Bir kitabı satın alıp okumadan önce ne ile ilgili olduğunu hepimiz merak ederiz değil mi? Kitapçılarda dolanırken onca raf arasında yalnızca yeni basılmış kitap kokusunu içimize çekmek için aralamayız o sayfaları; aynı zamanda ilk birkaç sayfasını okumak için de bakarız içindeki dünyaya. Tabii herkesin tarzı olmayabilir bu; kimisi arka kapağı okuyarak tatminliğini test eder, kimi de uzun uzun birkaç bölüm okuyup bu kitabı alıp almayacağına karar verir. Sonuç olarak kitap da bir “tüketim” nesnesi, memnun kalıp kalmayacağımızı anlamak için ufak bir okuma testine tabi tutmak hiç de zararlı bir eylem değil.

Eh, bunu bildiğimizden biz de pek sevgili dostumuz İthaki’yen yepyeni bir kitap ön okuması ile karşınıza çıkalım dedik. Madeline Miller’ın geçtiğimiz sene yazmış olduğu ve çok satanlar listesine kısa bir sürede girmeyi başaran kitabı Circe (Ben, Kirke)’nin ön okumasını sizlere sunmaktan gurur duyarız. Bakın bakalım, bir tartın ilk bölümleri; acaba seveceğiniz türden bir şey mi görelim!

52264-1

BÖLÜM BİR

Ben doğduğumda, olduğum şeyin bir ismi yoktu. Anneme, teyzelerime ve bin kuzenime benzeyeceğimi varsayarak nympha demişler bana. Küçük tanrıların en küçükleri olarak güçlerimiz o kadar mütevazıydı ki ölümsüzlüğümüzü güç bela sağlayabiliyordu. Balıklarla konuşur, çiçekleri besler, bulut damlalarına ve dalgalardaki tuza tatlı diller dökerdik. O sözcük, nympha sözcüğü, geleceğimizin enini ve boyunu belirliyordu. Nympha bizim lisanımızda sadece tanrıça değil, aynı zamanda gelin anlamına da geliyordu. 

Annem onlardan biri, pınarların ve akarsuların koruyucusu bir naiad’dı. Babamın gözüne, babam onun babası Okeanos’un salonlarını ziyarete gittiği sırada ilişmiş. Helios ve Okeanos o günlerde sık sık birbirlerinin sofrasına otururmuş. Kuzen ve akrandılar, gerçi pek öyle göstermiyorlardı ya. Babam yeni dövülmüş bronz gibi ışıltıyla parlardı, Okeanos ise çapaklı gözler ve göbeğine inen beyaz bir sakalla doğmuştu. Yine de ikisi de Titan’dı ve Olympos’taki, dünyanın kuruluşunu görmemiş olan gıcır gıcır yeni tanrılardansa birbirlerinin yarenliğini tercih ediyorlardı.

Okeanos’un sarayı, yerin derinlerine oyulmuş bir dünya harikasıydı. Yüksek tonozlu salonları altın kaplamaydı, taş zeminler kutsal ayakların yüzlerce yıllık temasıyla pürüzsüzleşmişti. Her odada Okeanos’un nehrinin hafif sesi duyulurdu; dünyadaki tatlı suların kaynağıydı bu nehir, öyle karanlıktı ki suların nerede bitip kaya tabanın nerede başladığını anlayamazdınız. Kıyılarında otlar ve kül rengi çiçekler biterdi, Okeanos’un, naiad’ların, nympha’ların ve nehir tanrılarının sayısız çocuğu da orada büyüyordu. Su samuru gibi parıldayarak, gülerek, loş havada yüzleri ışıl ışıl bir halde elden ele altın kadehler dolaştırır, güreşir, aşk oyunları oynarlardı. Tam ortalarında da bütün bu zambak güzelliğini gölgede bırakan annem otururdu. 

Saçları koyu kahverengiydi, her buklesi öyle ışıltılıydı ki içeriden aydınlanıyormuş gibiydi. Babamın, şenlik ateşinden yayılan hava kadar sıcak bakışlarını hissetmiş olmalı. Elbisesini tam omuzlarının kıyısından aşağı dökülecek şekilde düzelttiğini görüyorum. Suda parıldayan parmaklarını oynattığını görüyorum. Buna benzer binbir türlü numara yaptığını bin kere görmüşümdür. Babam her zaman aldanırdı bunlara. Dünyanın doğal düzeninin, kendisini hoşnut etmek üzere tesis edilmiş olduğuna inanıyordu. 

“Bu kim?” demiş babam Okeanos’a.

Okeanos’un babamdan sürüyle altın gözlü torunu varmış zaten, daha fazlası da hoşuna gidermiş. “Kızım Perseis. İstiyorsan senindir.”

Ertesi gün babam, annemi yukarıdaki dünyadaki pınar başında bulmuş. İri nergis çiçekleriyle dolu, üzerinde meşe dallarının birbirine geçtiği güzel bir yermiş burası. Çamur yokmuş, yapış yapış kurbağalar yokmuş, sadece çimenliğin dibinde serili temiz, yuvarlak taşlar varmış. Nympha sanatının ince güzelliklerine hiç aldırış etmeyen babam bile severmiş orayı. 

Annem, babamın geleceğinden haberdarmış. Narin ama hünerliydi annem, sivri dişli yılanbalığı gibi kıvrak bir zihni vardı. Kendisi gibiler için güce giden yolun nerede uzandığını görmüştü ve bu yol piçlerden, nehir kenarında güreşlerden geçmiyordu. Babam bütün ihtişamıyla karşısında durduğunda annem ona gülmüş. Seninle yatmak mı? Ne diye yapacakmışım bunu?

Babam istediğini alabilirmiş elbette. Ama Helios, ister köle kızlar olsun ister tanrıçalar, bütün kadınların kendi arzularıyla yatağına girmesiyle övünürdü. Sunakları bunun kanıtlarıyla, kocaman karınlı annelerin ve mutlu piçlerin adaklarıyla dolup taşardı. 

“Ya evlilik,” demiş annem ona, “ya da hiç. Ayrıca, evlilik olursa şunu bilmelisin: Kırlarda istediğin kadar kızla birlikte olabilirsin ama hiçbirini eve getirmeyeceksin çünkü sarayının salonlarında sadece ben salınacağım.” 

Koşullar, kısıtlamalar. Bunlar babam için yeni şeylermiş, tanrıların en bayıldığı şey de yeniliktir. “Anlaştık,” demiş babam ve bunu mühürlemek için anneme bir kolye vermiş, en nadir kehribar boncuklardan dizilmiş, kendi yaptığı bir kolyeymiş bu. Daha sonra, ben doğduğumda bir kolye daha vermiş anneme, üç kardeşimin her biri için de birer tane daha. Annemin hangisine daha çok kıymet verdiğini bilmiyorum: Işıl ışıl boncuklara mı, yoksa onları taktığında kız kardeşlerinin kapıldığı kıskançlığa mı? Ulu tanrılar onu durdurmasaydı, kolyeleri sonsuza dek toplamaya devam eder, boynundan öküzlerin boyunduruğu gibi sarkıtırdı herhalde. Tanrılar biz dört kardeşin ne olduğumuzu öğrenmişti artık. Başka çocuklar yapabilirsin, dediler anneme. Ama Helios’tan değil. Ama başka kocalar anneme kehribar boncuklar vermiyordu. Ağladığını yalnızca o zaman gördüm.

Doğduğumda teyzelerimden biri −adını söylemeyeceğim, çünkü hikâyem teyzelerle dolu− beni yıkayıp kundaklamış. Bir diğeri annemle ilgilenmiş, dudaklarını yeniden kırmızıya boyamış, saçlarını fildişi taraklarla taramış. Bir üçüncüsü babamı içeri almak için kapıya gitmiş.

“Kız,” demiş annem burnunu kırıştırarak.

Ama babam kız evlat sahibi olmaya aldırmıyormuş, kızları yumuşak mizaçlı ve zeytinlerin ilk sıkımı gibi altın renkliymiş. Hem erkekler hem de tanrılar onun soyundan üreyebilme fırsatı için servet ödüyormuş ve babamın hazinesinin tanrıların kralının hazinesiyle boy ölçüşebileceği söyleniyormuş. Babam beni kutsamak için elini başıma koymuş.

“İyi bir eşleşme yapacak,” demiş.

“Ne kadar iyi?” diye meraklanmış annem. Daha iyi bir şeyle değiş tokuş edilme ihtimalim bir teselliymiş.

Babam saçlarımı tutam tutam edip gözlerimi ve yanaklarımın çizgilerini inceleyerek düşünmüş. 

“Bir prensle sanırım,” demiş. “Prens mi?” diye sormuş annem. “Ölümlü birini kastetmiyorsun herhalde?”

Yüzündeki tiksinti apaçıkmış. Küçükken bir keresinde ölümlülerin neye benzediğini sormuştum. “Biçimlerinin bize benzediğini söyleyebilirsin,” demişti babam, “ama ancak bir solucanın balinaya benzediği kadar.”

Annem daha basit bir açıklama getirmişti: Çürümüş etle dolu iğrenç torbalara benzerler

“Zeus’un oğullarından biriyle evlenecek mutlaka,” diye ısrar etmiş annem. Kendini Olympos’taki ziyafetlerde, Kraliçe Hera’nın sağ tarafında otururken hayal etmeye başlamış hemen. “Hayır. Saçları vaşak gibi çizgili. Bir de çenesi. Çenesi hoş olmayacak kadar sivri.” 

Annem daha fazla tartışmamış. Kızdırıldığı zaman Helios’un nasıl küplere bindiğine dair hikâyeleri herkes gibi o da biliyormuş. Altın gibi parlıyor olsa da ateşini aklından çıkarma

Annem ayağa kalkmış. Karnındaki şişkinlik inmiş, sırtı yeniden dik, yanakları tazecik ve bakirelere has bir pembedeymiş. Bizim türümüz çok çabuk toparlanır elbet ama balıkların yumurtlaması gibi art arda doğuran Okeanos’un kızlarından biri olarak annem yine de daha hızlı iyileşiyormuş. 

“Gel,” demiş babama. “Daha iyisini yapalım.” 

***

Çabuk büyüdüm. Bebekliğim birkaç saatte geçti, kucak çocukluğum da onun ardından kısacık sürdü. Annemin gözüne girmeyi uman bir teyzem yanımızda kalmaya devam ediyordu, sarı gözlerimle tuhaf, tiz bir sesle ağlamam yüzünden bana Atmaca, yani Kirke adını verdi. Daha sonra annemin, kendisinin hizmetlerini ayaklarının altındaki zeminden daha fazla fark etmediğini anlayınca ortadan kayboldu. 

“Anne,” dedim. “Teyzem gitti.”

Annem cevap vermedi. Babam gökyüzündeki arabasına dönmüştü bile, annem de gizli suyollarını kullanarak çekip gitmeye, çimenli nehir kıyılarında kız kardeşlerine katılmaya hazırlanıyor, saçlarını çiçeklerle örüyordu. Peşinden gidebilirdim ama o zaman bütün gün ilgilenmediğim ve anlamadığım şeyler hakkında dedikodu yapan teyzelerimin ayaklarının dibinde oturmaya mecbur olacaktım. Ben de geride kaldım. 

Babamın salonları karanlık ve sessizdi. Sarayı, yeryüzüne gömülü Okeanos’un sarayına komşuydu ve duvarları cilalı obsidiyenden yapılmıştı. Niye yapılmasındı? Babam öyle istemiş olsaydı dünyadaki herhangi başka bir şeyden de yapılabilirdi bu duvarlar, Mısır’ın kan kırmızısı mermerlerinden ya da Arabistan’ın pelesenkağacından mesela. Ama babam obsidiyenin kendi ışığını yansıtmasını, kaygan yüzeyinin kendisi geçerken alev almasını seviyordu. Tabii kendisi yokken ortalığın ne kadar karanlık olacağını hesaba katmamıştı. Babam dünyayı kendisi içinde olmadan kafasında canlandırmayı asla başaramazdı. 

O zamanlarda canım ne isterse yapabilirdim: Bir meşale yakıp karanlık alevlerin beni nasıl takip ettiğini görmek için koşabilirdim. Pürüzsüz toprak zemine yatıp yüzeyinde parmaklarımla küçük delikler açabilirdim. Solucan ya da tırtıl yoktu, gerçi ben de öyle şeylerin varlığından haberdar değildim ki onları arayayım. O salonlarda bizden başka yaşayan hiçbir şey yoktu. 

Geceleri babam döndüğünde toprak bir atın sağrısı gibi dalgalanır, açtığım delikler kendiliğinden kapanırdı. Bir an sonra da annem çiçek kokuları içinde dönerdi. Babamı karşılamaya koşar, babam da onun boynundan asılmasına izin verir, şarap ikramını kabul eder, kocaman gümüş sandalyesine giderdi. Ayaklarının dibinde peşinden giderdim. Hoş geldin baba, hoş geldin. 

Babam şarabını içerken dama oynardı. Kimsenin onunla oynamasına izin yoktu. Taşları yerleştirir, tahtayı çevirir ve yeniden yerleştirirdi. Annem sesini bala batırırdı. “Yatağa gelmeyecek misin sevgilim?” Şişe geçirilmiş de ateşte kızarıyormuş gibi yavaş yavaş babamın önünde döner, vücudunun cömert kıvrımlarını sergilerdi. Babam çoğunlukla o zaman oyununu bırakırdı ama bazen de bırakmazdı; en sevdiğim zamanlardı bunlar çünkü o zaman annem mür ağacından kapıyı arkasından çarparak çeker giderdi.

Babamın ayaklarının dibindeyken bütün dünya altındı. Işık aynı anda her yerden gelirdi, sarı cildinden, parlak gözlerinden, saçlarının bronz ışıltısından. Teni maltız kadar sıcaktı, izin verdiği kadarıyla ona sokulurdum, öğle vaktinde kayalara sokulan bir kertenkele gibi. Teyzem daha düşük seviyeli bazı tanrıların ona bakmaya zar zor dayanabildiğini söylemişti ama ben onun kızıydım, onun kanından geliyordum, yüzüne o kadar uzun süre bakardım ki gözlerimi başka tarafa çevirdiğimde babam bakışlarıma yapışmış halde kalır, yerlerde, parlayan duvarlarda, kakmalı masalarda, hatta benim kendi cildimde ışıldardı. 

“Bir ölümlü seni bütün ihtişamıyla görseydi ne olurdu?” diye sordum. 

“Bir saniyede yanıp küle dönerdi.”

“Peki bir ölümlü beni görürse ne olur?”

Babam gülümsedi. Dama taşlarının hareket edişini, mermere sürtünen tahtanın tanıdık sesini dinledim. “Ölümlü kendini şanslı sayardı.” 

“Onu yakmazdım yani?”

“Tabii ki hayır,” dedi babam.

“Ama gözlerim seninkilere benziyor.”

“Hayır,” dedi babam. “Bak.” Gözlerini şöminenin yan tarafındaki bir kütüğe çevirdi. Kütük parladı, sonra alev aldı, sonra da kül halinde yere düştü. “Üstelik bu, güçlerimin en küçüğü. Bunu sen de yapabilir misin?” 

Bütün gece o kütüklere baktım durdum. Yapamadım. 

Kız kardeşim doğdu, ondan kısa bir süre sonra da erkek kardeşim. Ne kadar süre sonra, onu söyleyemem. Göksel günler bir çağlayandan dökülen sular gibi geçip gider, ben de onları saymakla ilgili ölümlü numarasını henüz öğrenmemiştim. Babamın daha bilgili olacağını zannederdiniz, ne de olsa her gün doğumunu görmüştü ama o bile kız ve erkek kardeşlerime ikiz derdi. O ikisi, erkek kardeşimin doğduğu andan itibaren vizon yavruları gibi birbirlerine yapışık haldeydi. Babam tek eliyle ikisini birden kutsamıştı. Işıklı kız kardeşim Pasiphae’ye, “Sen,” demişti, “Zeus’un ebedi oğullarından biriyle evleneceksin.” Kehanet sesiyle, gelecekte kesinlikle olacak şeyleri haber veren sesiyle konuşmuştu. Annem bunu duyunca, Zeus’un ziyafetlerinde giyeceği elbiseleri düşünürken içinde yanan ateşle parladı âdeta. 

“Sen,” dedi babam tok, bir yaz sabahı kadar berrak olan normal sesiyle erkek kardeşime. “Oğullar annelerine çeker.” Annem bunu duyunca memnun oldu ve erkek kardeşimin ismini vermek için izin istedi. Ona kendi adını koyarak Perses dedi. 

İkisi de akıllıydı, işlerin nasıl yürüdüğünü çabucak anladılar. Kürklü patilerinin arkasından bana pis pis gülmek pek hoşlarına giderdi. Gözleri sidik gibi sarı. Sesi baykuş gibi cırtlak. Atmaca diyorlar ama öyle çirkin ki keçi demeleri gerekli. 

İğneli sözlerde ilk denemeleriydi bunlar, iğneleri hâlâ küttü ama günbegün sivrildi. Onlardan kaçınmayı öğrendim, onlar da çok geçmeden Okeanos’un salonlarındaki bebek naiad’larla nehir tanrıları arasında kendilerine daha iyi avlar buldular. Annem kız kardeşlerine gittiğinde onu takip eder, turnabalığının ağzının karşısındaki küçük balıklar gibi hipnotize olmuş haldeki yumuşakbaşlı kuzenlerimizin üzerinde hâkimiyet sürerlerdi. Eziyet dolu yüz farklı oyun icat etmişlerdi. Gelsene Melia, diye çağırırlardı tatlı seslerle. Olympos’ta son moda, saçlarını ense hizasında kesmek. Bunu yapmamıza izin vermezsen kendine nasıl koca bulacaksın? Melia kirpiye dönmüş halini görüp ağlayınca, kardeşlerim mağaralar yankılanana dek kahkahalarla gülerdi. 

Onları kendi hallerine bırakmıştım. Babamın sessiz salonlarını tercih ediyor, geçirebildiğim her saniyeyi babamın ayaklarının dibinde geçiriyordum. Bir gün babam, kutsal sığırlarını ziyarete giderken, belki de bir ödül olarak, beni de yanında götürmeyi teklif etti. Büyük bir şerefti bu, çünkü altın savaş arabasına bineceğim ve bütün tanrıların kıskançlığına mazhar olan hayvanları, dünyadaki günlük yolu üstünde her gün babamın gözünü okşayan elli bembeyaz sığırı göreceğim anlamına geliyordu. Arabanın mücevherli parmaklıklarından sarkıp aşağıda kayıp giden dünyayı hayranlıkla seyrettim: Ormanların zengin yeşilini, çentik çentik dağları, okyanusun engin, uçsuz bucaksız maviliğini. Gözlerim ölümlüleri aradı ama onları göremeyecek kadar yukarılardaydık. 

Sürü, çimenlerle kaplı Thrinakie Adası’nda, iki üvey kız kardeşimin bakımında yaşıyordu. Biz gelince kız kardeşler hemen babama doğru koşup çığlık çığlığa boynuna sarıldılar. Erimiş altın gibi ciltleri ve saçlarıyla babamın bütün güzel çocuklarının en güzelleri arasındaydılar. İsimleri Lampetie ve Phaethusa idi. Işıltılı ve Parlak

“Peki, yanında getirdiğin kim?”

“Perseis’in çocuklarından biri mutlaka, gözlerine baksana.”

“Tabii ya!” Lampetie (Lampetie’ydı sanırım) saçlarımı okşadı. “Canım benim, gözlerin konusunda hiç endişelenme. Hiç önemli değil. Annen çok güzeldir ama asla güçlü biri olamadı.” 

“Gözlerim sizinkiler gibi,” dedim.

“Ah, ne tatlı! Hayır, canım, bizimkiler ateş kadar parlak, saçlarımız da suyun üstüne vuran güneş gibi.” 

“Saçlarını örmekle akıllılık etmişsin,” dedi Phaethusa. “Kahverengi tutamlar örgünün içinde o kadar kötü durmuyor. Sesini de aynı şekilde saklayamaman pek yazık.” 

“Bir daha asla konuşmayabilir. Bu işe yarardı, değil mi kardeşim?” 

“Yaramaz mı hiç?” Gülümsediler. “Gidip sığırları görelim mi?”Hayatımda daha önce hiç sığır görmemiştim ama bunun önemi yoktu. Hayvanların güzelliği o denli barizdi ki onları bir şeyle karşılaştırma ihtiyacı duymadım. Postları nilüferlerin taçyaprakları kadar lekesiz, gözleri yumuşak ve uzun kirpikliydi. Boynuzları yaldızlanmıştı, kız kardeşlerimin işiydi bu. Sığırlar ot kemirmek için eğilince, boyunları dansöz gibi kıvrılıyordu. Günbatımı ışığında sırtları saten yumuşaklığıyla ışıldıyordu.

“Ah!” dedim. “Birine dokunabilir miyim?”

“Hayır,” dedi babam.

“İsimlerini öğrenmek ister misin? Bu Beyaz Yüz, bu Parlak Göz, bu da Sevgili. Şuradaki Güzel Kız, buradaki Şirin, Altın Boynuz, bu da Işıltı. Şu Sevgili, şu da…” 

“Sevgili’yi söylemiştiniz zaten,” dedim. “Şuradakinin adının Sevgili olduğunu söylediniz.” Huzur içinde ot çiğneyen ilk ineği işaret ettim. 

Kız kardeşlerim önce birbirlerine, sonra tek bir altın bakışla babama baktılar ama babam dalgın zarafetiyle sığırlarını seyrediyordu. 

“Yanlışın var,” dedi kızlar. “Bu gösterdiğimiz Sevgili işte. Şu da Yıldız Işığı, buradaki Pırıltı, bu da…” 

“Bu ne?” dedi babam. “Şirin’in üstündeki yara kabuğu mu?” Kız kardeşlerim hemen atıldılar. “Ne yara kabuğu? Ah, olamaz. Ah, yaramaz Şirin seni, kendini yaralamışsın. Ah, seni yaralayana lanet olsun!”

Görmek için iyice eğildim. Küçücük bir kabuktu, serçe parmağımın tırnağından küçüktü ama babam kaşlarını çatmıştı. “Yarına kadar halledeceksiniz bu işi.” 

Kız kardeşlerim kafalarını bir aşağı bir yukarı salladılar. Elbette, elbette. Özür dileriz. 

Yeniden arabaya bindik, babam gümüş uçlu dizginleri eline aldı. Kız kardeşlerim babamın ellerine son birkaç öpücük daha kondurdular, ondan sonra atlar sıçrayıp bizi gökyüzü boyunca çekti. Loşlaşan ışıkta ilk takımyıldızlar göz kırpmaya başlamıştı bile.

Babamın bir keresinde, dünyada, işleri kendisinin yükselişini ve inişini takip etmek olan, adına gökbilimci denen birileri olduğunu anlattığı geldi aklıma. Bu kişiler ölümlüler arasında büyük hürmet görür, saraylarda krallara danışman olarak bulunurmuş. Ama babam bazen bir yerin ya da diğerinin üstünde oyalanır, hepsinin hesaplarını karmakarışık edermiş. O zaman bu gökbilimciler hizmet ettikleri kralların huzuruna sürüklenir ve sahtekâr oldukları için öldürülürlermiş. Babam bunu bana anlatırken gülümsemişti. Hak ettikleri buydu, söylediğine göre. Güneş Helios kendi iradesinden başka hiçbir iradeye bağlı değildi ve kimse ona ne yapacağını söyleyemezdi. 

“Baba,” dedim o gün. “Gökbilimcileri öldürecek kadar geç kaldık mı?” 

“Kaldık,” dedi babam şıngırdayan dizginleri sallayarak. Atlar hızla ileri atıldı, dünya altımızda bulanıklaştı. Denizin kıyılarından gecenin gölgeleri tütüyordu. Bakmadım. Göğsümde, kurusun diye sıkılan kumaşı andıran bir burulma hissi vardı. Gökbilimcileri düşünüyordum. Onları kafamda canlandırdım; solucan gibi yere yapışmış, eğilip bükülüyorlardı. Kemikli dizlerinin üstünde, lütfen, diye ağlaşıyorlardı, bizim suçumuz değildi, güneş geç kaldı. 

Güneş asla geç kalmaz, diye cevapladı krallar tahtlarından. Böyle söylemek küfürdür, öleceksiniz! Böylece baltalar indi ve o yalvaran adamları ikiye böldü. 

“Baba,” dedim. “Kendimi bir tuhaf hissediyorum.”

“Acıktın,” dedi babam. “Ziyafet vakti geçti. Kız kardeşlerin bizi oyaladıkları için kendilerinden utanmalı.” 

Akşam yemeğinde güzelce yedim ama içimdeki his geçmedi. Yüzümde tuhaf bir ifade vardı mutlaka, çünkü Perses’le Pasiphae oturdukları divanda pis pis gülmeye başladılar. “Kurbağa mı yuttun?” 

“Hayır,” dedim.

Cevabım, onları daha fazla güldürmekten başka bir işe yaramadı. Süslü kumaşlarla örtülü kollarını bacaklarını, pullarını cilalayan yılanlar gibi birbirlerine sürttüler. Kız kardeşim, “Peki, babamın altın sığırları nasıl?” diye sordu. 

“Güzeller.”

Perses kahkaha attı. “Bilmiyor! Hayatında hiç bu kadar aptal birini görmüş müydün?” 

“Hiç görmedim,” dedi kız kardeşim.

Sormamam gerekirdi ama hâlâ düşüncelerime dalmış durumdaydım, mermer zeminlere serilip kalmış o paramparça vücutları görüyordum. “Neyi bilmiyorum?” 

Kız kardeşimin kusursuz vizon suratı. “Babamın inekleri düzdüğünü tabii. Yenilerini böyle yapıyor. Boğaya dönüşüyor ve ineklerini döllüyor, yaşlananları da pişiriyor. Herkesin sığırları ölümsüz zannetmesinin sebebi bu.” 

“Öyle bir şey yapmıyor.”

Kızarmış yanaklarımı işaret ederek uludular. Ses, annemi yanımıza getirdi. Kardeşlerimin şakalarına bayılırdı. 

“Kirke’ye inekleri anlatıyorduk,” dedi erkek kardeşim anneme. “Bilmiyormuş.” 

Annemin kahkahası, kayalardan inen bir pınar gibi parıldadı. “Aptal Kirke.” 

Senelerim böyle geçti işte. Bütün o süre boyunca kabuğumu kırmayı beklediğimi söylemek isterdim ama korkarım zamanın sonuna dek bütün o kör acılardan başka bir şey olmayacağına inanarak akıntıyla sürüklenip durdum. 

1 2
Yazar

Geekyapar'ın yeni editoryal işler amiri. Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.