İnsan öleceğini bilince ona göre plan yapıyor. Rust adasında işlerin kolay yürümediğini zor yoldan öğrendim, ama öğrendim en sonunda. Üzerimde tamamen gerekli olmayan hiçbir eşya yoktu. Hepsi kutulardaydı. Ölüp anahtarı kaybettiğimde tekrar girebileyim diye kapıyı açık bırakıp çıkıyordum evden. Evet, biraz etrafın ıssızlığına fazlaca bel bağlıyordu bu taktik, ama en nihayetinde ölüm dediğin hadiseyi hafifletebilecek tek taktik de buydu.

Tek bir sorun var şimdi: Ben nerede spawn oldum şimdi? Kulübeler falan var, ufukta bir iki insan görüyorum ama benim mekân burası değil. Neredeydi? Kuzey, güney? Kayalıkların arasında, ateş başında geçirdiğim ilk günü hatırlamaya çalışıyorum. Güneşin doğuşunu izlemiştim. Ne yöne bakıyordum? Kafamı çevirip hatırlamaya çalışıyorum. Evet, doğu orası olduğuna göre, benim mekân kuzeydeydi. Yola yakın olduğunu da hatırlıyorum.

Rust adasının bağları da, büklüm büklüm yolları…

2014-01-31_00001

Rust da uygarlığın son izi bu asfalt yollar. Nereden kalmış, hangi yıkıma karşı dayanmış anlayabilmek mümkün değil. Ama bir şey kesin, asfalt yolda uzun süre kalmak kadar sağlığa zararlı çok az şey var bu adada. Asfalt yollar genelde küçük harabe kasabalara çıkıyorlar. Aynı yollar gibi, bunlar da eski uygarlıktan kalmalar. Beton, betonarme. Radyasyonla dolular ve zombi kaynıyorlar. Apaçık yolda yürümenin üzerinize çekeceği eşkıya dikkatinden söz dahi etmiyorum. O yüzden benim yoldan çıkmam lazım. Yönü zaten biliyorum, şimdi dağları aşmam lazım.

Önümdeki dağlarda bir açıklık görüyorum. İki tepenin arasındaki bir boşluk. Oradan geçmeye karar veriyorum. Açıklığa yaklaştıkça, ilk gördüğümde düşündüğüm “Buraya ne güzel üs kurulur ha!” cümlesini ilk benim kurmadığımı anlıyorum. Upuzun bir kule var burada. Kapısı metal, boyu bulutlara erişiyor. Etrafında dikenli duvarlar, kocaman çitler var. Allah’ım ben nereye geldim? Yaklaşmamam lazım bu kuleye… Ama ya içinde değerli eşyalar varsa? Ya biri benim gibi kapıyı açık bırakıp öldüyse?

Merak kediyi öldürür demişler. Bu merak bana bir şey yapmıyor, zira yapı terk edilmiş. Bunu kuleye ufak ufak yaklaştıktan sonra fark ediyorum. Çürümeler başlamış tahtanın üzerinde. Bir zamanlar belki de efsane bir çetenin merkeziydi. Belki hiç kullanılamadan gitti inşa edenleri. Bilemiyorum. Rust’da insanı düşündüren onlarca ölü yapıdan biri en nihayetinde. Takılmadan geçmem lazım.

Kendi kulübemi de, eşyalarımı da kısa bir yürüyüşten sonra buluyorum. Baltam üzerimde olduğu için onu kaybettim, ama diğer her şey yerli yerinde. Baltayı da tekrar yapmak için odun kesmeye çıkmam lazım. Güneş daha tepede. Çok bir sorun olmaz diye zannediyorum.

2014-01-31_00003

Odunları toplayıp baltayı yaptıktan sonra etraftaki hayvanlara salça oluyorum. Üç dört hayvandan sonra artık üzerimde çıplak tek bir yer bile kalmıyor. Başlığım var, üstüm var, pantolonum var, ayakkabılarım var… Rust’taki ideal yaşam her neyse, ona çok yakınım. Hissedebiliyorum. Sadece o metal parçalarını eritip, bir altıpatlar yapmam lazım. Sonrası ver elini zombi baskınları. Belki durmadan, sadece zombi kasabalarını yağmalayarak bile yaşayabilirim. Geceleri saklanırım. Tek tabanca takılırım. Allah’ım oluyorum en sonunda…

Arkamdan bir ses duyuyorum. “Dur dur dur dur” diyor ses. Duruyorum. Dönüyorum. İki tane adam. Ellerinde tabanca yok. “Merhaba” diyorum adamlara. “Sende $£@#$^! var mı?” diyorlar. “Efendim?” diyorum. Yineliyor, “$£@#$^! var mı?”. Ne istiyorlarsa veririm diye düşünüyorum, sonuçta paylaşımcı ruh, dostluk kardeşlik önemli şeyler. “Anlamıyorum ne dediğini yaz varsa veririm tabii” diyorum. “Tamam” diyor.

Sonra silahını çıkartıp vuruyor beni. Şöyle bir arkamı dönüyorum ama nafile. İkinci kurşunda ölüyorum.

Yarabbim sen bana sabır ver.

Author

Yalnız olduğunu düşünen, ama bunun uzun sürmeyeceğini bilen bir adam. Bir gün Kaliforniya'nın yeşillikleri uğruna Arizona'daki evini terk edip gitti, geri dön çağrılarına da kulak vermiyor.

1 Comment

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.