Alt-J ile aramda çok özel bir münasebet var.

Esasen Mac klavyelerinde Delta sembolünü çıkartan tuş kombinasyonundan adını alan İngiliz grup, 2010’ların başında sesini duyurmaya başladı. Önce bir EP çıkarttılar, küçük bir toz kalktı. Ardından bir single çıktı. Biraz daha büyük bir toz kalktı. 2012’de An Awesome Wave‘i çıkarttılar. İlk albümleriydi. Yine orta seviye bir toz bekleniyordu. Sene sonunda grup Mercury ödülünü almak için sahneye çıkınca anlaşıldı nerede durdukları. O günlerden, şarkılarının bam diye senenin en büyük filminin, en akılda kalıcı sahnesinde çaldığı günlere de hep kalite ile, akıl ile, ve her şeyden önemlisi orijinallik ile geldiler.

Ben Alt-J ile o ilk single ile ilk albüm arasında bir yerde tanıştım. Üyesi olduğum bir mail listesi, öneri şarkı olarak bilinmedik bu grubun Fitzpleasure adlı şarkısını atmıştı. Şarkıyı büyük bir beklenti olmadan dinledim. Zaten büyük bir beklenti yaratacak bir havası da yoktu. Şarkı ne iTunes ne de benzeri bir yerde bulunmuyordu, kimse torrentlemeye tenezzül etmemişti, YouTube’da dinleyenlerin sayısı epi topu elli bin kadardı.

Ama bambaşka bir şarkıydı Fitzpleasure. Girişindeki akapella “tra la la” seslerinin altına giren ince perküsyon sizi yatıştırıyor, sonra da 27. saniyede EDM sevenlerin drop dediği, Fitzpleasure bağlamında ise insana daha ziyade tokat gibi gelen bir bas girişi oluyordu. Sonra şarkı duruyordu, aniden, bir saniye içerisinde ve çok narin bir gitar melodisine geçiyordu perküsyonu geçip. Burada en enteresan olan şey, Alt-J’nin bu ani geçişi sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşatmasıydı. Dinlerken radikal bir değişiklik olduğunu fark ediyor, ama bunu garipsemiyordunuz. Değişiklik, müziğin içine gömülüydü. Karakteri ve DNA’sıydı. Bu grubun tüm işlerinde hissedilen bir şeydi. Aniden başlayan korolar, bir anda gelen elektronik tınılar, körlemesine giren esler… Değişim. Grubun bir anlamda, anahtar kelimesi buydu. Doctor Who izleyenler bilir, o dizinin de devamlı değişen arka plan, yan karakter ve başrolleriyle durumu, alımı budur.

Bir yandan da, Alt-J’nin Delta sembolünü oluşturan tuş kombinasyonu olduğunu unutmadık, değil mi?

İşte bu yüzden, Relaxer‘ı değerlendirirken ilk önce buna bakmak lazım. Evet, Relaxer ton olarak Alt-J’nin diğer iki albümünden daha düşük bir yerde. Temposu bazı yerlerde ortalamadan yüksek, bazı yerlerde ise düpedüz minimalist. Enstrüman kullanımı ve kayıt olarak inanılmaz radikal kararlar var. Mesela Hit Me Like That Snare Alt-J’nin gelmiş geçmiş en çiğ şarkısı. Hatta diskografiden çıkartsan, kimse geri yakıştıramaz. 3WW‘nin bir yerinde baya arkadan horlama sesine benzer bir şey geliyor enstrüman niyetine. Bazı şarkılar da iki kilometre öteden Alt-J kimliği ile bağırıyor. In Cold Blood gibi mesela. Bazı şarkılar biraz Alt-J, biraz değil. Adeline gibi. Bazı şarkılarda hiç tanınmadık vokaller var. Bazı şarkılarda çok garip sample’lar var.

Ve bütün bunlar, bir araya geldiklerinde dünyanın en Alt-J albümünü oluşturuyorlar. Çünkü Alt-J’yi Alt-J yapan değerler albümün kanında gezmeye devam ediyor. Rota değişiklikleri, tempo değişiklikleri, vokal değişiklikleri. 3WW erkek vokalle başlayıp, kadın vokalle bitiriyor. In Cold Blood siz ne olduğunu anlamadan caz-vari bir altyapıya geçiyor. House of the Rising Sun defalarca yorumlanmış efsane şarkıya hiç beklenmedik yerde yeni bir kıta girip aklınızı alıyor.

Ve en güzeli, albümün tartışmasız yıldız parçası Pleader‘ın hüviyetinde karşımıza çıkıyor. Pleader, Alt-J’nin bu mühür değişikliğini, Delta sembolünün geldiği yeri sessizlik ve uhrevi bir koro arasına koyuyor. Ani değişiklik sizi her dinleyişinizde hazırlıksız yakalıyor. Ve o an, yani tam sessizliğin bir anda seslerin en güzeliyle değiş tokuş edildiği saniye, Alt-J dinlediğinizi anımsıyorsunuz.

Alt-J’nin bunu kaybetmemiş olması, kaybetmeden üzerine bina çıkmış olması Relaxer’ı ilk iki albüme yaraşır bir yere koyuyor. Ve epey yüksekteki bu iki albümün bu kadar yanına giren üçüncü bir albümün varlığı da ister istemez Alt-J’yi bir basamak daha yukarı çıkartıyor efsaneler listesinde.

Ve ben açık konuşuyorum, bundan yirmi yıl sonra Alt-J’yi “2010’ların en etkili grupları” listelerinde görmeye başlarsak benim çenemi vinç gelse kapatamaz.

Buyurun efendim. Relaxer. Relax ediniz.

Yazar

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.