolaylığı, aşina olduğumuz şeylerden bahsediyor olmak ve zaten içinde yaşadığımız bir kültürden bahsettiğimiz için kaynaklara daha kolay ulaşabilmek. Zorluğu ise iki türlü: yaşadığın zaman ve zeminin çok dışından yorum yaparsan lümpen oluyorsun; çok içinde olursan da akıntıya kapılıp bazı noktaları göremeyebiliyorsun. O yüzden objektif olmak ve objektif kalabilmek mümkün müdür bilmiyorum. Propagandalarla ilgili yazarken aklımda hep şu beyit vardı, aynı beyitle serinin son yazısını bitiriyorum:

“Cihân-ârâ cihân içredir, ârâyı bilmezler / Ol mâhiler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.

KAYNAKLAR

* Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kolonizatör Türk Dervişleri.

** Ziya Gökalp, Halka Doğru. Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları kitabında da yer alan yazısı.

*** Ziya Gökalp’ın aynı isimli kitabı, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak.

****Etrak-ı bî-idrak meselesi için, bu ifadedeki Türk’ten kastın daha ziyade yerleşik hayata geçmekte sıkıntı yaşayan yörükler olduğu yönünde düşünceler var. Bu gruplar hem çağın gerekliliğine uymamaları sebebiyle böyle adlandırılıyor olabilirler, hem de bunun bir sonucu olarak toprak sahibi olup vergiler başta olmak üzere otoritenin bazı beklentilerine cevap vermedikleri için onlar üzerinde birtakım olumsuz kanaatler oluşmuş olabilir. Konuyla ilgili kesin çıkarımlar yapmak için farklı kaynaklara bakmak ve detaylı bir okuma yapmak gerekir. Ayrıca bu tarz ifadelerin tabii ki sadece Türklere özgü olmadığını, Osmanlı coğrafyasında yaşamını sürdüren pek çok etnik grup için de benzer alçaltıcı tamlamaların kullanıldığını belirtmek isterim. Kürd-i bî-merd (namert Kürt), Rus-i menhus (uğursuz Rus), Engurus-i bî-namus (namussuz Macar) vb. Bizim konumuz dâhiline giren Türklük kısmı olduğu için yazıda sadece bu ifadeyi örnek verdim.

1) Sözlüklerde millî ve millet kelimelerinin, din ve ümmeti ifade edecek şekilde kullanımında Kur’ân-ı Kerîm’in etkisi vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de millî kelimesi çoğunlukla dinî anlamında geçmektedir. Millî kelimesinin dini ifade eder şekildeki tanımları için özellikle 19. Yüzyıl öncesinde yazılmış olan sözlüklere bakılabilir. Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî’si bunlardan biri.

2) Türk Edebiyatı dairesinde eskiyi yıkma meselesi için Yalçın Armağan’ın İmkânsız Özerklik isimli kitabına, özellikle “Divan edebiyatının icadı başlığına bakılabilir.

3) Sinan Çetin, Mutlu Ol, Bu Bir Emirdir!

4) Alaattin Karaca, Yerellerin Arasındaki Yabancılar Milli Edebiyatçılar ve Köy Romancıları. Konuyla ilgili daha geniş bilgi  için Fırat Karagülle, Erken Cumhuriyet Dönemi Romanında Anadolu İmgesi kitabını önerebilirim.

5) Cemal Süreya, Folklor Şiire Düşman.

6) Osman Tatlı, Sinemada Propaganda, Türkiye Sineması ve Sinemada Algı.

7) Gözde Sunal, Kemal Sunal Güldürülerinde Karakterlerin Temsili.

8) Yazıda geçen alp tipi, alp-eren tipi, gazi tipi’nin ne olduğuyla ilgili olarak Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 3 – Tip Tahlilleri‘ne bakılabilir. Kitap erişimi olmayanlar için de internette bu tipler üzerine pek çok makale mevcut.

9) Ahmet Taylan, Çok Uluslu Fast-Food Restoranlarının “Ramazan Menüleri” Örneğinde Küresel-Yerel Kültür Etkileşimi.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.