Hiç dört – beş kişi bir araya gelip ağlayan erkekler gördünüz mü? Uzun süredir görüşmeyen iki erkek tanıdığın, “Haftaya bize gel de bir ağlaşalım” diye sözleştiklerini duydunuz mu? Cenazelerde veya cenaze evlerinde ne kadar bulundunuz bilmiyorum ama bu üzücü durumlarda, erkeklerin cenaze namazı dışında toplu etkinliklerde yer almadığını fark ettiniz mi?

Yukarıda saydıklarım, genelde kadınların eylemleri olarak karşımıza çıkan ve kadına özgü olarak sınıflandırılan şeyler. Birbirini uzun süredir görmeyen iki kadının birbirlerine rahatlıkla “Haydi gel de bir ağlaşalım” dediklerini duyabilirsiniz, cenaze evlerinde yahut cenazenin ardından belirli bir süre geçtikten sonra yapılan etkinliklerin hepsinde kadınların toplu hâlde bulunduklarını görebilirsiniz. Sanki bir biçilmiş rol gibidir bu, erkekler tabii ki üzülürler ama ağıt yakmak ve ağlamak kadınlara mahsus gibidir.

alfred stevens - victorian mourning

Yas tutmak da nitekim böyle değil midir? Kimse yaşasın istemem, bir erkeğin eşi vefat ettiğinde birkaç ay içerisinde hemen yeniden evlenebilir, hatta evlenmesi yönünde teşvik de edilir. Aynı durumdaki bir kadının ise önce belirli bir süreyi doldurması, bu sürede de hayatına devam etmesi değil, yas tutması beklenir. Yine umarım kimse yaşamasın ama evladını kaybeden bir babanın gücünün yerinde olması, dik durması, günlük yaşantıya hemen uyum sağlaması normal karşılanırken; annenin ise içinde tutmayıp ağlaması, hayatını bir süreliğine askıya alması hatta belki bağrına taş basması olağan gibi görünür.

Kadınların özelde üzücü ve travmatik olayların ardından gelişen alışılmış bu ağlama, yas tutma ve ağıt yakma davranışlarının pek çok sebebi var. Kadınların beyin kimyasının ağlamaya daha yatkın olduğunu yahut hormonlar sebebiyle daha duygusal olduklarını söyleyerek bu durumu biyolojik sebeplere bağlayanlar olabiliyor.  Farklı bir sosyo-biyolojik yorumla, kadınların yüzyıllardır maruz bırakıldıkları travmaların, bir travma geni olarak nesilden nesile aktarıldığını söyleyenler de var.

Bunlar dışındaki hemen bütün sebepler ise yaşanan toplumun hayat görüşüne, inanç biçimine, yaşam şartlarına göre değişiyor. Söz gelimi, kadının eşini kaybettikten sonra yeni bir evlilik yapmadan önce bir süre beklemesinin –yani yas sürecini tamamlamasının- bir sebebi, hamile olup olmadığını anlamak olabiliyor. Nitekim bu durum, toplumun geleneksel dünya görüşünden de yararlanarak oluşturulan hukuki uygulamalarda da yerini alıyor. Fakat tıbbî teknolojinin geliştiği ve bu teknolojinin imkânlardan yararlanabilen toplumlarda böyle bir süreye gerek olmayacaktır.

Bense bu yazıda yukarıda birazından bahsettiğimiz sebepler ve uygulamaların doğruluk veya yanlışlıklarına değil, ölünün ardından ağıt yakma davranışına odaklanıyorum. Çünkü sebepler her ne olursa olsun, istisnalar haricinde ağıt yakmak, kadınlara verilmiş bir görev olarak karşımıza çıkıyor. Bunun da aslında ilk söyleyişte kafamızda oluşan cinsiyete dayalı ön yargılardan daha farklı bir anlamı var.

duchamp2

Haydi, gelin itiraf edelim, yazının başından beri ağlanan yerde kadınlar bulunur dediğimiz için sizin de aklınıza aynı şeyler geldi: Kadın zayıftır, kadın ağlamaya meyillidir, kadın duygusaldır. Bazılarınız kendi dünya görüşü ve tecrübelerine göre bunu doğru buldu, bazılarınız ise yine kendi görüşleri ve tecrübelerine göre “Böyle saçmalık mı olur” diye söylenmeye hazırlandı.

Bakın, erkekler yas tutamaz, erkekler ağlayamaz ya da tersiyle kadınların işi ağlamaktır gibi bir şey demek istemiyorum. Önceki paragraflardaki ifadelerim de böyle anlaşılacak gibi gözükmüyor ama gene de belirtmek durumundayım. Yazı dili, konuşma dili gibi değil. Ayrıca yazarken yahut okurken, belirli vurgu ve tonlamalardan, beden dilinden ve mimiklerden uzağız. Mesajlaşırken emoji kullanmadığınızda insanlar bir sorun olduğunu düşünüyorlar, en basit örneği. O yüzden açık açık yazayım, sonra külahları değişmeyelim. Bahsettiklerim, istisnaların dışındaki, toplum genelinde sürdürülen davranış ve kabullerle alakalı.

Dikkat çekmek istediğim ise şu: Bu kabullerin arkasında –en azından özelde ağıt yakma durumu için- aklımıza ilk gelen “Kadınlar zayıf yaratılmıştır” düşüncesi yer almıyor. En azından, çıkış noktası için böyle değil. Daha sonrasında kalıplaşmış davranışlar, kabullere ve önyargılara hatta kültürel kodlara dönüşüyor, orası ayrı. Temelde ise ölümün, ana rahmine dönüşü simgelemesi yatıyor.

Hangi dünya görüşü ve inanç sistemine bağlı olursak olalım, ölüm bir başlangıç. Bunu doğanın döngüsüne katılmak ve toprağa karışmak olarak da düşünsek, ruh göçü gibi de algılasak yahut cennet/cehennem gibi bir öte dünya hayatı da kurgulasak, vardığımız yer aynı. Bu konu hakkında daha fazla okumak isteyenleriniz varsa şuraya yönlendirebilirim. Bir şey biter, bir diğer şey başlar. İnsanın bu dünyadaki yaşamı ise şu anki bütün bilgilerimiz doğrultusunda, ana rahminde başlıyor. Yarın tamamen ana rahminden bağımsız, asla oradaki şartlara benzemeyen bir ortamda üretilen insanlar olursa, yarından itibaren birkaç yüzyıl içerisinde toplumlar da bu sembolizmi tekrar düşünebilecektir.

Topraktan yahut çamurdan yaratılmak, kurumsallaşmış dinlerden de eski zamanlara dayanan bir inanç. İnanç biçimleri açısından baktığımızda insanın dünyaya gelişi ana rahminde, insanın yaratılışı ise toprakta gerçekleşiyor. Ana rahmi ve toprağın neden eşleştirildiğini böylece anlayabiliyoruz. Hâliyle bu eşleştirme, arkasına destekçi olarak din gibi itici kurumlar da geldiğinde, yerini sağlamlaştırıyor.

alezandre cabanel

Hepsinde elbette değil ama çoğu toplumda, yine çok çok eski zamanlardan beri insanlar ölünce toprağa gömülürler. Bunun da değişen sebepleri vardır, bedenin kokmasını engellemek yahut salgın hastalıkları durdurmak veya bedenin ekosisteme katkı sunmasını sağlamak gibi ama buralarla şu an ilgilenmiyoruz. Vardığımız noktada, insan; biri bedenen dünyada, biri de ruhen bedeninden ayrıldıktan sonra iki yaşamına da toprakta başlıyor. Toprak ise bu eşleştirmeden ötürü ana rahmini simgeliyor.

İnsan dünyadaki yaşamına başladığında ilk olarak annesinin içerisinde, yani yolculuğuna annesi ile başlıyor. Dolayısıyla ölümünde de bir başka ana rahmine, toprağa dönüp yeni bir yaşama başlayacağı için, yine yolculuğun ilk adımında annesi ile beraber olması gerektiği düşünülüyor. Rahim ekseriyetle kadınlarda bulunduğu için, ölüyü yolculamak da onlara düşüyor. “İnsan yaşarken babasından, ölünce annesinden sorulur” gibi ifade ve kabullerin de sebebi bu.

Toparlamak gerekirse ağıtlar da, tıpkı şu yazıda bahsettiğimiz ninniler gibi çoğunlukla kadınlara özgü ürünler olarak karşımıza çıkıyor.  Ağıt yakanların hatta bazen profesyonel ağıtçıların kadın olmasının sebebi ise kadınların duygusallığı veya zayıflığını vurgulayan bir cinsiyet önyargısından ziyade, bir ritüeli ifade etmesi. Ağıt yakmayı içeren bütün etkinlikler, kadınların görevli olduğu bir tören mahiyeti taşıyor. Bir geçiş dönemi ritüeli; beşikten, mezara.

Ne dersiniz, bu açıdan düşünmüş müydünüz? Bahsettiklerimizin tersiyle karşılaştığınız durumlar oldu mu? Ekleyecek örneğiniz var mıdır? Karşı çıktığınız şeyler peki? Yazın, yorumlarda buluşalım!

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

2 Yorum

  1. Çok üretkensiniz 🙂 Ağıt yakma konusunda daha çok payı toplumun kadına biçtiği role ve kadının duygularını gösterme cesaretine atfetsem de ölüm, yaratım, toprak ve kadın ilişkisi hem şiirsel hem çok anlamlı geldi. Kelimelerinize sağlık.

    • Meltem Deniz Doğan Cevap ver

      Teşekkür ediyorum, böyle yorumlar gelince daha çok yazası geliyor insanın 🙂

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.