Sadece kelimeleriyle çok çirkin işler yapmayı başaran çok az insan grubu vardır –yazarlar ve şairler mesela- neyse ki tüm dünya el birliğiyle dünyayı onlara zindan eder, böylece biz de ahlakımızın bozulmasından ya da daha kötüsü fikir değiştirmekten ve bu yeni fikirleri yüksek sesle söyleme cesaretini kendimizde bulmaktan ucuz kurtuluruz her seferinde. İnsanların yazdıklarının ve okuduklarının yasak sayılması da düşündüğünüzden çok daha sık tekerrür eder tarihte, hatta sadece zamansal değil mekânsal olarak da düşünüldüğünden geniş bir coğrafyayı kaplar. O yazarlar ve şairler de Sevgi Bakanlığı‘nın bir bodrumuna bırakılır muhtemelen.

İddia ediyorum, şu anda kitaplığınızda en az bir illegal kitap var. Oldukça da eminim bundan, eğer Nazım Hikmet filan okuyorsanız hele, bitmiştir; az da olsa övünmüşseniz mütevazi kütüphanenizle, içinde muhtemelen yasadışı veya bir dönem yasadışı sayılmış kitaplar vardır. Seksenler, bilemediniz doksanlar basımı; bir zamanlar parlak ancak şimdi soyulmuş ciltli; ikinci hamur, belki saman kağıt bir şiir kitabınız varsa, tahmin etmek zor değil o kitabın yasaklı yayınlar listesine girdiğini bir dönem. Bunu kabul etmek insanın içini acıtıyor ancak kelimelere karşı öfke nöbeti geçirenlerin dünyasında yaşıyoruz, üstelik kısa süreli de olsa bu öfke nöbetleri kazanıyor.

Açıkçası yasaklanmış olmaları – ki çoğu fiilen bir yaptırımı olmasa da hâlâ kağıt üzerinde yasaklıdır. Bu kitapların insanı üzüyor üzmesine ancak belki böyle olması gereklidir, belki biraz daha değerli yapar bu onları. Sonuçta, kendi milletinin kendi kurtuluş destanını yazıp, bu şiirlerle 25 yıl yasaklı kalabilmek de ayrı bir başarıdır. Bir kere burada iki taraflı bir beceri vardır: Çok zekice şiirler yazma yeteneği, bir de kaliteli şiirleri yasaklama yeteneği. Bana sorarsanız ikincisi çok daha büyük bir gayret ve yoğun duygular gerektirir, nefret gibi mesela. Şimdi biraz da bu iki yeteneğin kapıştığı hayatlara, yani bazı ahlaksız vatan hainlerinin yaşamlarına bakalım, ikinci yeteneğin neden daha incelik isteyen bir iş olduğunu anlayacaksınız. Bütün kötücüllükler incelik ve çaba ister.

Nazım Hikmet

nazım hikmet, ismail hakkı, orhan kemalNazım Hikmet, İsmail Hakkı, Orhan Kemal; üçü de ‘Yatıyor Bursa Kalesinde

Nazım Hikmet’in hikâyesini zaten hepimiz pek iyi biliyoruz çünkü vatanından kovulmanın, başkaldırının, illegal sanatın ve yurt sevgisinin biricik sembolü zaten kendisi. Ama bunların ötesinde şiir yeteneğinin asla ve asla yeteri kadar övülmediğini düşünüyorum, ne yapılırsa yapılsın öyle düşünmeyeceğim. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirler ayrı, serbest ölçüyle yazdığı şiirler ayrı güzeldir, ses benzerliği veya ritim konusunda acayip zekice fikirleri vardır, bütün şiirlerinde de görülebilir bu.

Aramızda sadece bir derece farkı var,

işte öyle kanaryam,

sen kanatları olan düşünemeyen kuşsun,

Ben elleri olan, düşünebilen adam…

Dahice dizeler yazıyor, başkaldırı deyince onun adı geliyor akla, hapse giriyor (kendi deyimiyle ‘yatıyor Bursa kalesinde’), memleketinden uzaklaşmak zorunda kalıyor –çünkü yaşamak ne güzel şey-, ülkesine özlem dolu iken ölüyor, sonra bir bakmışsınız şiirleri ders kitaplarında, ne komik. Ben bunları yazarken o bana çalışma masamdaki resminden gülümsüyor, bense onun gözlerine gözlerimi kırıştırmadan bakamıyorum.

Abidin Dino da -kendisi de yeterince sürgün edilmiş bir ressam olarak- diyor ki ”Bağrımıza bassaydık seni Nazım, / Yapardım mutluluğun resmini. / (…) / Buna da ne tual yeterdi; / Ne boya…”

Ben içeri düştüğümden beri

güneşin etrafında on kere döndü dünya.

Ona sorarsanız:

‘Lafı bile edilmez,

mikroskobik bir zaman.’

Bana sorarsanız:

‘On senesi ömrümün.’

Ben içeri düştüğüm sene

İKİNCİSİ başlamamıştı henüz.

Daşav kampında fırınlar yakılmamış,

atom bombası atılmamıştı Hiroşima’ya.

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman.

Sonra kapandı resmen o fasıl,

şimdi ÜÇÜNCÜDEN bahsediyor Amerikan doları.

Nef’i ve Nesimi

nesimi - sovyet puluSovyet pulunda Nesimi

Şimdi sınıf yükseliyor ve Nazım Hikmet‘ten sonra ironik biçimde aristokratlardan bahsetmeye başlıyorum. Övdüklerini arşa çıkaran, taşladıklarını yerin dibine batıran Nef’i, en azından benim için, divan şairlerinin en ilgi çekicilerinden. Çünkü onun çevresinde olup da sivri dilinden ve sert kaleminden kurtulabilen yok, yazdığı tüm hiciv dolu şiirler kendi ölüm fermanı aynı zamanda. IV. Murat kendisinden ”rica” etmesine rağmen kendini alamayıp Vezir Bayram Paşa’yı eleştiriyor, öncesinde de Tahir Efendi’ye köpek demiş zaten, doğal olarak boğduruluyor.

Nesimi ise bugünkü Azerbaycan’da doğmuş, ardından I. Murat döneminde Bursa’ya uğramış. Anadolu’da gezinmiş biraz, bazıları sevmiş onu, bazıları kapı dışarı etmiş. Sonunda Halep’e gitmiş (Şeyh Bedreddin‘in de o dönem Halep’e uğramasının sebebi Nesimi ile konuşmakmış diyor bazı tarihçiler) ancak fikirleri dine -yok hayır- çevrenin mezhebine aykırı bulunduğundan katli vacip denmiş, boynu vurulup derisi yüzülmüş.

 

Sabahattin Ali

sabahattin ali

Yine inanılmaz bir yazar, sınırı geçmek isterken çatışmada mı ölüyor, ‘milli duyguları tahrik olmuş‘ biri tarafından mı canice öldürülüyor yoksa sorguda işkencede mi kaybediyor hayatını çok önemli değil aslında, kendi ülkesinde kendini güvende hissedememesi yeterince kalp kırıcı. Eserlerinde ideolojisi pek açık edilmez, basbayağı toplumdan kazıp çıkardığı sert hikâyeleri yazar; birilerini rahatsız etmeyeceği anlamına gelmiyormuş yine de bu. Hayatı ona da dar etmişler yeterince.

Yedi yıldır uğramadım yurduma, leylim ley

Dert ortağı aramadım derdime, leylim ley

Geleceksen bir gün düşüp ardıma, leylim ley

Kula değil yüreğine sor beni, leylim ley,

Leylim ley, leylim ley

Samed Behrengi

samet behrengi - öğrencileriyleSamed Behrengi öğrencileriyle, kendisini ikonik bıyığından tanıyabilirsiniz

Şimdi kendi ülkemizden çıkıyor, biraz doğuya kayıyoruz, her ne kadar kendi coğrafyamızda sanatçıların yeterince yürek burkucu yaşamları olsa da. Azeri asıllı İranlı çocuk edebiyatçısı Samed Behrengi’yi ya Küçük Kara Balık‘la, ya Bir Şeftali Bin Şeftali gibi hikâyeleriyle tanıyorsunuzdur, bir de Deli Dumrul ve Köroğlu gibi bazı destanları derlemiştir. Ne kadar basit görünse de masalları, içlerindeki alt metinler mükemmeldir; özellikle köy okullarında geçen birkaç hikâyesi o kadar tanıdık ve o kadar üzücü hikayelerdir ki… Behrengi’nin de köy okullarında öğretmenlik yaptığını bildiğimizden, eğitim bakanlığı müfettişlerine giydirdiği hikâyelerin gerçeğe dayandığını tahmin edebiliyoruz; hikâyeler, okul formaları içinde kaybolmuş üzgün suratların öğretmenlerine mahzun mahzun bakmasını da içerdiğinden, bu bilgi hiç hoşumuza gitmiyor elbette.

Behrengi’nin, Aras Nehri’nde, ortada hiçbir sebep yokken, tamamen doğal yollarla öldüğüne inanıyoruz pek tabii, boğdurulmuş olması mümkün gözükmüyor. Şah rejimini eleştirmenin pahalıya patlayacağını da sanmıyorum, hem devrim oldu da ne oldu? Öğrenciler yine camın renginin şeffaf olduğunu bilemeyecek ve ‘pencerenin rengi beyaz‘ diyerek müfettişleri çıldırtacak, küçücük çocuklar yine pancar satmaya çıkacak, Ulduz’un annesi Ulduz’un ineğini her zaman kesecek, sokak kedileri et için hep birbirine girecek.

Arthur Miller ve Bertolt Brecht

arthur miller - bertold bretch - yazarlar ve şairlerArthur Miller – Bertolt Brecht

Tamamen başka bir kıtaya geliyor, zamanı da Behrengi’nin ölümünden biraz geri sarıyorum. Çünkü sanatçıya yasak her yerde var. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Amerika’da fellik fellik Sovyet ajanları aranırken özellikle ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasaların da kabulüyle, sinema ve tiyatrodan pek çok isim sorguya alınıyor. Bu sorgular sırasında pek çok kişi arkadaşlarını ele veriyor ve bu kişiler işinden oluyor, hatta yurt dışına çıkmaları yasaklanıyor ah Elia Kazan, ah! Zülfü Livaneli’nin Elia ile Yolculuk‘unu okuyunca sana da sempati duyuyoruz tabii. İşini kaybedenler arasında Arthur Miller ve Bertolt Brecht de var. Brecht, doğruca Doğu Almanya’ya yollanıyor örneğin. Arthur Miller’ın daha öncesinde de The Crucible‘ı sebebiyle yasaklandığını unutmamak lazım. Yargılamalar sonrası Paul Robeson’un da pasaportu elinden alınıyor, burada Nazım Hikmet’in Korku şiirini Robeson için yazdığını da söylemeliyim.

Arthur Miller The Crucible, Death of the Salesman ve All My Sons ile tanınmış bir yazar; yozlaşmış Amerikan toplumunu çok iyi anlatıyor. Zengin bir aile babası düşünün, ürettiği bozuk parçaları cepheye göndererek yirmi bir pilotun hayatına mâl olmuş biri mesela, dönüp dolaşmış o parçalar kendi oğluna da gelmiş üstelik. Bu biçim kurnaz kapitalist karakterler yazan birinin, böyle bir cadı avı döneminden yakayı kurtarması mümkün değil.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.

Bertolt Brecht

Böylece aklıma gelen, susturulmaya çalışmış birkaç yazardan bahsetmiş oluyorum, her ne kadar sinirlendirse de, üzse de yaşam öyküleri, belki de bu duyguların bize yakıt olması gerekiyordur zaten, içimizde ürkek bir kaç kıvılcım çakması belki de.

Yazar

İstanbul'da yaşıyor, buraya yazacak havalı bir şey de bulamadı. @charles_bourbaki

1 Yorum

Leave a Reply to Zeynep Cancel reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.