Yazar: Ahmet Furkan Kızılay

Hiç düşündünüz mü veya hiç düşünür gibi dahi oldunuz mu, etrafımızda onca kitap, dizi, film ve tüketilebilecek onlarca kaynak varken neden video oyunları hikâye anlatmakta bu kadar istekli? Daha da ötesi nasıl bu kadar başarılılar?

Şimdilerde pek çok sinema yönetmeninin, senaristin hatta gerçek oyuncuların video oyunlarında rol aldığını ve bu yüzden de daha başarılı olduğunu falan söyleyip geçmeyeceğim tabii ki de. Çok önemli bir etmen olmakla beraber, benim odaklanmak istediğim konu o değil ne yazık ki. Benim odağım; herhangi bir hikâyeyi filmde seyretmektense oyunda oynamayı daha çok tercih eder hâle geldik biz oyuncular. Bu niye?

a trip to the moon

Biraz eskiye gidelim. 1900’lü yılların başlarında sinemanın ilk başlangıcıyla, bir film çıktı geldi. Çoğu kişi için ilk sinema filmi olarak da anılan bu film, Georges Melies’in yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı A Trip To The Moon’du. Film, adından da anlaşılabileceği üzere Ay’a yapılan bir seyahati konu alıyordu.

Bu durum bana hep bir garip gelir. İnsanoğlu hareketli resimleri, kurguları kullanarak bir hikâye anlatabilmeyi keşfeder ve anlatmayı seçtiği ilk hikâye ise bizim dünyamızda geçmeyen kurgusal bir hikâyedir. Kurgusal evrenlere, olaylara olan merakımız o yıllarda da varmış demek ki. İçinde olmadığımız, sadece orada olmayı hayal edebileceğimiz dünyaları çok seviyoruz, yalan yok. Bir filmden çıktıktan sonra “Ben şu karakterim, sen o karaktersin.” muhabbetini yapmayanımız yoktur, özellikle de çocukken. Hâl böyle olunca, yani insanlar farklı dünyaları merak edince, yıllarca tonla bilim kurgu kitapları ve filmleri çıktı geldi. En sonda da oyunlar katıldı bu bilim kurgu serüvenine.

Demek istediğim, ait olmadığımız ortamları izlemeyi, onları gözlemlemeyi, sanki oraya aitmiş gibi hissetmeyi seviyoruz. Kitaplarda bunu sadece hayal gücüyle, filmlerde sadece görsellikle alıyoruz fakat oyunlar, bu ikisinin beraber kullanılmasının yanı sıra şimdiye kadar hep bir dinleyici, izleyici gibi pasif konumda olan bizleri de hikâyenin gerçek kahramanı yapıveriyor. Artık hangi karakter olduğunuzu tartışıp bunun hayalini kurmanıza gerek bile kalmamış oluyor. Hepimiz bir Geralt, hepimiz bir Nathan Drake oluveriyoruz.

nathan drake - uncharted 4

Mesela bir film, seyirciye anlatacağı hikâyeyi iki saatte vermek zorunda kalıyor. Herhangi bir hikâyeli oyunda ise bu süre 6 saat ile 20-30 saat arasında değişiyor. Hatta bazen daha bile fazla olduğu oluyor. Bu sebepten ötürü oyunlar, evrenini daha iyi anlatıyor, karakter çatışmalarını daha güzel işleyebiliyor. Tüm bunları yaparken de intikam dolu başkarakterimizin kötü düşmanını dövmesini bizzat sana yaptırıyor. Hikâyenin başından beri sevdiklerine yapmadığını bırakmayan bu pis herifi sen de ballandıra ballandıra dövüyorsun.

Bahsettiğim bu pozitif gözüken durumlar, hiçbirimizin film izlemeyi veya kitap okumayı bırakıp sadece oyunlardan hikâye izlemeye başlamasına sebep olmuyor tabii ki. Fakat günün sonunda, içine dâhil olduğum, haritasında karış karış gezebildiğim bir hikâye benim daha çok içime işlemiş oluyor. Bu da oyunların hikâye anlatımında başarılı olmasına sebep oluyor diyebiliriz. Sonuçta, hangimiz bir tesisatçı olarak Prenses’i kurtarmak için gittiğimiz kalede Prenses’i bulamayınca karalar bağlamadık ki?

Yazar

Geekyapar okurları Yazı Çağrısı altında toplaşıyor, belirlenen konularda kalem coşturuyor. Sen de parçası olmak istiyorsan, duyuruları takip et!

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.