Ahmet Kamil Keleş’in şahsi bir projesi Self. Keleş’i tanıyanlarınız belki vardır. METUTECH-ATOM çevresinde dolandıysanız, Ankara’daki GGJ’lerde boy gösterdiyseniz illa ki bir tanışıklığınız olmuştur kendisiyle. Vakti zamanında kendisini blogundan veya forumlardaki postlarından da tanıyor olabilirsiniz. Ya da belki AGS ile yaptığı önceki işlerinden. Eğer durum buysa, size ufak bir alt metin geçeyim. Muhtemelen kendi şahsi projesi olan Self’in tonu ve şekli, sizi hiç şaşırtmayacak.

Self çok kısa bir oyun. Takriben 15-20 dakika içerisinde bitirmek mümkün. Yapımcının kendi tabiriyle “espresso gibi bir oyun” var karşımızda, kısa ama sert ve yoğun. En azından Keleş’in kullandığı tabir bu.

Ahmet Kamil Keleş'in yorumu: "Kendimizi ilk kez yakın planda gördüğümüz sahne. Yüzümüzün uğradığı korkunç deformasyonla birlikte dikkat çekici başka bir şey daha var. Yüz ifademiz, içimizde yanan öfkeyi yansıtıyor."
Ahmet Kamil Keleş’in yorumu: “Kendimizi ilk kez yakın planda gördüğümüz sahne. Yüzümüzün uğradığı korkunç deformasyonla birlikte dikkat çekici başka bir şey daha var. Yüz ifademiz, içimizde yanan öfkeyi yansıtıyor.”

Bu yoğunlukla ilgili şüphelerim var. Önce oyunun güçlü durduğu ayaklarından söz etmek gerek. Müziklerin çağrışımı mıdır, yapımcının niyetinden kaynaklanan bir durum mudur bilemiyorum, ama Self’te muhteşem bir 20’lerin sessiz korku filmlerinden kalma bir tat aldığımı fark ettim. Oyunlarda sözsüz, ses ve müzikler aracılığıyla hikaye anlatımı, indie yapımcıların yokluktan başvurduğu bir yöntem son yıllarda. Belki de korku oyunlarının artışını da buna bağlamak gerek, çünkü çoğu zaman bu tip sözsüz atmosferler ortama gergin bir hava katıyorlar. Self’te de durum bu olmuş.

Oyun ana meramını ağırlıklı olarak ekranda çıkan metinlerle anlatıyor ki, bu da oyun için hem avantaj, hem de dezavantaj. Oyunun teknik yetersizlikleri genel olarak lehine kullanmak gibi bir eğilimi var. Ne kast ediyorum bununla? Oyun ağırlıklı olarak Source motorundan alınmış modelleri kullanıyor. Modeller belli ki iyi yaşlanmamışlar ve kamera açılarından tutun da, hareket eden sahnelere kadar her şeyde külüstür bir hava var.

Bunun bir bölümünün kasti olduğu çok açık, zira oyun siz sakinleştirici aldığınızda çok daha berrak bir tona bürünüyor. Bu tip teknik eksiklikleri “bozuk” bir atmosfer vermek için harikulade kullanmış Keleş. Sinematografik bir gözü olduğu da muhakkak.

Ahmet Kamil Keleş'in yorumu: ""Sen bensin, sen de benim!" Şeytani bir varlık içimizde, kendi benliğimizde varlık buldu. Ve benliğimizin bir parçası haline geldi. Kendimizi zindana kapadıktan sonra mı hayat buldu, yoksa içimize yerleştirilmiş miydi?"
Ahmet Kamil Keleş’in yorumu: “”Sen bensin, sen de benim!” Şeytani bir varlık içimizde, kendi benliğimizde varlık buldu. Ve benliğimizin bir parçası haline geldi. Kendimizi zindana kapadıktan sonra mı hayat buldu, yoksa içimize yerleştirilmiş miydi?”

Bunların hepsi yan yana geldiğinde, atmosferi hakikaten de sağlam bir oyun çıkıyor karşımıza. Ara görsellerin çıkışı çok iyi, oyunun size gördüğünüz şeylerin gerçek olmayabileceğini ima edişi harika… Gelin görün ki ortada sizi oyuna kendinizi vermekten tamamen alıkoyan iki ciddi problem var.

Bunlardan bir tanesi, metinler. Keleş’in psikolojik korku eserlerine büyük bir hürmeti olduğu açık, ama bu hürmet zaman zaman onun ayağına takılıyor. Söylenen neredeyse hemen hemen her söz, ciddi anlamda önceki eserlerden ve aynı türün benzer ürünlerinden gelen klişelerden besleniyor. “Zaman anlamını yitireli çok uzun zaman oldu”, herhalde her film ve kitabın her hapis sahnesinde mahkumun psikolojisini deşmek için kullanılmış bir cümledir. Burada da oyunu o cümle açıyor.

Aynı zamanda metinlerin bazı noktalarda sizi moddan çıkardığı da tecrübeyle sabit. “Ya elimi kesersem, hiii” cümlesinde hiii’nin olması zaten sizi kısa süreliğine iptal ederken, bir süre sonra cümlenin varlığını da sorgulamaya başlıyorsunuz. Kendine zarar verme üzerine olan bir oyunda burada bir espri yapıldığı çok belli, ama bu oyunun herhangi bir noktasına, herhangi bir perdeden espri yerleştirmek, Keleş’in deyimiyle espresso kıvamında olan oyuna şeker atmak gibi, oyunun tadını bulandırıyor.

Ahmet Kamil Keleş'in yorumu: "O kahrolası banyoda bir şey var. Ve bizi izliyor."
Ahmet Kamil Keleş’in yorumu: “O kahrolası banyoda bir şey var. Ve bizi izliyor.”

İkinci ciddi problem ise oyunun finali. Kısa oyunlarla ilgili bir problemim yok, fakat final oyunun ciddi anlamda inşa etmeye başladığı yoğunluktan malzeme çalıyor. Oyuna yaklaşık 45 dakika kadar bir süre ayırdım, iki “son” gördüm. Biri çok bariz bir şekilde benim başarısız olduğum bir finaldi. Belki başka alternatifler de mevcuttur, fakat ikinci gördüğüm finalden sonra oyunun credits sekansı akmaya başladı.

O finalin damakta çok kekremsi bir tat bıraktığını söylemek gerek, ki bu da aslında ilk problemle benzer bir sıkıntı yaratıyor. Keleş’in gücü atmosferi tasarım ve mekanik taraflardan ayarlayabilmesi, fakat hikaye strüktürü ve metin yazımı konusunda biraz eksik olduğunu da görmek mümkün. Ki şunun altını çizmek lazım, kendisi bu konuda ileride ortaklıklara girerse, ortaya gerçekten de sağlam işlerin çıkma potansiyeli var.

Ben her halükarda Self’i bir denemenizi öneriyorum. Cidden ilginç bir atmosferi var oyunun. Şu linkten bir göz atabilirsiniz. Deneyin!

Yazar

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.