Evet sevgili dostlar, Berlinale maratonumuzun son düzlüğüne geldik. Bugün basın gösterimlerinin, yarışmaların son günü. Tamı tamına yirmi dört adet film izledik bu süreçte. Benim için çok iddialı bir rakam. Çoğu filmin sıkıcı, kötü filmler olacağından korksam da bu korkum ilk günün sonunda yok oldu. Berlinale açısından da bu senenin baya iyi bir sene olduğunu düşünüyorum. İzlediğim çoğu filmi beğendim, bazılarını da çok beğendim. Yarışma filmlerinin de bir çoğunu izledim, umarım benim favorilerim ödül alır diye heyecan içerisinde ödül törenini bekliyorum. Her gün test olup, koşa koşa filmlere girdiğim bu macerayı terk ettiğim için de içim biraz buruk sayın geekler. 

Bu arada festival tam anlamı ile bitmedi, 20 Şubat’a kadar halka açık gösterimler devam edecek. Biz Eren ile birlikte genellikle basın gösterimlerine ara ara galalara katıldık, zaten gala deneyimlerimi de önceki yazılarda sizlerle paylaştım. Haydi gelin, son bir kez bugün izlediğim filmleri konuşalım.

Alcarràs

Katalanya’nın Alcarras adındaki ufak bir köyünde, büyük bahçelerinde şeftali toplayıcılığı yapan bir ailenin, bahçelerine solar paneller koymak isteyen bir firma ile mücadelesini anlatıyor bu film. Bu mücadeleyi günlük hayata yedirerek, seyirciyi hiç germeden, çok güzel aktarmış yönetmen Carla Simón. 2 saatlik filmi izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. Sade bir anlatımı olmasına rağmen karakterlerin hepsi birbirinden renkli. Özellikle çocuk oyuncuları izlemek muhteşem keyif verdi bana. Yalnız bu filmi izleyenlere bir uyarım var. Her nerede izleyecekseniz yanınıza biraz meyve, özellikle nektar ya da şeftali alıp öyle izleyin. Filmin başından sonuna kadar ağzımın sulanmasına engel olamadım. İzninizle ben gidip biraz meyve suyu falan içeceğim, sizler de o sırada diğer filmlerin yorumlarını okursunuz.

Leonora Addio

Luigi Pirandello’nun öldükten sonra cenazesi ve küllerinin hikayesini izlediğimiz bu film günün ilk siyah beyaz filmiydi. Biraz absürt öğeler taşısa da film beni içine çok çekemedi. Ayrıca filmin son 20 dakikasında, ölmeden önce yazdığı kısa bir hikayenin de filme uyarlanmış halini izliyoruz. Bu iki hikaye arasında bir bağ da göremediğim için; “Ya film 1 saat oldu, bir yarım saat daha nasıl ekleriz?” Diye düşünülerek konulduğunu hissettim. İtalyan filmi olduğu için büyük heyecanlar ile başına oturduğum filmden ne yazık ki hayal kırıklığı ile ayrıldım.

Aşk, Mark ve Ölüm

Avrupa’nın Sanat Güneşi, Rahmetli Hatay Engin

Cem Kaya’nın yeni belgeseli, zaten festival programı açıklandığı andan itibaren en heyecanlandığım filmdi. Müzik belgesellerini çok seviyorum. Hem de Almanya’ya yerleşme kararı alıp gelmişken, buranın Türk müziğinin belgeselini izlemek açıkçası harika bir deneyim oldu benim için. Kimi yerlerinde anıra anıra gülerken, bazen de göz yaşlarımı tutamadım. Sunduğu arşiv gerçekten eşsiz. Cem Karaca’nın pek bir yerde göremeyeceğiniz Almanca röportajları, konser görüntülerini izlemek tüylerimi diken diken etti. Film için çekilen röportajların her biri 1950’lerden bu yana gelişen Alman/Türk müziğini gayet iyi bir şekilde aktarıyor bizlere, isimler de birbirinden değerli. Killa Hakan’ı görmezsem çok üzülürüm diye düşünmeyin, o da tabii ki var! Kurgu benim için filmin starı oldu, geçişler, kurgu ile konulan şakalar çok zekiceydi, filmi çok akıcı kılıyor ve gelecek her sahneyi merakla bekliyorsunuz. Yeni müzikler keşfetmek, gurbette yaşamı ve müziğin bu yaşama yansımalarını merak ediyorsanız kaçırmayın. Hatta bunları merak etmiyorsanız da izleyin, çünkü Aşk, Mark ve Ölüm çok başarılı bir belgesel.

So-seol-ga-ui yeong-hwa (Romancının Filmi)

Bugün saat 21:00’da da bir filmimiz olsun, bir film daha izleyelim diye bu filme bilet almıştık. Açıkçası siyah beyaz çekilmiş bir Kore filmi izlemekten birazcık korkuyordum. Kesin sıkılacağız, zaten bir haftada 23 film izledim, aklım yere akacak, bunu nasıl kaldıracağım diye kendi kendime söyleniyordum. Laflarımı yuttum. Çünkü Koreli yönetmen Hang Sangsoo mizahı inanılmaz tadında, çok keyifli bir film çekmiş. Ufak ayrıntılardan mizah çıkartan, güzel diyaloglara sahip, 90 dakikalık, sade bir film So-seol-ga-ui yeong-hwa. Çok ünlü Koreli bir yazarın, gaza gelip film çekmesini konu alıyor filmimiz. Özellikle çektiği filmden bir kuple izlediğimiz kısma bayıldım. Yönetmenin diğer filmlerini de izlemek için can atıyorum.

Yazar

34 yaşıma geldim, hala pis bir metalci, fantastik ve bilim kurgu eserlerin hastasıyım. Hobilerimle yaşıyorum.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.