Klişeleri pek sevmem ama bu seferlik kendime izin veriyorum: Zaman su gibi geçiyor, a dostlar, Komedyen İncelemesi bir yaşında! Serinin ikinci yılına girişimizi, bir nesli stand-up ile tanıştırıp, bu kültürü ana akıma taşıyan kişiyle kutlamak istedim. Sonuçta komediyi seviyorsam, gençliğimden itibaren şakalarıyla mizah anlayışımda büyük bir rol oynayan, ülkemizin en önemli komedyenini incelemek, boynumun borcudur. O zaman karşınızda, Cem Yılmaz!

Tekrar ediyorum, bugün bu yazıyı ben yazıyor sizler de okuyorsanız, yani bu ülkede stand-up seven insanlar varsa bunun yadsınamaz sebeplerinden biridir Cem Yılmaz. Onun sayesinde, en azından kendime yakın nesiller adına konuşmam gerekirse, 2000’ler sonrasında stand-up gösterisi izlemek, aileler için alternatif bir vakit geçirme aktivitesi haline geldi. Bir nesil saatlerce Bir Tat Bir Doku izleyerek büyümedi mi arkadaşlar? 

Filmleri iyi mi değil mi hep tartışıldı fakat ben stand-up’ını sevmeyen birine rastlamadım. Stand-up şovlarının her biri iki saati geçiyor, ki normalde bir şovun standardı bir saattir. Yirmi senelik kariyerine altı yüz dakikayı aşan materyal sığdırmış bir komedyenden bahsediyoruz, son şovu Diamond Elite Platinum Plus’ı saymıyorum bile. Buna rağmen yirmi sene önceki şakalarını ezbere bilenimiz var. 

Madem böylesine milletçe bu komedyene bağlıyız, demek ki onu meslektaşlarından ayıran bir şey var. 

Anlatım Tarzı

Cem Yılmaz’ın anlatım tarzı aslında şov daha resmi olarak başlamadan kendini gösterir. Bir Tat Bir Doku’dan beri her Cem Yılmaz şovunun, daha şov “başlamadan” gerçekleşen bir açılış öncesi açılışı var. “Bakın birazdan çok eğlenicez” ve “Çıkınca hiçbir şey hatırlamayacaksınız” gibi cümlelerle komedyen seyirciyi ısıtır. Böyle birkaç cümleden sonra “asıl” şakalar başlar, böylece biz de ne olduğunu anlamadan şova girmiş oluruz. Bütün bu “açılış öncesi” esprisi tabii ki de şovun bir parçası, seyiciler olarak hepimiz bunun farkındayız. Şov öncesinde seyirciyi ısıtmak adına yapılan şakalar şovun kendisine geçişi kolaylaştırmak için varlar. Cem Yılmaz’ın yaptığı da bu ön şakalarda metalaşarak, yani yapacağı şov hakkında şakalar yaparak ciddiyeti kırmak.

Şov resmi olarak başladı, Cem Yılmaz sahnede. Bu aşamada Cem Yılmaz’ı meslektaşlarından ayıran iki kritik öge gözünüze çarpmalı. Fark etmemiş olabilirsiniz, biri size gösterene kadar fark etmesi çok da kolay olmayan şeyler bunlar. Cem Yılmaz’ın şovuna kattığı, şahsen daha önce hiçbir komedyende görmediğim bir anlatım tarzının sadece küçük ama önemli birer parçaları. Bana göre, Cem Yılmaz’ı hem kendi yerli ve milli komedyenlerimiz hem de yabancı komedyenlerden ayıran en büyük özelliği, bu iki eşya sayesinde stand-up’ını nasıl yaptığı, daha doğrusu nasıl yapmadığı.

Bu iki ögeden birincisi koltuk. Milenyum şovundan beri Cem Yılmaz’ın sahnesinden hiç eksik olmadı. Tabure değil, sandalye değil. Koltuk. Siz hiçbir stand-up şovunda koltuk gördünüz mü? Stand-up komedyenleri performanslarını yüzde doksandokuz ayakta gerçekleştirirler; sadece şaka için bir anlam teşkil ettiğinde otururlar. Cem Yılmaz ise yeri geldi mi koltuğuna oturur, şakasını koltuğunda yapar. Her şovda tipi değişen ama fonksiyonu değişmeyen koltuk yalnız değildir üstelik,  ona işlevi olmayan bir takım eşyalar eşlik eder: Bir Tat Bir Doku’daki kılıç ve peluş kaplan, Fundamentals’da arkadaki kitaplık. Şovlarının herhalde en az üçte birini oturarak geçiren Cem Yılmaz’ın yarattığı havanın bir parçası onunla birlikte sahnede bulunan bu eşyalardır. Çünkü bu sayede bilinçaltımızda Cem Yılmaz’ın sahnesinde değil de Cem Yılmaz’ın salonunda veya çalışma odasında gibi hissederiz. 

İkinci dikkat etmemiz gereken eşyayı ise şovunda hiçbir zaman görmeyiz: Mikrofon. Cem Yılmaz, elde tutulan klasik mikrofonlarla değil, yaka mikrofonu veya kulağa takılan mikrofon ile çıkar sahneye. Mikrofon deyip geçmeyin, biz seyirciyle komedyeni ayıran tek objedir o. Bir nevi sahte bir güç verir komedyene. Bilinçaltımızda konuşmayı hak eden kişilerin objesi olarak kazınmıştır, mikrofonu olan insan dinlenir.  Mikrofonu komedyenin elinden aldığınızda sahnedeki kişi sıradanlaşır, adeta gardı düşer. 

Elinde mikrofon tutmayıp koltuğunda oturunca Cem Yılmaz’ın şovunu samimi bulmamak elden değil. Şaka havasında olmayan meta başlangıcıyla bizi adeta evine davet edip, zaten çok içten gelen materyali ile bir sohbet havası yaratıyor. Stand-up komedi, adı üzerinde, ayakta ve mikrofonla yapılan bir performans iken, Cem Yılmaz’ın şovun önemli bir kısmında elinde mikrofon olmadan, seyirci ile aynı fiziksel duruşa sahip olması ve bu şekilde seyircisi ile iletişimde kalması, şovu performanstan çıkartıp hikaye anlatıcılığına dönüştürüyor. Bir de fark ettiyseniz konuşurken sıkça ellerini kullanan biridir Cem Yılmaz. Akdeniz insanı olduğumuzdan herhalde, biz Türklerde sıkça görülen bir özelliktir bu. Elinde mikrofon tutmamak,  zaten sohbet havasında olan materyaline vücut dili katabilme özgürlüğü vermiş.

Bence fark etmesek de vücut dili ile hikaye anlatıcılığının uyumu, bizi ona bağlayan şeylerden en önemlisi. Bu uyumun ilk kısmını bitirdik, sıra geldi ikinci kısmına.

Anlatılan Hikaye

Cem Yılmaz’ın materyalini herkes bilir aslında, burada söyleyecek yeni bir sözüm yok. “Bize bizi anlatıyor”, kendisi hakkında en sık söylenen söz olsa gerek. Eksik olmakla birlikte çok da yanlış bir tabir sayılmaz. Evet, Cem Yılmaz gözlemci bir komedyen. Fakat her gözlemci komedyende olduğu gibi, gözlemlediği insanları yorumlaması onu ayıran özelliklerinden biri. 

Nereden geliyor bu “bizi bize anlatan” terimi? Cem Yılmaz’ın materyalinin büyük bir kısmı, herkesin başına gelen, artık çok doğal gördüğümüz bir meseleyi, bağlamından çıkartıp üstüne uzun uzun konuşması üzerine. Yani çok sık yaşadığımız ve bize göre sıradan olan bir olayı, bir nesneyi alıp “bak bu böyle düşününce çok saçma değil mi?” dediği andan itibaren, biz de yaşadığımız şeyin saçmalığına gülüyoruz. Cem Yılmaz bu saçmalığı ortaya çıkarıp üzerine “geyik” muhabbeti yaptığımız bir arkadaşımız gibi, ki zaten sahnesinde yarattığı samimi ambiyans, bu dostça muhabbet materyalini de destekleyen nitelikte. Özetle Cem Yılmaz bize “bu çok saçma” diyor, biz de “evet çok saçma” diyip gülüyoruz. 

Yahu, adam sırf bu teknik üzerine kırk dakikalık Millenyum şovunu yaptı, daha ne diyebilirim ki? Koskoca bir şov yeni yıl geleneklerinin saçmalığı üzerine olabilir mi? Yılbaşı gelenekleri ve Noel Baba üzerine ne kadar şaka ve tabiri caizse “geyik” muhabbeti yapılabilirse Cem Yılmaz yapıyor.

Gözlemci komedinin özü de budur aslında; “bizi bize anlatmak” değil, etrafındaki olay veya kişilere kendi yorumunu katmaktır. Zaten bu sayede, yani Cem Yılmaz’ın kendine has yorumlarını gerçekten en sık yaşanan durumlarla eşleştirme yeteneği sayesinde, Fundamentals’ın üzerinden yedi seneyi aşkın bir süre geçmesine rağmen “little little” dendiğinde “in to the middle” diye tamamlıyoruz. 

Bu yazı kapsamında filmlerine pek girmesem de filmlerdeki şakaları de benzer bir yapıda; filmlerinden akılda kalan tek şey şakaları. GORA’yı ezbere bilen, şakaları gündelik konuşmalara yediren insanlar biliyorum, azımsanacak bir şey değil bu. En basitinden günlük hayatımızda doğada bulunan dört elementi sorsam “ateş, su ,toprak, tahta”  dersiniz. Aynı şekilde, stand-up şovlarında da materyalinin büyük bir kısım günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan olaylara yaptığı şakalardan oluştuğu için, şakadakine benzer bir anı tekrar yaşadığımızda şakanın vurucu noktası aklımıza geliyor. Yani eminim ki “Ne vereyim abime?” cümlesi Fundamentals’tan sonra yeri geldiğinde sıkça kullanılmış, biri bir soruya cevap veremiyorsa “Faruk Eczanesiii” diye uzatmıştır. Bu sayede de Cem Yılmaz hep yeni şovunu beklediğimiz, koltukları yok satan bir komedyen olarak kalmıştır. 

Diyeceğim odur ki sokakta on kişiyi çevirsek yedi tanesi en az bir Cem Yılmaz şakası anlatır. Yaşadığı toplumun kültürüne bu kadar sağlam bir temel atmak, yaptığın meslekte çığır açmak zor. Tahmin ediyorum ki tatmini dehşet yüksek bir iş. Komedyen İncelemesi yazı serimin birinci yılında da işte bu kadar önemli bir komedyeni incelemek istedim. 

Peki sizin bir öneriniz var mı, bir sonraki Komedyen İncelemesi’nde kimi görmek istersiniz? İstek komedyenlerinizi bir peçeteye yazıp gönderin, belki bir sonraki yazı size gelir.

Yazar

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

2 Yorum

    • Aslı Özkeleş Cevap ver

      Gelir gelir, belki de çok yakında gelir. Siz yeter ki isteyin.

Leave a Reply to Berke Kadam Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.