BİR

New York’ta her şey bulunurdu ve bu durum çoğu zaman bir artı olsa da, o şey bir yılan dükkânı olduğunda bunu söylemek pek de mümkün değildi.

Yoksa buna rağmen de mi bir artıydı? Belki uzuvsuz sürüngenlere adanmış bir dükkânın tuhaf, iğrenç ve tehlikeli olabilecek vasıfları, açık bir ikinci kat penceresinden savrularak geçen Örümcek-Adam’ın bu şehre dair sevdiği her şeyi temsil ediyordu.

Aslında zemine inmeyi planlamıştı ama orası halihazırda doluydu. O yüzden son anda havada bir takla atıp tavana yapıştıktan sonra tıslayan ve sürünen düzinelerce yaratığa baktı.

Bilgisayarını acil durum kanallarını izlemeye ve fark yaratabileceği bir durum –yangınlar, soygunlar ve de ikide bir ortaya çıkıp süper kötü şeyler yapan kötü adamlar– tespit ettiğinde kendisini uyarmaya ayarlamıştı. Ayrıca, eh… eğlenceli olabilecek bir şey yakalamak için kodlamayla da oynamaktan geri kalmamıştı.

Cumartesi gecesiydi ve sevgilisi Mary Jane, ona bahsetmek istemediği bir işin peşindeydi. Örümcek-Adam da oyalanacak bir şey aramıştı ve… işte yılanlar. Yılanları seçmişti ve seçimine kavuşmuştu. Bu olaydan bir ders çıkarabilirmiş gibi geliyordu. Belki o ders hayat sana seçenekler sunduğunda en iyisi seçimini daha dikkatli yapmandı.

New York tarzına dört dörtlük uyan Steve’in Yılan Deposu tek bir bakışla göz gezdirebileceği küçük bir kenar mahalle dükkânı değildi. Eski, dar, çok katlı sıraevin çok sayıdaki odasından her biri farklı bir sürüngen çeşidine adanmıştı. Zehirli, zehirsiz, boğar… her türlü sürüngen ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz tek bir yer. Vakti dar yılan meraklıları için gerçek bir kolaylık.

Vakti dar yılan hırsızları için de; tabii burada karşı karşıya olduğu şey buysa. Örümcek-Adam meraklanmaya başlıyordu. Tüm kafesler kırılmıştı ve hayvanlardan bazıları alınmışsa bile emin olmak güçtü. Üstüne üstlük koku nedeniyle başının ağrımaya başlaması, meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu.

Yılanların koktuğunu kim bilebilirdi?

Sonra aradığını gördü. Odanın dışındaki koridorda bir gölge. Elinde bir şeyle yere çömelmiş bir kişi. Tuttuğu nesne belki bir çantaydı – ki mevcut şartlar altında içi herhalde yılanlarla doluydu. Suret tam da Örümcek-Adam’ın pencereden giren ışıkta daha net bir görüş yakalamasına yetecek kadar kıpırdadı.

Gölge başını hızla sağa sola çevirdi, ardından depara kalktı. Örümcek-Adam tavandan ayrılıp kapı karşısına tutundu. Zemine değmeye hiç niyeti yoktu. Koridora göz attığında yılan hırsızının… üst kata koştuğunu gördü!

Kim yukarı çıkarak kaçmaya çalışır ki? İyi bir plan kurmuş veya hiç plan kurmamış biri. Örümcek-Adam maskesinin altında sırıttı.

Kovalamaca başlamıştı.

Gerçek adı Peter Parker’dı ve sekiz yıl önce radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılmıştı. Zaten böyle şeyler ancak New York’ta olurdu, değil mi? Bu hadise Peter’a yetenekler kazandırmıştı – örümcek yetenekleri. Olağanüstü mesafelere kadar sıçrayabilir, hemen her türlü yüzeye tutunabilir ve tehdit altındayken bunu sezip başkalarının fark etmeyebilecekleri tehlikelerden zıplayarak, kaçınarak, yuvarlanarak veya kıvrılarak kurtulabilirdi.

Örümcek ısırığı vücudunu geliştirip kuvvetini, dayanıklılığını ve reflekslerini artırmışsa da işin geri kalanını Peter’ın aklı halletmişti. Ona gizlilik, korunma ve konfor sunan –ayrıca övünmek gibi olmasın ama havalı gözükmesini sağlayan– artık simgeleşmiş kırmızı-mavi kostümünü bizzat tasarlamıştı. Tabii şehri sallanarak kat etmesine ve kurbanlarını tuzağa düşürmesine yardım eden ağ atıcıları da.

Oldu olası bilimi seven Peter neredeyse emeklemeye başladığı günden beri icatlar yapıp eline ne geçerse kurcalardı ve bu huyu dar, dolambaçlı bir merdivendeki gölgeleri kovalamasına yardım etse de hayat yılan hırsızlarını yakalamanın sonu gelmez albenisinden ibaret değildi.

“Asıl mesleği” olarak bir laboratuvarda çalışırdı, bu da zihinsel becerilerini kendince bir fark yaratan zorlu ve önemli araştırmalara odaklamasını sağlardı. Mesleği heyecan verici olsa da haftada kırk saatlik bir işten çok daha fazlasıydı.

O nedenle Peter’ın Örümcek-Adamlık yapabilmek için zaman bulması gerekirdi. Bu bir arzudan çok bir sorumluluktu ve ayırabildiği her dakikayı şehrine elinden geldiği kadar yardım edebilmeye ayırırdı. Banka soyguncularını, araba hırsızlarını ve gaspçıları durdurur, çöken binalarda mahsur kalan insanları kurtarıp kurbanları hastaneye yetiştirirdi.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi şimdilerde vaktinin gitgide artan bir bölümünü kostüm giyen ve tıpkı onun gibi eşsiz yeteneklere sahip adamlarla kapışmaya ayırıyordu. Rhino, Scorpion, Lizard, Shocker, Electro… liste uzadıkça uzuyordu. Sanki her geçen gün bu “süper kötü adamlara” yenileri ekleniyordu. Peter gibi onlara da şans, kader veya kasıt tarafından çeşitli güçler bahşedilmişti ama Peter’ın aksine onlar güçlerini başkalarına yardım etmekte kullanmıyorlardı. Birinin öyle kimseleri kontrol altında tutması gerekiyor, bu da bazen olağanüstü kavgalar anlamına geliyordu. Kırılan camlar ve tuğlalar, toza dönen betonlar, ateş, elektrik, patlamalar ve de hengâme.

Peter nedense yılan hırsızını enselemenin o kadar dramatik olacağını sanmıyordu. Bu hadiseden MJ’e –sırrını paylaştığı tek kişiye– anlatacağı eğlenceli bir öykü çıkacaktı. Evet, bu gece nispeten olaysız geçecek gibiydi.

Böyle düşünmemeliyim, diye aklından geçirdi, sıradan bir gözün takip edemeyeceği kadar süratle bir diğer katın merdivenini tırmanırken.

Yoksa kendime nazar değdireceğim.

Örümcek-Adam kendini dördüncü ve en üst kata fırlatır fırlatmaz hırsızın koridorun sonundaki bir odaya daldığını gördü.

Adam hızlıydı. Süper güç derecesinde değil ama kesinlikle yıldız bir koşucu derecesinde. Civardaki ışık burayı aydınlatıyordu ve hırsızı ilk defa doğru düzgün görebilme fırsatı yakaladı. Adam muhtemelen yirmisinde bile değildi. Tenis topu renginde kısa saçlara ve iri kahverengi gözlere sahipti. Belli belirsiz bir bıyığı varsa bile yüzü yuvarlak ve bebeksiydi. NE YAPTIĞIMA DAİR EN UFAK BİR FİKRİM YOK yazılı bir tişört giyse olurdu.

Ağ Fırlatan odaya girerken adam elini üstü açık bir akvaryuma soktu ve bir yılan kapıp takipçisine fırlattı.

Hırsız, becerikli bir atıcıydı. Yılan da epey büyüktü. Kolu kadar kalın ve onun iki katı uzunluğundaydı. Hırsız tarafından kavrandığında tortop yatıyor, muhtemelen mışıl mışıl uyuyarak yılansı rüyalar görüyordu. Şimdiyse ÖrümcekAdam’a doğru uçarken panikle kıvrılıp bükülüyordu.

Sakınması zor olmazdı ama bu canlı bir varlıktı ve kıvıl kıvıl şeyler bile yumuşak inişi hak ederdi. Örümcek-Adam bir yılan uzmanı değilse de irilerin genellikle zehirli olmadıklarını hatırlar gibiydi. Hem zaten doğru şekilde tutarsa yılan onu ısıramazdı. Havaya fırlayan Örümcek-Adam bir eliyle sürüngeni başının hemen altından yakaladı. Yere indi, yaratığı elinden bıraktı ve yılanın arkada bırakmış olabileceği şeyden kurtulmak için elini sallayarak geri gitti. Eldiveninin temiz olduğunun farkındaydı ama tuttuğu şey bir yılandı ve iç kaldırıcıydı.

Yılanın güvenliğini sağlamasının ardından dönüp bakınca hırsızı uçabilecekmişçesine açık pencereden dışarı atlarken gördü.

Yok artık!

Pencereye kadar depar atıp başını dışarı çıkardı ve yılan hırsızının iki kat aşağıdaki bir tenteye düşmesini, oradan daha alçaktaki bir diğerine sekmesini ve sokağa iki ayak üstünde inmesini seyretti. Adam elindeki yılan dolu çantayla yukarı göz attı, arkasına döndü ve nehirden tarafa koştu.

Örümcek-Adam bir binanın cephesine ağ atıp kendini ileriye fırlattı, sonra aynı şeyi art arda tekrarladı. Uçmaya en fazla bu kadar yaklaşabilirdi ve bundan asla bıkmazdı. Maskesine bir mikrofon ve kulaklık takılıydı; o sayede batıya doğru savrulurken telefonundan MJ’i aradı. Sevgilisiyle bir sohbete başlamanın, “Yılan dolu bir çanta taşıyan bir adamı kovalıyorum,” demekten daha iyi bir yolu yoktu ama kız aramayı gene cevapsız bıraktı.

Avının izini kısa bir süreliğine kaybetti, sonra yarışa önden başlamış hırsızın Manhattan Vapur İskelesi’ne doğru ilerlemekte olduğunu tespit etti. Bu aptalca bir tercih gibi görünüyordu. Adam oraya yanaşmış veya ıskartaya çekilmiş gemilerden herhangi birine saklanabilirdi ama nehir haricinde kaçacak bir yer bulamazdı. Zaten ÖrümcekAdam’ın havadan görüşü, hırsızın onu atlatmasını neredeyse imkânsız kılardı.

Peter vapur iskelesine daha önce hiç gitmediği gibi bir yolcu gemisine de hiç binmemişti. O nedenle bir ilk olacaktı bu. Biraz yılan dükkânı gibi ama bu sefer içi kalkmadan. Yolcu gemilerini düşününce hayalinde –en azından gündüzleri– silindir şapkalı erkeklerle ve ufacık finolarına abur cubur yediren laubali kadınlarla dolu akıl almaz derecede lüks bir yer canlandı.

Gerçekse boyaları egzama gibi pul pul dökülen bakımsız binalarla bezeli dev bir otoparka daha çok benziyordu. Bazılarına devrik ağaçlar kadar kıpırtısız gemilerin yanaşmış olduğu rıhtımlar ona bir nehrin içinden çıkıntı yapacak şekilde alelacele dizilmiş kemikleri hatırlatıyordu.

Hırsız o rıhtımlardan birini seçip ıskartaya çekilmiş gibi gözüken kocaman pas ve yosun lekeleriyle bezeli bir gemiye doğru acele etti. Fakat gemiye çıkmak mümkün olmadığından yolun sonuna gelmiş gibiydi. Örümcek-Adam ileriye savrulurken attığı bir ağla hem hırsızı hem de rıhtımın beton direklerinden birini sarmaladı.

Görev tamamlanmıştı.

Üç aşağı beş yukarı.

Örümcek-Adam’ı hüsrana uğratan şeylerden biri de buydu. Adamı elinde çalıntı yılan çantasıyla suçüstü yakalamıştı ve şimdi polisi arayacaktı. Fakat hırsız muhtemelen mahkemeye bile çıkarılmayacaktı. Örümcek-Adam’ın kendisini kaçırdığını ve sahte delil yerleştirdiğini iddia edebilirdi. Aksini ispatlamak kolay değildi. Evet, adam altı üstü bir yılan hırsızıydı ama çok daha büyük suçlar işleyen kimselerin bile Örümcek-Adam onları durdurmak için canla başla uğraştıktan sonra paçayı sıyırdıkları olmuştu.

Onlardan özellikle biri çok fazla şeyden paçayı sıyırmıştı ve Peter bunu bir türlü unutamıyordu.

Her seferinde tek bir sorunla uğraş. Örümcek-Adam çantayı ağa sarılı hırsızdan alıp açtı. İçinde mide bulandırıcı, kıvıl kıvıl bir pul, göz ve dil yumağı bulmayı beklerken çantadan canlı bir şey çıkmadı. Peter ilk başta yılanların öldüğünü sandı ama sonra hiç yaşamamış olduklarını anladı. Hırsız bir çanta dolusu  lastik yılanla kaçmıştı.

“Hayatım boyunca edindiğim tecrübeler bana böyle bir şey sormamam gerektiğini söylüyor,” dedi Örümcek-Adam, “ama yine de soracağım. Neden bir yılan dükkânına izinsiz girip bir çanta lastik yılan çaldın?”

Hırsızın gövdesine sarılı ağ onu eskisinden daha az alık göstermiyordu. “Sen de kimsin be?” diye sordu.

“Ciddi misin?” dedi Örümcek-Adam. “Halka ilişkiler ekibime ne demeye maaş ödüyorum ki?”

“Sen o süper kahramanlardan birisin!”

“Demek ‘sen de kimsin be’ felsefi bir soruydu?”

“Kusura bakma,” dedi hırsız. “Bazen paniğe kapıldığım oluyor, anlarsın ya?”

“Aptalca bir suç işlerken yakalandığın düşünülürse bu çok doğal,” diye onu temin etti Örümcek-Adam. “Şimdi gel neden bir tomar lastik yılan çaldığını konuşalım.”

“Çalmadım ki,” dedi hırsız.

Örümcek-Adam iç geçirdi. “Peki, gel baştan başlayalım. Ben Örümcek-Adam.”

“Ben seni Daredevil sanmıştım.”

“Daredevil’a benziyor muyum?”

“Biraz,” dedi hırsız. “Ama çok değil. Daha az boynuzun ve daha fazla… şey, ağın var.”

Örümcek-Adam abartılı bir edayla yumruğuna öksürmeyi seçti. “İyisi mi bana adını söyle.”

“Andy!” dedi adam neşeyle. Cevabı bildiğine sevinmiş gibiydi.

“Peki, Andy. Bir yılan dükkânına izinsiz girmenin ardından seni enseledim. Sen de elinde bir çanta lastik yılanla oradan kaçtın. Sana zahmet olayı bana bir özetleyiver.”

“Bir şey çalma fırsatım olmadı,” dedi Andy. “Ortaya çıkıp planın içine ettin. O yüzden yanlış bir şey yapmadım. Çantadaki lastik yılanlar benim. Paralarını ödeyip de aldım.”

Sakın sorma, dedi Örümcek-Adam kendi kendine. Sorarak kazanabileceğin bir şey yok. Yine de sordu. “Peki onları neden yanında getirdin?”

“Çantaya koyacağım yılanlar yalnızlık çekmesin diye.”

Ağ Fırlatan zor da olsa avucunu alnına vurarak Andy’yi mahcup etmemeye karar verdi.

“Bir listem vardı,” diye sözlerini sürdürdü Andy. “Adamın biri bazı yılanlar istiyordu.”

“Sıradan yılanlar iş görmezdi herhalde,” diye ağız aradı Örümcek-Adam.

“Evet. Ama sonra sen geldin ve işler sarpa sarınca hiçbir şey çalmadım. O yüzden başım dertte değildir herhalde?”

“Bir dükkâna izinsiz girip özel mülke zarar verdiğin için mi?” diye alaycı bir soru sordu Örümcek-Adam. “Tabii canım, öyle şeyler kanuna aykırı falan değildir zaten.”

“Hadi ama, Ö-Adam,” diye itiraz etti Andy. “Kimseye bir zarar gelmedi.”

“Aslına bakarsan fazlasıyla geldi. En başta da ‘Ö-Adam’ dediğin için bana. Kanunu çiğnedin ve polisi arayacağım.

Onlar gelinceye kadar buraya yapışık kalacaksın.”

“Ama hiçbir şey yapmadım.” Andy’nin yüzü karikatürümsü bir dehşet maskesiydi.

“Bence o konuyu çoktan kapattık,” dedi Örümcek-

Adam. “Belki notlarını gözden geçirmelisin.”

“Bunu yapmamam gerektiğini biliyordum,” dedi Andy. “Fikir ağabeyimden çıktı. Kolay para kazanacağımızı söyledi ama herhalde doğru söylemediğini bilmem gerekirdi. Scorpion hesabına iş çevirdiği için ayak altında bulunmamı istemiyordu, o kadar.”

“Dur bir dakika…” Örümcek-Adam az önce biraz dalıp gitmiş olabilirdi ama artık tüm dikkati Andy’deydi. “Scorpion. Hani o Scorpion mu? İri yarı? Öfkesine hâkim olamayan? Bir kuyruğu var?”

“Evet o.” Andy neşelendi. “Onu tanıyor musun? İkiniz arkadaş falan mısınız?”

“Hayır, değiliz. Belki dikkatinden kaçmıştır ama ben iyi biriyim, o da kötü biri. Bu tür dinamikler genellikle kalıcı dostluklara zemin hazırlamaz. Ama sen kötüden çok… yanlış yönlendirilmiş birine benziyorsun. O yüzden bana Scorpion hakkında bildiğin her şeyi anlatmaya ne dersin? Söyleyeceklerin işime yarar gibi gözükürse seni serbest bırakabilirim.”

“Hiçbir şey bilmiyorum ki,” dedi Andy kederle. “Tabii bir şantiye alanını karargâh gibi kullanıyor olması dışında.

Orada teçhizatlar, planlar falan gizliyor.”

“Bildiklerin o kadar da az değilmiş.”

Andy hoşnut gözüktü. “Ağabeyim kafayı çekerken övünmekten hoşlanır,” karşılığını verdi, “ve nefes alıyorsa içiyor demektir.” O kadarını ummak biraz fazla gibiydi ama delikanlı binanın yerini tam olarak biliyordu. Ağabeyi ona –duy da şaşırma– kafayı çekerken göstermişti.

Andy’den öğrenebileceği her şeyi öğrendiğini düşünen Peter ağlara çözücü bir madde fışkırttı.

“Tamam, git buradan.”

Delikanlı spor çantasına göz attı. “Dükkâna dönüp yılanlarımı alabilir miyim?”

“Andy…” dedi Örümcek-Adam, çocuğuyla konuşan bir ebeveynin ihtar edici ses tonuyla.

“Peki.” Andy kafa salladı. “Artık hırsızlık yapmak yok.”

Örümcek-Adam tekrar iç geçirdi. “Andy, ayyaş ağabeyini dinlemek haricinde bütün gün ne yaparsın?”

Delikanlı omuz silkti. “Bilmem. Planlar falan kurarım herhalde.”

“Dinle, iyi bir çocuğa benziyorsun. Aklıma seni bir hücreye tıkmaktan çok daha iyi bir fikir geldi. Little Tokyo’da bir yer var,” dedi Örümcek-Adam. “Adı F.E.A.S.T.[1] Evsizler yardım bulmak için oraya giderler. Gönüllüler sahiden çok işlerine yarar. Sen de orada çalışırken bazı faydalı beceriler geliştirebilirsin. Sonuçta her iki taraf da kârlı çıkar. Ne dersin?”

Andy’nin tekrar yüzü güldü. “Bak bu harika olur. Yardım etmeyi severim.”

“Tamam öyleyse, polisler gelmeden tabanları yağlasan iyi edersin.”

Ağ Fırlatan bunun ardından arkasına döndü ve ağ atıp kendini yukarı çekti. Bu matrak, yer yer de usandırıcı bir tecrübe olmuştu ama şimdi gündemde cidden heyecan verici bir şey vardı. Scorpion’ın tekerine çomak sokmak, bu geceyi gayet olaylı hale getirmenin güzel bir yoluymuş gibi gözüküyordu.

[1] Food, Emergency, Aid, Shelter, Training (Gıda, Acil durum, Yardım, Barınak ve Eğitim): New York’ta hayali bir evsizler barınağı. Feast; şölen veya ziyafet anlamına gelir. –çn

İKİ

Şantiye alanı tam da Andy’nin dediği gibi 46. Cadde ile Dokuzuncu Bulvar’ın köşesindeydi. Örümcek-Adam boş bir otopark veya bir süpermarket, hatta belki de kocaman bir çukur bulmayı beklemişti. Onların yerine yirmi küsur katlı bir bina iskeletiyle karşılaştı. Delikanlının verdiği bilgiler buraya kadar doğru çıkmıştı.

Silahlı birkaç adamdan ibaret olsalar bile nöbetçiler bulunmadığını sağlama almak için şantiyenin etrafında birkaç kez turladı ama mekân deyim yerindeyse mesai saatleri sonrasındaki bir inşaat şantiyesi kadar ıssız gözüküyordu. Tabii bu durum Andy’nin yanıldığı anlamına gelmezdi. Şantiye yine de bir depolama alanı olabilirdi ve Scorpion’ın operasyonlarından birini baltalama fırsatı çıkarsa Örümcek-Adam öyle bir fırsatı kaçıracak değildi.

Şantiyeye girmeden önce MJ’i tekrar aramayı denedi. Rıhtımdan ayrılırken bir girişimde daha bulunmuş ama arama doğrudan sesli mesaja bağlanmıştı. Sonuç şimdi de aynıydı.

“Yine ben,” dedi. “Kendimi cesurca tehlikeye atmadan önce sesini duymak istedim. Ama meşgul olduğunu biliyorum, o yüzden dert değil.” Çok ciddi olmadığını ama yine de birazcık ciddi olduğunu ses tonuyla karşı tarafa belli edebilmeyi umuyordu.

Şantiyenin boş olduğuna kendini ikna etti ve alt katlardan yeterince sağlam gözüken birinin orta kısmına inip etrafı gözden geçirmeye koyuldu. Öncelikle yere en yakın alanları kontrol etti. El aletleri, beton blok ve inşaat demiri yığınları, beton dökme donanımı. Mekânın suç amaçlı kullanıldığına dair hiçbir belirti olmasa da inşaat amaçlı kullanıldığına –hem de kısa bir süre öncesine kadar– dair her türlü belirti mevcuttu. Scorpion teçhizatını neden faal bir şantiyede saklasındı ki?

Belki Andy gerçekten de yanılıyordu.

Derken bir hisse kapıldı. Bir Örümcek-Hissine değil, bilindik ortada bir terslik var hissine. Bir hırsızın ona palavra atmış, paçayı kurtarmak için ona peşine düşebileceği daha büyük bir balık vermiş olması mümkündü. Fakat Andy kıvrak zekâlı birine benzemiyordu ve hem bu inşaat alanıyla hem de Scorpion’la ilgili epey detaylı bilgiler sunmuştu.

Ağ atarak bir üst kata çıkan Örümcek-Adam alçakça faaliyetlere dair bir iz, inşaat halindeki alelade ve suç işlenmeyen bir yerde karşılaşmayı beklemeyeceği bir şey aradı. Vaktini boşa harcar gibiydi ama yine de binayı kat kat kontrol etmeye niyetliydi. Emin olması lazımdı.

Kirişlere tırmanarak bir önceki kadar boş ve kötülükten uzak olacağını tahmin ettiği üst kata geçti. Sonra bir şey, metalin metale düşmesi gibi bir tangırtı işitti. Ses daha yukarıdan gelmişti. Çok daha yukarıdan. Ayrıca bir şey, ensesinde hafif bir karıncalanma hissediyordu – ÖrümcekHissi kıpırdanıyordu. Bu da tehlikeye yaklaştığı anlamına geliyordu.

Tehlike iyi bir şey olmasa da acemi bir suçlu tarafından kandırılmadığını gösteriyordu. Eh, bu da bir şeydi. Binanın dışına geçip neredeyse hiç ses çıkarmadan tırmanmaya başladı. Çatıya yaklaştıkça Örümcek-Hissi daha da şiddetlendi. Tam o anda MJ’den gelen bir aramayla telefonu çaldı.

Bütün gece ulaşmayı denedikten sonra kızı geri çevirmek istemedi. Tabii çevirse MJ anlayış gösterirdi. O açıdan bir harikaydı. Peter’ın asıl derdi sevgilisinin sesini duymaktı.

“Selam,” dedi kendini yavaşça çatıya çekerken.

“Aksiyona girerkenki sesinle konuşuyorsun,” dedi MJ, Peter’ın aksiyona girerkenki sesinin epey yakın bir taklidini yaparak. “Her şey yolunda mı?”

Karıncalanmanın artması Örümcek-Adam’a kötü adamların onun gelişinden büyük ihtimalle haberdar olduklarını söyledi – bu da pusuya yattıklarını gösterirdi. His hâlâ nispeten düşük seviyeliydi; o nedenle muhtemelen fazla bir sorun teşkil etmeyeceklerdi. Aynı anda hem konuşup hem dövüşebilirdi.

“Evet ama bir grup haydudu pataklamak üzereyim ve silahlı olduklarını tahmin ediyorum,” dedi her ihtimale karşı. “Konuşmayı bırakırsam senin söylediğin bir şey yüzünden olmayacak. Tabii ipe sapa gelmez bir laf edersen ve verecek bir karşılık bulamazsam o başka.”

MJ güldü. Peter kızın kahkahasının sesine bayılırdı.

Bunca yıldan sonra bile.

“Eh, sonra tekrar arayabilirim,” dedi kız muzipçe.

“Hayır, bu iş gayet rutin olacak,” dedi Peter. “Hem bütün gece sana ulaşmaya çalışıyordum.”

“On altı sesli mesajından anladım.”

“En fazla on ikidir. Neredesin?”

MJ bir şey söyledi ama sesi silah patlamaları arasında kayboldu. Daha şimdiden havaya yükselmiş olan Örümcek-Adam ne yaptığını bile düşünmeden bir ağ attı ve mermilerden sakınmak için vücudunu kıvırdı. Gelişmiş örümcek refleksleri ve sekiz küsur yıllık vurulmama tecrübeleri bu tür şeyleri tamamen içgüdü haline getirmişti. Havada taklalar atarken durumu değerlendirdi.

Hepsi de silahlı dört adam.

Konukları aniden yok olmuşçasına adamlar başlarını hızla sağa sola çevirdiler. Bu ahmaklar yukarı bakmayı bilmiyorlar mıydı? Bu kadarı da neredeyse fazla kolaydı.

“Orada mısın?” diye sordu MJ.

“Evet,” dedi Peter. “Aksiyon başladı da.”

“Hemen şimdi konuşacağız diye bir kural yok,” dedi kız.

“Benim yüzümden incinmeni hiç–”

“Yok yahu,” diye onun sözünü kesti Peter. “Hiç sorun değil.” Ağ atıcısını haydutlardan birine doğrulttu, hemen sonra adamın bileği tam arkasındaki duvara yapıştı. Silah zararsızca yere düştü. “Biri gitti.” Başka bir adamın arkasına indi, iki atıcıdan birden atış yaparak onu eğri büğrü bir suratla başka bir duvara yüzükoyun yapıştırdı. “Karşımdaki herifleri görmelisin. Pek komikler.” Kostümün bütünleşik kamerasını kullanarak bir fotoğraf çekti. “Sana daha sonra gösteririm.”

“Dört gözle bekliyorum,” diye alaycı bir karşılık verdi kız. O öyle yaparken köşenin arkasından başka bir saldırgan çıkıp silahını doğrulttu. Çabuk bir ağ onu havaya kaldırıp bir saçağa tutturdu.

“Polisler onu aşağı indirmekte biraz zorlanabilirler.”

“Eh, eğlenmene sevindim,” dedi MJ, “ve yanlış anlama ama şu an marifetlerini naklen anlatmanı dinlemeye hiç ihtiyacım yok.”

“Ama yeni teknoloji kullanıyorum!” diye itiraz etti Peter. “Sevgililer erkek arkadaşlarının yeni zımbırtılarıyla gösteriş yapmalarına bayılırlar,” diye ekledi. “Öyle değil mi?”

MJ güldü. “Oyun oynamayı bitirdiğinde beni ara.”

“Bekle – sonuncusunu da halletmek üzereyim. Alçakta kalırsa onu bulamazmışım gibi karanlıkta emekliyor. Pek şirin.”

“Otuz saniye sonra kapatıyorum.”

“Bana on yeter,” dedi Ağ Fırlatan. Sonra tekrar ağ atıp dörtlünün sonuncusunu da etkisiz hale getirdi.

“Daha sonra ararım,” dedi aniden ve bağlantıyı sonlandırdı.

Örümcek-Hissi bir karıncalanma patlaması gibi devreye girmişti. On üzerinden on bir sayılmazdı ama rahatlıkla sekiz vardı. Bu adamlar tehdit değil yemdi ve Örümcek-Adam göz göre göre tuzağa düşmüştü.

1 2
Yazar

Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.