Çok uzun yıllardır beklenen Mimesis’in çevirisi, yine çok uzun ve oldukça da sancılı olduğu konusunda akıl yürüttüğüm bir sürecin sonunda İthaki Yayınları’ndan çıktı! Tam hâliyle Mimesis – Batı Edebiyatında Gerçekliğin Tasviri isimli bu kitap, belki ilk bakışta  sitemizin ilgi alanının dışında kalan akademik bir çalışma gibi görünebilir. Görünüşe aldanmayın! Aslında tam da alanımızın içinde, çok temel bir noktada duruyor Mimesis.

parallel - the shining

Mimesis, onu okumayı bitirdiğinizde aslında yıllardır bizlere eğitimin çeşitli kademelerinde ezberletilen sanatla ilgili birtakım kalıp düşüncelerin temelinde duruyor; onların hem kalıplaşmasında hem de anlamlandırılmasında büyük bir rol oynuyor. İnsanların sürekli dem vurduğu “Sanat nedir” ve “Sanat ne içindir?” gibi çatışmaların kökenini açıklamaya yardımcı oluyor. Sanatın algılanış biçimi arasında mitoloji ve dini metin ilişkilerini de inceliyor, güncel birtakım sorularımıza cevap oluyor.

Yetmiyor, Mimesis’i okuduğunuzda, “Oyunlar sanat mıdır?” gibi tartışmalı güncel konulara kadar söyleyecek şeyi olduğunu görüyorsunuz. Hâlihazırda süren Scorseseli “Süper kahraman filmleri sanat değildir” minvalindeki tartışmaların kökeninde neyin olduğunu, neden bu gözle değerlendirilebileceğini anlıyorsunuz. Hâliyle gayet mantıklı bir zemine oturuyor sizin için, buna göre kendi cevaplarınızı, duruşunuzu alabiliyorsunuz.

Bu yazıda ben, kitabın içeriğini birkaç sayfada veremeyeceğimi bilerek bir kitap incelemesi vaat etmeyeceğim. Bunun yerine az önceki üç paragrafta söylediklerimi Mimesis üzerinden açmaya çalışacağım. Umuyorum ki yazı bittiğinde siz de söylediklerime ikna olacak ve hangi sanat türünü, ne için tüketirseniz tüketin bu kitabı edinmeniz gerektiğini anlayacaksınız.

Erich Auerbach

erich auerbach

Bir kitaptan bahsederken genel geçer bir kural gibidir yazar hakkında bilgi vermek ancak Mimesis için bunu yapmamızın elzem olduğunu düşünüyorum. Çünkü Erich Auerbach, sadece edebiyat eleştirisine yaptığı katkılar sebebiyle değil, ülkemiz akademisine yaptığı katkılarla da borçlu olduğumuz bir isim.

1892 yılında Almanya’da doğmuş bir Yahudi olan Auerbach, Alman dilbiliminin geleneksel yaklaşımı üzerinden akademik uğraşlarına başlıyor. Ancak vardığı noktada alanının tanınan en önemli isimlerinden biri hâline gelerek, akademideki bir insanın ne kadar yaratıcı olup ileriye gidebileceğinin de en büyük kanıtlarından birini, yaşayarak gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı’na bizzat cephede iştirak ediyor, bunu müteakiben 1921 yılında doktor unvanını alıyor. 1929 yılında, Dante: Seküler Dünyanın Şairi isimli bir önemli eseri vücuda getiriyor.

Alman faşizminin yükselişi sebebiyle 1935 yılında üniversiteden ayrılmak zorunda kalıyor. Nazilerin iktidarı, pek çok bilim insanı gibi onun da ülkeden sürülmesine neden oluyor. Böylece Auerbach, Nazilerden kaçıp Türk üniversitelerine kabul edilen bilim insanlarından biri olarak ülkemize giriş yapıyor.

Bu yazının konusunu oluşturan Mimesis’i de 1946 yılında İstanbul Üniversitesi’nde çalıştığı, Mina Urgan ve Azra Erhat gibi isimleri yetiştirdiği zamanlarda yazıyor. Hatta bir rivayete göre o dönemde Türkiye kütüphanelerinin yetersizliği ve yabancı kaynaklara ulaşmanın zorluğu sebebiyle Aubach, Mimesis’te incelediği uzun eser parçalarını ezberinden kayda geçirmiş, öyle de bir insanmış. 1947 yılında Türkiye’den ayrılarak Amerika’ya yerleşiyor. Burada Yale gibi köklü üniversitelerde görev alıyor. 1957 yılında ise hayata veda ediyor.

Auerbach, iyi bir dilbilimci olmanın yanında, edebiyat eleştirisi alanında da tanınan bir isim. Ama en önemlisi sanıyorum ki, kendisinin karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının kurucusu olarak görülmesi.

Mimesis

mimesis - parallel movie scene

Kitaba ismini veren Mimesis kelimesi, Grekçe “mimos”tan kökünü alıyor ve “taklit” anlamına geliyor. Felsefede ve edebiyat eleştirisinde bir terim olarak mimesis, birebir taklitten başlayarak benzerlikler, temsiller, öykünme, dışa vurum ve şaklabanlık gibi pek çok farklı ve geniş anlam alanını ifade etmek için kullanılabiliyor. Bu bakımdan, eserin kendisine geçmeden önce biraz bu terimden de bahsetmek gerekiyor sanırım.

Sanatın ne olduğuyla ilgili felsefi yaklaşımları, pek çok diğer şeyde olduğu gibi Antik Yunan’a dayandırıyoruz. Bu dönemin genel anlayışı sanatın, bir doğa ve/veya gerçeklik taklidi olduğu yönünde. Platon, sanatın bir taklit olduğunu hatta taklidin taklidi olduğunu söylemektedir. Mesela doğa bir resimdir, ressam da doğayı taklit eder. Çünkü iki farklı dünya vardır; biri bizim gördüğümüz, diğeri ise gerçek olan.  Bizim gördüğümüz dünya, gerçek olan idealar dünyasının bir yansıması, taklididir. Bu durumda gördüğümüz doğadan ilhamını alan sanat ise taklidin taklidi olmaktadır. Klasik dönem sanatında esas olan bu taklidi başarılı bir biçimde yapmaktır. Ne kadar gerçekçi olursa o kadar başarılıdır.

Daha sonra benzer düşünceleri Aristoteles de sürdürüyor ancak aralarında yorumsal farklar var. Örneğin Platon, kendisi de dâhil sanatçıların taklide başvurdukları için birer taklitçi yani sahtekâr olduklarını söylüyor ve dolayısıyla mimesis Platon için olumsuz bir anlam taşıyor. Aristoteles ise daha olumlu yaklaşıyor kavrama. Aristoteles’e göre sanat sadece görülen doğayı değil, duyuların dünyasını da kapsamaktadır. Kendi güzellik anlayışıyla sanata sınırlar koyar,  güzelliği esas alır. Güzellik ise düzen, orantı ve sınırlılıktır.

Platon ve Aristo’dan Hegel’e varana kadar da mimesis, genel itibariyle sanatın ne olduğunu açıklayan bir kavram olarak kullanılıyor: Sanat, gerçekliğin bir taklididir. Hegel, ruh ve madde üzerine düşünüyor ve vardığı noktada sanatın doğanın bir taklidi olmadığını savunuyor. Sanattaki güzelliğin, doğadaki güzellikten üstün olduğuna varıyor. Böylece aslında mimesis düşüncesinden sıyrılma imkânı buluyor sanat. Bu da sanatçının artık doğada gördüğü, gerçeklikte bulduğu şeyleri ifade etmekten kurtulması anlamına geliyor.

mimesis - learning from nature

Ancak mimesis devam ediyor. Doğru, artık somut, doğada bulunan elle tutulur, gözlemlenebilir şeylerden bahsetmek zorunda değil sanatçı. Ancak ruhtur, bedendir deyince; korkular, cennet, cehennem gibi soyut kavramlar da sanat kavramı içine giriyor. Bu sefer de bu soyut kavramlar, ideal bir şekilde taklit edilmeye, yansıtılmaya çabalanıyor.

Mimesis düşüncesi, Rönesans’ta da sonlanmıyor. Stendhal Kırmızı ve Siyah’ta sanat için “yol boyunca gezdirilen ayna”dan bahsediyor; Marksist Phelanev “sanat hayatın aynasıdır” diyor, bizde de R. M. Ekrem Araba Sevdası’nda hikâye ve romanın birer ibret aynası olduğunu dile getiriyor. Bu ayna benzetmeleri, taklidin yani mimesis anlayışının, on dokuzuncu yüzyıla kadar sürdüğünü gösteriyor.

On dokuzuncu yüzyıl ise bütün dünya için sanatta bir kırılma noktası oluşturur. Bundan sonra sanat, daha önce görülmemiş bir çeşitlilikte algılanmaya başlıyor. Elbette ki bunda değişen toplum düzeni, sanayileşmenin son haddine gelmesi, dünya savaşları gibi pek çok durumun etkisi var. Bu kadar çeşitlilik arasında taklide eskisi kadar dikkat edilmiyor. Ancak sanatın bir taklit olduğu düşüncesi, ne yaparsak yapalım, bir kriter olmasa bile geçerliliğini koruyor.

Mesela Darwin, 1883 yılında güzelliğin sadece insana değil bütün hayvan dünyasına ait olduğu düşüncesinden yola çıkıyor ve kuşların yuvalarını süslemeleri gibi örnekler veriyor. Müziğin kökenini, erkeğin dişisine yaptığı bir çağrıya bağlıyor. Böylece insanın müzik sanatına iştiraki de dolaylı olarak bir taklit yoluyla gerçekleşiyor.

Dilim döndüğünce anlattıklarımın kat kat daha fazlasını, Mimesis’te bulacaksınız.

Mimesis – Batı Edebiyatında Gerçekliğin Tasviri

ithaki - mimesis

Erich Auerbach’ın Mimesis’i, Homer’in Odysseia’sında dünyanın temsil edilme şekli ve İncil’deki tasviri arasında ünlü bir karşılaştırma ile başlıyor. Odysseia, Batı edebiyatını; İncil ise Orta Doğu yazınını temsil ediyor. Her ikisi de kendi zamanı için ufuk açıcı ve insanlık tarihini derinden etkileyecek olan bu iki metinden yola çıkan Auerbach, modernist romanlar da dâhil olmak üzere Batı edebiyatının tarihini kapsayan bir birleşik temsil teorisi ortaya koymuş oluyor. Bir önceki başlıkta sanatın taklitten geldiği yönündeki düşünceler ve mimesis kavramında açıklayabilmekteki yetersizliğimden anlayabileceğiniz gibi, Auerbach’ın yaptığı şey çok büyük bir iş.

Toplamda yirmi bölümden oluşan Mimesis’in her bölümü, eserin özgün dilinden uzun bir metin alıntısıyla başlıyor. Alıntılanan bu parçaların neden önemli olduğu ve Batı medeniyetindeki hangi düşünce kabullerine denk geldikleri açıklanıyor. Kendileri de ilk edebi eserlerden sayılan dini metinler ile genel kabulle insan üretimi olan edebi metinler karşılaştırılıyor. Bu karşılaştırmalar üzerinden de insanlığın yaşadığı dönüşüm, gelişim açıklanıyor.

Mimesis ağır bir kitap. Ağırlığı yazım dili yahut yazarın üslubundan kaynaklı değil; cidden ağır bir iş yapıyor olmasından geliyor. Öyle ki Mimesis’i okumaya başlamadan önce okunması için özel olarak hazırlanan kitaplar var. Yine İthaki Yayınları‘ndan çıkan Fatma Erkman-Akerson imzalı “Mimesis’i Okumaya Başlarken” bunlardan biri. Buna rağmen sanat, edebiyat ve özelde de toplumlar hakkında düşünmekten, karşılaştırmalar yapmaktan, belirli düşünce akımlarını ve kalıp yargıları tartışmaktan hoşlanıyorsanız Mimesis, okunması gereken ilk kitaplardan biri bence. Bu bakımdan Mimesis’i, yetmiş dört yıl sonra yazıldığı topraklara geri getiren İthaki’ye ve eseri aslından çeviren Herdem Belen ve Hüseyin Ertük‘e teşekkür etmek de boynumuzun borcudur.

Mimesis’i bitirdikten sonra, insanların, pek çok diğer uğraşın aksine sinemayı yedinci sanat olarak kabul etmelerinin arkasında, Antik çağlardan bu güne kadar gelen taklit düşüncesinin bir yansımasının olduğunu anlayacaksınız. Mimesis’i bitirdikten sonra, insanların geleneksel yaklaşımların dışında kalan sanat anlayışlarını neden aforoz eder gibi bir kesinlikte reddettiklerini görecek; sanatçıların niçin çoğunlukla kendi eserlerini verdikleri çağlardan yüzyıllar sonra değer gördüklerini anlamlandıracaksınız. Pop kültürün eserlerinin, kitch diye nitelendirebileceğimiz ürünlerin ve belki modern sanat dediğimiz şeylerin bir kısmının, neden sanat eseri olarak düşünülmediğinin mantıklı bir açıklamasını bulacaksınız.

Bunları size Mimesis anlatmayacak –yani, kitap 1946’da yazılmış– ama Mimesis, sanatın ne olduğuyla ilgili konuşacak, sadece sanat üzerine tespitlerle kalmayıp bilimi, zanaatı ve toplumsal yorumları da içeren bir geniş çerçeve sunacak. Buradan sonrasında siz de bilgisayar oyunlarının sanat olup olmadığını; olur diyenlerin neden böyle düşündüğünü, olmaz diyenlerin neden karşı çıktığını yahut bir sanat olarak kabul edilen sinemanın içerisinde süper kahraman filmlerinin neden tartışıldığını rahatlıkla yorumlayacaksınız. Zaten özünde de Mimesis, bir yorumlama çabası.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.