Distopya en temel haliyle nedir? “Kötü yönleriyle gelişmiş devletlerin gelecek senaryoları” olarak inanılmaz basit bir şekilde açıklayabileceğimiz bu kavram, edebiyatın belki de en önemli dallarından biri bana kalırsa.

En başında “ütopya ve distopya” kavramlarının ortaya çıkması ve bunların edebiyatta yer alması, aslında oldukça politik sebeplerden gelmekteydi. Bu alanlarda bir ürün ortaya koyan kimseler, bunu dönemlerinin iktidarlarına ithafen yazmaktaydılar. Üstü kapalı olarak acımasız eleştiri oklarını yönelttikleri ulus rejimleri ve yöneticilerin davranışları, bu alanın en çok odak noktası olan konularından. Yüzlerce yıldır yazılmaya devam edilen hem ütopyalar hem de distopyalar, temel anlamda bu çizgiden hiçbir zaman şaşmadılar.

Genelde distopik bir eser önerilmesini istediğinizde en klişe olan 1984 ya da Hayvan Çiftliği örnek gösterilir hemen. Başka distopik hikayeler olmadığından ya da diğer yazarların Orwell’den daha az kaliteli olduğundan falan değil; sadece en popüler kültüre zorla dahil edilmiş eserler olduğu için tüm bu furya. Yoksa Cesur Yeni Dünya da dahil olmak üzere hakkı yenmiş daha çok ama çok distopik eser var edebiyat camiasında.

Ancak bugün burada tartışmak istediğim mesele, neden Huxley’nin Cesur Yeni Dünya‘sı, Orwell’in 1984‘üne oranla daha az biliniyor gibisinden bir şey değil. Hayır. Aksine, muhtemelen daha önce çok yerde tartışılmamış ve hatta karşılaştırılmasının kulağa saçma gelecek gibi duran iki distopik romanı kıyaslamak istiyorum. İkisi de bu ismini saydığımız klasik distopyalar kadar isimlerini çok da duyurmamışlar üstelik. Biri direkt 80’li yıllarda doğmuşken, diğeri de milenyumun ergenleri için üretilmiş bir kaynak. Bahsini ettiğim eserler The Handmaid’s Tale ve The Hunger Games.

The-Handmaids-Tale

Margaret Atwood’un, Türkçe’ye Damızlık Kızın Öyküsü olarak çevrilen kitabı The Handmaid’s Tale; bildiğiniz üzere son iki senedir Hulu’da devam eden dizisiyle çok daha gündeme gelir ve konuşulur oldu. Daha önceden ne Atwood’u ne de bu distopyasını çok bilen yoktu muhtemelen, ancak dizisi sayesinde biraz daha “popüler” olan bu distopya eseri, son derece çarpıcı etkisiyle birçok insanın başını döndürmeyi başardı.

The Handmaid’s Tale‘in odaklandığı “kadın” olgusu ve “kadınların kullanılması” fikri; bu distopyaya hayat veren düşüncelerden. Gilead Devleti’nin, düşen doğurganlık oranlarını arttırmak için damızlık olarak kullandığı her bir kadını simgeleyen June (Offred), tüm mücadelesiyle örnek bir “baş kadın karakter” olarak tanımlanabilir.

Diğer tarafta Suzanne Collins’in, Türkçe meali ile Açlık Oyunları olarak üç kitap halinde basılmış The Hunger Games serisi de, en az Atwood’un romanı kadar güçlü bir kaynağa sahip. Baş karakterinin bir genç kız olması, en az June kadar hayatta kalmaya çalışan Katniss’a büyük bir sorumluluk ve önem yüklüyor. The Hunger Games geleceğinde kötü amaçlar için kullanılan insanlar yalnızca kadınlar değil tabii. Muhtemelen mühim farklarından biri bu olabilir.

Ancak gelin, bu iki eseri neden karşılaştırma ihtiyacı hissettiğim noktaya biraz daha hızlı geçelim. Biliyorum, iki distopik evrenin de açıklamasını okumak istemeyecek kadar doydunuz. O yüzden sadede gelmek için biraz tempo kazanalım.

katnisspolitics-xlarge

İki distopyanın da baş karakterleri kadın. İki distopyada da, kahramanımızın göğüs gerdiği ve fedakarlık yapması gereken çok şey var. İkisi de var olan devlet düzenine karşı ayaklanmayı ateşleyen kıvılcımlardan biri. İkisi de bu kıvılcımın bizzat temsili yüzü. İkisinin de bir kadın olarak gücü yadsınamaz. Her ikisi de bir kadın yazar tarafından yazılmış. Bu ortaklıklar bir mukayeseye ortam yaratıyor. Bu ortamda da ben kanaatimi şöyle bildiriyorum: The Handmaid’s Tale kitabı, The Hunger Games üçlemesinden çok ama çok daha iyi bir noktada. Peki neden böyle?

The Hunger Games için sürekli “seri” ya da “üçleme” tabirlerini kullanmam aslında burada bir şifre. Bu hem en mühim sebep, hem de en büyük hatasından geliyor: Yani tek ya da iki kitapta bitmemiş olmasından. The Handmaid’s Tale, birçok soruyu cevapsız bırakmasına rağmen, okuyucusunu tatmin etmeyi ve daha fazlasını düşünmek üzere okurlarını hayal güçleri ile yalnız bırakmayı çok iyi biliyor. Ve bu konuda da başarısını ispatlıyor. Ancak gel gelelim The Hunger Games, her şeyi bir sonuca erdirmek niyetiyle başladığı yolda maalesef ilk attığı adımlar kadar sağlam adımlar atmayı başaramıyor. İlk ve ikinci kitabıyla ulaştığı atmosferi, ne yazık ki son kitabıyla dibe batırabilmiş ve gerçekten de “güçlü kadın kahraman” figürünü hiç de hak etmediği bir sonla bırakıyor.

p06595t9

June’un ne olursa olsun her şeye göğüs germe ve en başından beri kaybetmediği itibarı ile örnek bir baş karakter olması, Katniss’a da yansıyabilecek ama yansıtılamamış türden bir özellik. Ailesinin bakımını üstlenen, ölü babasının yerine geçen, ölümle burun buruna olmasına rağmen bir an bile yılmamayı hayat felsefesi edinen Katniss; nedense son kitap ile birlikte bu hayatta kalma amacını tamamen duygusal konulara çeken birine dönüşüyor. Bir insanın duyguları olması kadar doğal hiçbir şey yok elbette; ancak bahsettiğim şey o değil.

Güçlü bir genç kadın olarak başladığı bu zorlu maceranın sonu “Acaba Gale’le mi evlensem Peeta’yla mı?” tarzında bir sonla bitince, inanın bu bir yetişkin romanı bile olsa çok ağır küfür yerdi okuyucusundan. Bize tanıtılan ve başından beri inandığı her türlü fikre, hikaye sonlanınca hiç olmamış gibi bir çizgi çeken bir karakter hiçbir zaman “kahraman” olarak kalmaz.

Üstelik tüm çarpıcı ve rahatsız edici hikayesiyle The Handmaid’s Tale, kimsenin ümit etmek istemediği türden bir gelecekken; The Hunger Games sırf bu sebeplerden ötürü, okuyucu kitlesi tarafından biraz daha arzulanan bir dünya haline geliyor sebepsizce. Güçlü bir kahraman yerinde olmayı arzulamak kötü bir hissiyat değil; ancak distopyanın vermek istediği mesajı alamıyorsak işte orada bir problem var demektir.

The-Hunger-Games-Negative-Space-Wallpaper

O sebepledir ki şahsi fikrim, The Hunger Games‘i iki kitaptan ibaret olarak görüp daha başarılı yanlarını düşünmek üzerine. Belki de bu sebepten dolayı, üçlemenin Alaycı Kuş (Mockingjay) kitabından uyarlanan iki film de, ilk iki filmi kadar yüksek başarıya ulaşmış olarak görülmedi.

Özetle The Hunger Games, temelde çok kaliteli ve güçlü bir kaynakken, sonunda kendini alaşağı etmiş bir esere dönüşüyor. En önemli sebeplerden birinin hala “seri” olmasından kaynaklandığını savunsam da, Suzanne Collins’in gençler için yazdığı örnek teşkil edebilecek türden kaliteli bir çıkış yolunu neden sonlara geldiğinde batırmış olduğunu anlayamıyorum. Eğer okullarda müfredata gençlik serisi olarak girebilecek ve bir şekilde “Bakın edebiyatın şusu da var” diye tanıtılabilecek türden bir eseri olacaksa; bunun The Hunger Games gibi biraz daha düşünmeye sevk eden şeyler olmasını tercih ederim, Twilight gibi şeyler değil.

Yine de böyle bir kıyas ne kadar mantıklı geliyor size, birkaç yorum okumak isterim doğrusu. Zira birbirlerinden çok ama çok farklı iki eser olduğunu bilsem de, temel odağımın “güçlü kadın kahraman” konusunda olduğuna bir kez daha dikkat çekmek isterim. Kaynak materyaline sadık kalmayı başarabilenle, buna ihanet edenin farkı elbette ki olacaktır, değil mi?

Yazar

Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.