Bazen sabah uyandığınızda, rüyanızda gördüğünüz bir şeyi hatırlamaya uğraşırsınız. Bazen önceki geceden kafanıza bir şey takılmıştır ve uyandıktan sonra da canınızı sıkmaya devam eder, onu hatırlarsınız. Çoğunlukla uyandığınız ilk anda düşünceleriniz, o gün yapacağınız şeyleri içerir ve güne dair planlarınızı hatırlarsınız. Geriye kalan durumlarda, benim gibi, aklınızda hiçbir şey yoktur ve Twitter’ı açma gafletine düşersiniz. Buradan itibaren aklınıza gelen şeyler, elbette takip ettiğiniz kimseler ve onların takip ettiği kişilere göre değişiyor.

Benim geçtiğimiz gün Twitter’ı açtığımda karşıma çıkan şey ise, aşağıda yer aldığı şekliye bu yazıyı yazmamın sebebi oldu.

*

Sahibini tanımadığım, anlattığı şey ile ilgili olarak ise kendisinin ifadesini kabul edip etmemekten başka bir çaremin olmadığı bu tweet, bana bir şeyleri hatırlattı ister istemez. Doğru, tweet güncelde yer alan bir başka durumla ilgili atılmış ve mutlaka başka bir şeylerden de bahsediyor ancak diyorum ya bana, başka özel bir şeyleri hatırlattı. Dolayısıyla ben, hatırladığım şeylerden bahsedeceğim bu yazıda.

Hatırladığım şey, şimdilerde “ilkellik” falan diyerek anabileceğimiz bir toplumsal uygulama ile ilgili. Birebir de gıdalarla ve hatta et tüketimi ile ilgili, inanır mısınız? Ya da en azından, yazı bittikten sonra inanacaksınızdır diye düşünüyorum. Birçok yerde, birçok şekilde görmüştüm bunu ama en yakında, Robert Edgerton’un Hasta Toplumlar isimli kitabında okuduğumu net bir şekilde hatırlıyorum. O yüzden ana kaynak olarak, kendisini alacağım.

Edgerton’un kitabındaki ilk örnek, Bolivya, Sirionó‘dan. Sirionó’da gıda daima kısıtlı bulunuyor ve açlık, hayatın değişmez bir gerçeği olarak görülüyor. Göçebe hayata ayak uyduramayan hastalar ve yaşlı insanlar dışlanıyorlar, bazen göç edenlerin arkasında ölene kadar sürünmeye bırakılıyorlar. Ateşin bile nasıl yakılacağını bilmeyen bu halk içerisinde kadınlar, her zaman yanan bir odun parçası taşımak zorunda kalıyorlar. Bu gibi bir önleme rağmen, ince malzemeden yapılmış evleri ve giyim malzemesi eksikliğinden dolayı soğuktan kurtulamıyorlar. Soğuk, elverişsiz toprak, teknoloji eksikliği, devamlı göç ve devamlı kıtlık birleşince, gıda paylaşımında da belirli bir hiyerarşi izleneceği açıktır sanırım. Hasta ve yaşlılara edilen muameleyi zaten söylemiştik, gıda konusunda da kadınların, yemekleri vajinalarına gizleyerek ancak tüketebilmeleri söz konusu. Öbür türlü, erkeklerden kendilerine sıra gelmiyor veya yemek için çatışma çıkabiliyor.

İkinci örnek, Tazmanya’dan. Besini avcılıkla sağlayan toplumlarda, kadınlara düşen görev genellikle toplayıcılık olur. Bunun pek çok sebebi var elbette, hepsini burada ayrı ayrı değerlendirmek yıllar alabilirdi. Kas gücü, organizasyon yeteneğinin buna bağlı olarak gelişmesi, çocuk doğurmak ve bundan sonraki süreç gibi pek çok şey sayılabilir sebeplerin arasında. Konumuzu ilgilendiren kısım ise şurası:  Tazmanyalı kadınların diğer bazı toplumlardaki kadınlara kıyasla, gıda arayışında daha fazla risk aldıkları biliniyor zira eğlenceli bulunduğu için kadınların dâhil edilmediği kanguru avları dışında, kadınlar riskli işlerde ön saftalar. Buna rağmen Tazmanyalı kadınlar, erkekler tarafından kötü muamele görüyor ve daha kaliteli gıdalara ulaşmaları engelleniyor. Neredeyse her kışı, açlık içerisinde geçiriyorlar. Görüşülen Tazmanyalı kadınlar ise kötü gıdalar almak konusunda şikâyetçi değiller, bunun yerine Avrupalı ziyaretçilere, kocalarının kötü davranışlarından yakınıyorlar.

Kültürel uygulamalar, zannedilenin ve bugün inatla “Geleneklerimize bakalım, göreneklerimize uyalım” denilenin aksine, hiçbir zaman toplumun tümünü kapsayacak şekilde uyumlu değiller. En küçük toplumlarda bile, çıkarları çatışan gruplar ayrışabiliyor çünkü. “Çok yakın zamana kadar tüm toplumlar, yetişkinlerin refahını çocukların, özellikle çok küçük çocukların refahının üstünde ve birkaç istisna dışında erkekler de kendi çıkarlarını kadınlarınkinin üstünde tutuyordu”, diyor Edgerton. Ben ise dünyanın her yerinde durumun, eskiye nazaran fazlaca değişmiş olmadığını ekleyebilirim.

Afrika’nın Kongo bölgesinde yaşayan Aka, Mbuti ve Zaire’nin Efé Pigmeleri gibi toplumlar arasında, çoğunlukla karbonhidratlı ilkel bitkisel besin maddeleri tüketen ve dolayısıyla sağlık yönünden daha zayıf kalan kadınlara kıyasla, erkeklerin daha yüksek proteine sahip gıdalar tükettiği biliniyor. Yani, ham şekilde ulaşılabilecek protein kaynağı olması açısından, erkeklerin et ağırlıklı beslendiği ve kadınların ete erişiminin kısıtlı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bu tarz birçok toplumda erkeklerin cazip besinleri kendilerine ayırmaları ve kadınlara vermeyi reddetmeleri söz konusu. Sibirya‘nın yerli halklarından Chukchi kadınları, ren geyiklerini kestikten, doğradıktan ve pişirdikten sonra, erkeklerin etlerin doyurucu yerlerini yediği ve kadınlara sadece artıklarını ve kemiklerini bıraktıklarından bahsediliyor.  Hatta “kadın olmak atıkları yemektir” gibi bir kabulleri de bulunuyor.

Kuzeydoğu Kanada, Hudson Körfezi’nde yaşayan Inuitler üzerine yapılan bir araştırmada, pişirilmiş etin erkeklere ait bir gıda olduğu; kadınların sahip olabilmesi için fazla güzel bir gıda olarak görüldüğü tespit ediliyor. Benzer şekilde, Avustralya Aborjin kadınları, erkeklerin özellikle düşkün olduğu gıdalara erişemiyorlar; erkekler yemeklerini yiyorlar ve ardından, yiyemeyecekleri kısımları kadınlara fırlatıyorlar.

Akıllarda soru işareti kalmasın, bariz ama ben yine de söyleyeyim. Gıda paylaşımındaki bu durum, toplumsal hayatın pek çok alanında da kendisini gösteriyor. Giysi paylaşımında da benzer şekilde ilerliyor mesela durum; erkekler daha kalın, daha koruyucu derilerden kıyafetlere sahipken kadınlar, daha ince kıyafetlere erişebiliyorlar. Şunu da söylemek lazım, bu uygulamalar sırf erkek üstünlüğüne işaret etmekten fazlasına sebep oluyorlar. Birçok toplumda niteliği zayıflatılmış beslenme biçimleri kadınlar için sağlık sorunlarına yol açıyor. Kültürel olarak farklı olan Hindistan, Batı Afrika, Fas ve Güney Amerika gibi bölgelerdeki toplumlarda kadınlar ve çocuklar, protein ve yağ açısından yoksun beslenmeye devam ettikleri için, yetişkin erkeklere göre hastalıklara daha açık hâle geliyorlar. Bağışıklık sistemi büyük problem, hele ki küresel bir salgını birinci elden tecrübe ediyorken şu an, daha iyi anlayabiliriz.

Kuru hastalığının görülme bölgesini içeren harita

Papua Yeni Gine’nin dağlık bölgesinde yaşayan Fore halkından, daha da dehşet verici bir örnek var. Bu bölgede erkekler, hayvan etlerine erişim konusunda deyim yerindeyse tekel ilan etmiş durumdalar; kadınlar ve çocuklar ise beslenmek için ölü akrabalarının etlerini yiyorlar. Çünkü başka türlü besine erişimleri bulunmuyor. Yıllarca böyle beslenmelerinin sonucunda ise Kuru isimli, insan eti yemekten kaynaklanan ve ölümcül bir sinir hastalığına yakalanıyorlar. Bir dahaki sefere “cahil ve vahşi yamyamlar“dan sanki kültürel olarak keyfi seçilmiş bir şeymiş gibi bahseden birini görürseniz, suratına belki çemkirmek istersiniz. İtiraz edince lanet olası sjw’ler, değil mi?

Besin adaletsizliği konusunda, yani kadınlara kaliteli besinlerin verilmemesi konusunda erkeklerin dayanağı ise kadın sünneti, fuhuş işin kadınların satılması, toplu tecavüzler ve kadına karşı her türlü şiddet uygulaması için hemen hemen aynı: Dinsel ideoloji, inanç kaynaklı tabular ve gelenekler.

Yukarıda verilen örnekler, akla gelebileceği gibi tarih öncesinden falan değil, mesela Kuru hastalığıyla ilgili 2015 tarihli raporlara Wikipedia’dan dahi ulaşabiliyorsunuz. Tıpkı bu yazının yazılmasına sebep olan tweet gibi. Toplumsal adaletsizliği gösteren diğer pek çok uygulamaya ve bunların açıklamalarına girmek için, yazının amacından fazlaca sapmak gerekecek. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler için aşağıya kaynak kitabın tam künyesini bırakacağım. Ama buraya kadar olan kısımda en azından, sahibini tanımadığım bu tweeti gördüğümde aklıma neden bu kültürel uygulamaların geldiğini anlatabilmişimdir sanırım.

Güncelde anlatılan bu hatıranın gerçekte yaşanıp yaşanmadığı konusunda ancak kişilerin beyanına güvenebiliriz. Fakat biraz kurcalarsanız, ötesinde berisinde, alıntılarında yorumlarında, benzer yaşanmışlıklardan bahseden çok fazla insan da göreceksiniz. Belki de siz de yaşadınız bir benzerini, bilemiyorum. Bunların hiçbiri olmasaydı bile, yukarıdaki örnekler sabitken ve kültürel süreklilik çoğu alanda mevcutken, bir de tabii üzerine toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda “sjw”, “lpg” çıkışlarından ileriye gidememişken, inanmamak için hiçbir nedenimiz yok gibi hissediyorum. İlkel çağlardan binlerce yıldır uzaktayız ama bazı şeyler değişmiyor.

Kabul, kültürel süreklilik içerisinde uygulamalar zaman zaman yumuşuyor; imkânların ve uygarlık gelişiminin daha hızlı yaşandığı, yayıldığı bölgelerde leşler yerine, tavuğun but dışında kalan kısmı hiyerarşiye göre paylaşılıyor. Ancak Tazmanyalı kadınlar gibi, düzen içerisinde kadının verdiği tepki yahut olaya bakış açısı da pek değişemiyor anlaşılan. Gıdayı yiyememekle ilgili bir şikâyete sıra gelemiyor henüz, kötü muameleden sakınılıyor.

Buraya kadar gelmişken, naçizane bir de ricam olursa, mesela ‘ortamlardaİstanbul Sözleşmesi’nden bahsedilirken; erkeğin kadından yahut herhangi bir cinsel kimliğin diğerinden üstün oluşuyla ilgili sözler sarf edilirken, bunların engellenmesi için sembolik olarak dahi olsa bir şeyler yapılmasına destek vermek için sebep arıyorsanız, bu yazıyı hatırlayın.


Kaynak: Robert B. Edgerton, Hasta Toplumlar, çev. Harun Turgut, Ankara: Buzdağı Yayınevi, 2015.

* Yazıda yer alan ekran görüntüsünde kullanıcı ismi ve profil fotoğrafı, kişilerin bilgilerini izin olmadan paylaşmamak adına saklanmıştır. Gönderi içeriğine ise herkese açık şekilde paylaşıldığı ve yaygın şekilde görüntülendiği için dokunulmamıştır. Söz konusu gönderinin sahibinin, konuyla ilgili herhangi bir rahatsızlığı olursa, gönderiyi yazının içerisinden kaldırabileceğimin veya kendisinin uygun gördüğü başka bir düzenleme yapabileceğimin teminatını vermek istedim. Böyle bir durumda sitemize İletişim bölümünden yahut Hakkında kısmında yer alan ilgili e-posta adresinden ulaşılmasını rica ederim.

Yazar

Hayvan dostu, tevriyesine rağmen biraz yalnız; doktora öğrencisi, ismiyle müsemma ve çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için bakınız: dogan.mdd

1 Yorum

  1. Bir kez daha yüksek sesle söylemek gerek. “İlkel çağlardan binlerce yıldır uzaktayız ama bazı şeyler değişmiyor.”

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.