Özelimden bahsetmeyi pek sevmem ama dayanamayacağım. Bunu birileriyle paylaşmam gerekiyor.

Ben ve Fallout (Temsili)
Ben ve Fallout (Temsili)

Çok da gurur duymadığım bir sebepten ötürü Fallout ile ilişkime mesafe koymaya karar verdim. Kendisini geçen gün karşıma aldım. “Bak Fallout” dedim. Gözlerinin içi ışıl ışıldı Fallout’umun, fosforlu dişleriyle gülümsüyordu. “Büyük bir tutkuyla başladık bu işe” diye devam ettim. “Ama birlikte birbirimizi tüketiyoruz… Artık o liseli aşıklar değiliz, anla beni.” Bir anda donup kaldı Fallout, elimi tutmak istedi, geri çektim.

“Sorun tamamen bende demek isterdim, ama diyemiyorum” dedim hayatımın oyununa. “Sen de eskisi gibi değilsin bana karşı. Söyle bana, niye üçüncü oyununda hikayen böyle vasat bir finale bağlandı? Niye New Vegas’ın uçsuz bucaksız çöllerinde Behemoth’lar yoktu? Haydi bunları geçtim, şu haline bak lütfen, ne zaman hevesle yanına otursam bir taraflarından bug çıkıveriyor. Ben oyunumun benim için kendine çeki düzen vermesini isterim. Her update’de aklımı alması gerekir.  Bunların hepsini nereye kadar göz ardı edebilirim?”

fallout 2
Ayrılık anından saniyeler öncesi (Temsili)

Çok ağır konuştum, biliyorum. İnanın hiçbirini tam manasıyla kastetmiyordum. Gene de bir şekilde bitmesi gerekiyordu. Haklısınız, gene de onun kendisini zayıf hissetmesine neden olmamalıydım. O güzeller güzeli, birlikte kaç geceyi tutkuyla yaşadığım varlık hıçkırıklar içinde duvarımı Sledgehammer darbeleri ile yıkıp evimi terk etti. Bir şey diyemedim. Duvarlar yıkılır, yenisi yapılır. Sessizce kapıdan çıksaydı da olmazdı zaten, ona yakışmazdı. Sonra elalem “bak war never changes diyordu ama nasıl da kuzu gibi olmuş” derdi. Olmazdı.

Kalbimde hatıralar ile viski şişemi aldım, gözlerimden süzülen yaşları umursamadan şişenin dibini kafaya diktim. Odamın boşluğunu tam sorgulamaya başlamıştım ki kapı çaldı. Açtım. Bir anda odam  Güney Amerika ormanlarının kendine has kokusu ile doldu. Misafirim; tracking botları, açık turkuaz kıyafeti, kesik deri eldivenleri ve asla kurşunu bitmeyen bir çift beretta’sı ile karşımdaydı.

Bu bakışların yıkamayacağı yuva yoktur.
Bu bakışların yıkamayacağı yuva yoktur.

Gülümsüyordu. Usulca odama girdi ve dinleyeni saniyesinde eriten ingiliz aksanıyla sordu:
“Bitti mi?”

Kendimi hazırlamıştım. Kötü davranacaktım ona, sessiz kalacaktım bir süre. Ama yapamadım.

“Bitti…” diye hemen istediği cevabı verdim. “İstediğini yaptım. Aşağıladım onu, bir daha gelmez…” diye ekledim.

Hiçbir şey demedi, zafer kazanmış olmanın verdiği hazla güldü. Yüzüme bile bakmadan yatağıma uzandı, beretta’ları özenle yatağın kenarına bıraktı.

“Hiç dert etme…” dedi. “Sana çılgın saatler yaşatacağım…”

Yeni bir viski şişesi açtım. Çok viskim vardır benim. Büyük bir yudum aldım. Ben yanan boğazımın acısıyla kıvranırken o ise DVD’yi bilgisayarıma takmıştı bile.

İŞte yuvamı yıkan oyun.
İşte yuvamı yıkan oyun.

Oyun yüklenirken gözlerim göğüslerine takıldı. Onunla tanıştığımda üçgen piramit gibiydiler, şimdi ise şaşılası bir ovallik kendini gösteriyordu. Gözlerimi göğüslerine diktiğimi farketti. “Crystal Engine ile yapıldı.” dedi gülerek. “Underworld’ün yapıldığı motor… Underworld’ü oynamış mıydın?”

Hayır anlamında başımı salladım. O da biliyordu oynamadığımı, yıllardır görmüyorduk birbirimizi.

“Sen izometrik seviyordun değil mi? Aklını alacağım senin Yigilante” dedi.

İlk gençlik yıllarımda taptığım kadının dudaklarından ismimin süzülmesi tasvir edilemez bir duygu idi. Ama hala kalbimde bir hüzün vardı. Gözlerimi kapadığımda neden hala çöl kumu geliyordu aklıma?

“Beni böyle hatırlamadığını biliyorum” diye devam etti.  “Ben de kendimi hiç izometrik hayal etmezdim. Sonuçta hep 3-D olarak varoldum. Aslında şimdi de 2-D sayılmam… “ Güldü. “Ama insan kendini tek bir türde kısıtlamamalı değil mi? Senin şu Fallout’un da FPS olmamış mıydı sonradan hem?”

“Don’t even speak her name…” diye fısıldadım (Neden ingilizce dediğim hakkında fikrim yok. Viski damarlarımda çılgınca geziniyordu).

Görsele kanmayın. Oyun aslında çok daha zevkli.
Lara ve Totec ile macera dolu Güney Amerika.

Intro başladı. Eskilere kıyasla çok daha minimal bir introsu vardı oyunun. Tozlu bir defterde birkaç çizim, üzerine duygulu müzik ve konuşma, ardından hikayeyi anlatan cutscene’ler… “Spin-off olunca introlar hep böyle orta şeker mi olmak zorunda?” dedim. Ses etmedi ama asabileşmişti, hissedebiliyordum. Gözlerini benden kaçırmak için kara camlı oval güneş gözlüğünü taktı.

Hikaye alışıldık idi. Binlerce yıl önce birbiriyle savaşan iki karakter, onları birlikte derin bir uykuya mahkum eden lanetli bir artifact, yanlışlıkla uykudan uyandırılmaları, dünyanın büyük bir tehlike altında kalması… Yalan söylemeyeceğim, tüm klişelerine rağmen bu tarz hikayeleri seviyordum. Serde Indiana Jones hayranlığı var, dolayısıyla onun dokusunu yansıtan her hikayeye sempatim oluyor.

Oyun başladığında sadece intro’nun sadeliği ile bir işi değerlendirmemin doğru olmayacağını anladım. İzometrik ekranda hayatımın kadını muhteşem bir esneklikle atlıyor, zıplıyor, berettaları ile kan kusuyor, yeri geldiğinde de patlayıcılar ile taş üstünde taş koymuyordu. Etkilenmiştim. “Birlikteliğimizin ilk yılları niye böyle değildin?” diye geçirdim içimden. O ilk oyunları anımsadım. O üçgen göğüslü Afrodite’in nasıl kütük gibi zıpladığını, nasıl olmadık yerlerden düştüğünü, nasıl etraftaki kargayı, maymunu vurmak için insanüstü bir çaba sarfettiğimi hatırladım.

“Gene maymun vurmayacağım, değil mi?” diye sordum endişeyle.

Bu sefer maymun vurmuyordum. Bu sefer bilimum aztek şeytanını kendi yöresel cehennemlerine geri postalıyordum. Arada dev örümcek, dev fare, dev kertenkele gibi hayvanatla da işim olmuyor değildi, ama inanın bu arkadaşlar öldüklerinde vicdanınızı sızlatacak cinsten yaratıklar değillerdi.

Dinozor öldürmek zombi öldürmek gibi değil. Bambaşka bir haz veriyor insana.
Dinozor öldürmek zombi öldürmek gibi değil. Bambaşka bir haz veriyor insana.

Etkilenmiştim. Gene kıskıvrak yakalanmıştım. Oynanabilirlik harikaydı, izometrik açı insanın aklına Diablo’yu getiriyordu ama oynadığım şeyin Diablo ile uzaktan yakından alakası yoktu. Uzun zamandan beri ilk kez dengeleri tutturulmuş gerçek bir arcade-platform oynuyordum. Arcade idi, çünkü elimde muazzam bir cephane çeşitliliği ile dehşet saçıyordum. Platformdu, çünkü pek çoğu el çabukluğuna dayalı irili ufaklı akrobatik bulmacalar her tarafımdaydı.

Oyun sunduğu sürükleyici maceraya ek olarak bir performans oyunuydu. Ne kadar yüksek puan alırsan o kadar özellik çıkıyor, yeni silahlar ve artifactler ile adeta bir ölüm makinesine dönüşüyorduk. Bulmacaların büyük bir kısmında kritik önem taşıyan dev güllelerin 2008 tarihli (sonradan da oyunlaştırılan) Unreal modu The Ball’dan esinle oyuna eklendiğini fark ettim, ama bunu dile getirmek istemedim. Bana sunduğu efsunlu güzelliği zehretmek istemiyordum.

Yıllar önce neredeydin sen? Ben daha bıyıkları yeni terleyen bir delikanlıyken neden Venedik sokaklarında şuursuzca koşturup durdum? Benim o yaşlarda aslında bu macerayı yaşamam gerekiyordu.

“Artık co-op da oynayabiliyoruz…” diye fısıldadı kulağıma. Ciddi olduğundan emin olmak için gözlerine baktım. Uğruna ciltler dolusu rubai yazabileceğim gözlere inanmamam olanaksızdı.

Siz ikiniz ben tek
Siz ikiniz ben tek

Co-op’ta ikinci karakterimiz, hikayedeki lanet ile uzun bir uykuya yatırılan savaşçı Totec idi. Totec’in farklı özellikleri sayesinde oyun bazı kritik noktalarda çok ilginç takım çalışmalarına kapı açabiliyordu. Co-op’a gönül vermiş biri hiç olmadım ama muhakkak sevenleri vardı.

Uzun süredir  her aşamasında beni şaşırtan, macerasını hep diri tutabilen bir oyunla karşılaşmamıştım. Oynadığım birkaç saat boyunca hiç tekrara düştüğümü hissetmedim. Her bir bölüm yarım saat kadar sürmekteydi.

Kendimden geçiyor, zaman mekan algımı yitiriyordum. “Söyle bana geçmişimin ve geleceğimin kadını” diye haykırdım. “Bu oyun ile bana kaç gün bahşediyorsun? Kaç hafta gecelerimi alacak?”

O an ilk defa soğukkanlılığını yitirdi, deri eldivenlerini kızıl dudaklarıyla kemirirmeye başladı.

“6 saat…” diye bir ses çıktı belli belirsiz.

Tüm dünya başıma yıkılmıştı. 6 saat mi? Sadece o kadar mı?

Spin-off’lar kısa olur, dedi bana. Kulağa haklı gibi geliyordu ama bu adaletsizliğe kendi de inanmıyordu, biliyorum.

Fallout Tactics de spin-off’tu...” dedim.

O an tüm berettalar sustu, Güney Amerika sustu, Crystal Engine sustu. Oval göğüsler yerini üçgen piramitlere, diken burunlara, sayısı yüzü bulmayan poligonlara bıraktı. O an tüm haşin görünümüne rağmen karşımdakinin 1996’daki o ürkek genç kadın olduğunu anladım.

“Daha uzun sürebilir” diye kekeledi. Gözünden bir koca poligon gözyaşı döküldü, “çatonk” diye yere çarptı. “DLC’lerim var. Ek bölümlerim var. İstersen hem Kain & Lynch ya da Soul Reaver skin’leri ile de oynayabilirsin oyunu…”

Viskimden bir yudum daha aldım “Ah be güzel gözlü kız…” dedim. “Sen bana onlarca saat  Nevada çöllerinde yaşadıklarımı sunabilir misin? Sen bana “su çipi”nin yenisini bulmanın heyecanını, Ajan Frank Horrigan’ı öldürmenin hazzını verebilir misin?”

Ağlıyordu. Çocukluğumun kadınını ağlatmıştım.

“Büyük iş yapmışsın. Çok iyi şeyler yapmışsın. Elbet pek çok hayranının kalbini ısıttın bu oyunla. Ve şüphesiz bu deneyim 2013 rebootunu da şekillendirdi. Hatalarından dersler çıkarmışsın belli. Ama sırf birkaç saatlik zevk için ben wasteland’ımdan vazgeçemem…”

Gözyaşları sel olmuştu. Deri eldivenleri ile yüzünü kapamaya çalıştı, yanına gittim, eğildim, alnından öptüm. “Birgün çok mutlu olacaksın Lara.” dedim. Dolabımdan jacket armor’umu çıkardım. Stimpaklerimi kontrol ettim. Birkaç tüfek, biraz da elbombası sırtladım. Islık çalıp Dogmeat’i çağırdım.

Leyla ile Mecnun'un bir çöl hikayesi olması sizce tesadüf mü?
Leyla ile Mecnun’un bir çöl hikayesi olması sizce tesadüf mü?

Eski bir sevda kafamı, kalbimi karıştırmıştı. Yıktığım duvarı onaracaktım. Dogmeat’in kulağına fısıldadım. “Bul bana oğlum…” dedim. “Fallout 4’ümü bul bana. Bul da şu çilem bitsin…”

false
false
Yazar

Eskilerin dediği gibi: "You must gather your party before venturing forth"

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.