Geçenlerde bu sayfalarda sosyal haydutluk diye bir mefhumdan bahsetmiş ve gerçek hayattan Robin Hood ismiyle malum üç haydutun hayat hikâyesini anlatmıştım. Her birinin hayatından ayrı bir efsane çıkmış olan o erdemli eşkıyaları merak ediyorsanız, şuradan ilgili yazıya ulaşabilirsiniz. Fakat bu “yol kesen haraç alan, senin benim gibi insan” eşkıyaların hayatlarını araştırırken öyle bir tanesine rast geldim ki gerçekten, hakkında halk arasında dolaşan efsaneleri, ondan ilham alarak yazılmış kitapları ve çizilmiş romanları bırakın; şu an, şu saniye yüksek bütçeli bir filminin yapılmamış olması çok büyük bir ayıp.

İnsanların bir arada yaşadığı ve belirli toplumsal sözleşmeler ışığında en basitinden en karmaşığına kurumlar inşa ettikleri her zaman ve her yerde, adaletsizliğe uğrayan, hakkı gasp edilen, ayrımcılıkla baş etmek zorunda bırakılan yahut bunların hepsinden daha da kötü şartlarda yaşamak zorunda bırakılanlar olmuştur. Her ne kadar ‘modern‘ zamanlarda bu sorunları gidermek için bütün iyi niyetimizle çalışsak da maddi ya da manevi şekillerde güçlü-güçsüz çatışması, hayatın bir kanunu.

Tamamen hayal dünyamıza layık, bütün hiyerarşileri ortadan kaldırarak mükemmel işleyen bir sistem inşa etmiş olsak bile mesela, bir kıtlık, bir doğal felaket ya da bir başka dıştan sebep, bütün sistemi bozabilir. Zira toplumun uyumlu olmak gibi fevkalade işlevsel özellikleri bulunsa da çatışma, hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Bir noktada çatışmanın da işlevi var zaten bu yapı içerisinde, bizi daha iyisini yapmaya zorluyor, yeniliklerin önünü açıyor. Dozu kaçmamak kaydıyla! Dozun kaçmaması için de daha farklı yollara, kurumlara, değerlere başvuruyoruz. Sosyal haydutlara da bir nevi, dozun kaçtığı durumlarda devreye giren mekanizmalardan birisi diyebiliriz.

Bu yazının konusunu oluşturan haydutların, buhranlı zamanlarda ve belki de tüm sistemlerden en önemlisi olan adaletin eksikliğinin görüldüğü zamanlarda ortaya çıkan, bildiğimiz suçlulardan büyük bir farkları var. Onlar da pek tabii sıradan suçlular gibi sistemin kurbanı olarak suça itiliyorlar fakat kendilerini kurtarmak ya da kısa yoldan sınıf basamaklarını tırmanmaya çalışmaktansa, bunlara kendi çabalarıyla dur demeye çalışıyorlar. Robin Hood’un hikâyesini bilirsiniz mutlaka, zenginden alıp fakire dağıtmak, bu kimselerin ortak özellikleri gibi bir şey. O yüzden onlara erdemli eşkıyalar deniyor; adi suçlar işlemiyorlar, cana kast etmiyorlar, halka zarar vermiyorlar. Yasanın kabul etmediği eylemlerle adaletsizlikleri engellemeye uğraşıyorlar. Durum böyle olunca halk da onları seviyor, adlarına türkü yakıyor, hikâyelerini nesillerden nesillere aktarıyor.

Fakat böyle dedik diye de hepsi masummuşlar, sütten çıkma ak kaşıkmışlar gibi algılanmasın. Birazdan hayat hikâyesini okuyacağınız Lampião örneğinde de göreceğiniz gibi, her zaman, halkın istediği kadar erdemli olmayan eşkıyalar var. Çünkü neticesinde bu gerçek hayat, bahsedilenler gerçek insanlar.

Virgulino Ferreira da Silva – Lampião

Yirminci yüzyılın muhtemelen en başarılı haydut lideri olduğu düşünülen ve bahsettiğimiz biçimdeki haydutluğun Brezilya’daki genel adlandırmasıyla bir Cangaço olan Lampião, 1897 yılında, çiftçi bir ailenin dokuz çocuğundan biri olarak hayata gelmiş. Yirmi bir yaşına kadar babasının az sayıdaki sığır, koyun ve keçisini güderek yaşıyor; yetenekli bir binici ve bir ‘kovboy‘ olarak biliniyor. Ayrıca yaşadıkları fakir bölge için çok rastlanmayan okumayı ve yazmayı bilme gibi başka yetenekleri de var.

Lampião’nun haydutluk hikâyesi, ailesi ile diğer aileler arasındaki bir anlaşmazlıkla başlıyor. Arazi sınırları üzerine ufak bir kavga olarak başlayan anlaşmazlık, güvenilir otoriteler ve karar mercilerin eksikliğinde, çabucak bir kan davasına dönüşüyor. Lampião’nun yaşadığı şartları kafamızda canlandırmak için bu kısımları GTA San Andreas üzerinden anlatabiliriz sanırım. Hem daha güncel hem de daha yakın ve gerçek örneklerim var ama başımıza iş gelebilir o yüzden San Andreas ile devam edelim. Kendi yoksulluğu ve kaderine terk edilmiş, yetkililerce kontrol altında tutulmak için kolluk kuvvetlerinin baskısını iliklerine kadar yaşamaya alıştırılmış bölgelerde, irili ufaklı çeteler kurulmasından bahsediyorum. Bunlar, bir yandan yasa dışı şekillerde para kazanırlarken bir yandan da bölgenin ekonomisini çekip çevirip; polis, asker gibi bilumum gücün bu bölgelere girmesini engelleyerek bölge insanlarını korumuş oluyorlar.

Lampião’nun yaşadığı da böyle bir ‘getto’, bölgede kanun ve adaletin eksikliği fazlaca hissediliyor. Dönemin iklimi de çok iyi değil zaten; paramiliter yani yarı askeri, yönetim tarafından desteklenen örgütler rüşvet yiyor ve kamu yararı için değil, toprak sahibi otoriteler için çalışıyorlar. Nitekim nüfusun açlık sınırının altında olduğu bu yerlerde, insanlara, bu yapılarca çoğu zaman haksız yere kötü muamele ediliyor ve bu sebeple bölge insanları, resmi güvenlik güçleri yerine haydutları güvenliklerinden sorumlu tutmayı tercih ediyorlar. Bir bakıma Lampião’nun yolu kendisinden önce çiziliyor yani.

Babası, ailesini güvenceye alabilmek için birkaç kez onları farklı şehirlere taşıyor fakat kan davasına döndü dedik ya iş, nereye giderlerse kavga peşlerinden geliyor. Sonra bir gün, bir muhbirin ihbarı üzerine militer güçler kapıya dayanıyor ve çıkan çatışmada Lampião’nun babası öldürülüyor. Buradan sonra Lampião muhbirden ve babasını öldürenlerden intikam almaya yemin ediyor, Sinhô Pereira’nın çetesine giriyor ve Virgulino ismini bırakıp “fener” anlamına gelen Lampião -bildiğiniz lamba– takma ismiyle anılmaya başlıyor. Bu ismin sebebi ise rivayete göre, Vahşi Batı temalı filmlerde çokça kullanılan ve Winchester Tüfeği olarak da bilinen, manivelalı tüfeğini çok hızlı bir şekilde ateşleyebildiği için geceleri karanlıkta sanki bir fener tutuyormuş gibi görünmesiymiş.

Çeteye katılmasının ardından çok kısa bir sürede yükselen Lampião, Sinhô Pereira’nın aniden emekliliğe ayrılmasıyla liderliği devralıyor. 1922’den ölümüne kadar da liderlik yapmaya devam ediyor zaten. Aynı yıl, babasını ihbar eden muhbiri bulup intikamını alıyor. Epey güçlü bir toprak ağasına kendi zamanında görülmüş en büyük baskınlardan birini düzenliyor ve kendi çetesinin dışında çevre bölgelerdeki birkaç küçük çetenin de sorumluluğunu üstleniyor.

Yirmi yıla yakın bir süre boyunca, sürekli at sırtında, deri kıyafetleriyle seyahat ediyor; çiftliklere ve yerel yönetimlere büyük bir savaş gücüyle saldıyor. Baskınlarda grupça söylemek için bir şarkı bile besteliyor. Kullanacakları silahları güvenlik birimlerin çalıyor, sonra onlara karşı bu silahları kullanıyor. Destekçilerinin “kaptan” dediği Lampião, paramiliter güçlere, çetesinin yaklaştığını gördüklerinde zıplaya zıplaya kaçtıkları için, “maymunlar” olarak hitap ediyor.

Sözlerini Lampião’nun yazdığı, çetesiyle bir savaş marşı tarzında söyledikleri ve daha sonra çok kez farklı biçimlerde uyarlanan şarkının bir örneği.

Peki, neden, abartarak filmini çekseler ekmeksiz izleyeceğimiz bir hayat dedim, biraz da onu anlatayım. Şöyle ki Lampião’nun suç eylemleri, eminim benim kadar size de çok tanıdık gelecek bir şekilde, bazı tuhaflıklar içeriyormuş. Üzerinde birçok dini sembol taşıyan ve rahiplere büyük bir saygı duyan bu adamın, insanları soyarken ya da öldürürken İncil’den parçalar okuduğu rivayet ediliyor. Toplu cinayet işleyecek kadar acımasız biri olsa da arkadaşları ve müttefiklerine karşı sadık ve sözüne güvenilen bir haydut olduğu biliniyor; kendisine yardım eden kişileri ise cömert bir şekilde ödüllendiriyor. Ayrıca hayır işlerine meraklı ve merhamet sahibi biri olarak anlatılıyor fakat hayat tarzını sürdürebilmek için de sürekli gaddarca bir şiddete başvuruyor. Çelişkilerle dolu bir insan.

Dillere pelesenk olan bir anısı var, 1929’da küçük bir kasabaya baskın için indiği zamana ait. Kasabaya indiklerinde geldiklerinin belli olmaması için yaptığı ilk iş, telgraf binasını kapattırmak olmuş, buraya kadar normal. Sonra, kasabadaki polisleri ve gardiyanları hapishane hücrelerine kapattırma emri vermiş, mahkumları ise dışarı çıkartmış. Adamlarına, halka ve dükkanlara zarar vermeyeceklerine, kadın ve genç kızların yanına dahi yaklaşmayacaklarına dair emirler yağdırmış.

Kendisi ve adamlarına lazım olan şeyleri temin edebilmek için zengin vatandaşlardan silah zoruyla para toplamış ancak zaten ne istese korkudan ya da sevgiden verecek olan esnaflara, aldığı her şeyin parasını, kuruşu kuruşuna ödemiş. Kasabada geçirdiği bir gece boyunca, toplamda yedi polisi öldürmüş fakat kasaba halkı sevdiği için yetkili çavuşu, hiçbir zarar vermeden serbest bırakmış. Kasabada kaldığı gece, halk eğlensin diye bir bale gösterisi düzenlenmesi, bir de sinema filmi oynatılması için emir vermiş. En sonunda da sabaha karşı, ödünç aldığı bir katırın üzerinde kasabayı terk etmiş. Katırı da daha sonra usulüne uygun olarak sahibine iade etmeyi ihmal etmemiş. Gerçekten, tam Tarantinoluk bir adam.

Her çıkışın bir inişi var elbette, Lampião için bu son, 1938’de gerçekleşiyor. Lampião ve grubu, çetenin bilinen destekçilerinden biri tarafından ihanete uğruyor ve saklandığı yerde pusuya düşürülüyor. Kısa süren bir çatışmanın ardından, Lampião, Bonnie ve Clyde’dan aşağı kalmayacak bir aşk yaşadığı Maria Bonita ile birlikte öldürülüyor. Onlar ve çetenin diğer öldürülen üyelerinin başları kesilip, incelenmek üzere adli tıbba gönderiliyor. Çünkü o zamanlar, normal, sıradan herhangi iyi bir insanın hayduta dönüşmeyeceğine yönelik kuvvetli kabulleri var. Fakat düşündüklerinin aksine kafataslarını inceleyip, ölçtükten sonra, herhangi bir fiziksel bozulma veya anormallik tespit edemedikleri için bu kabulden vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Yine de mumyalanarak, halka açık bir müzeye, sergilenmek için koyuluyorlar.

Lampião, bütün acımasız eylemleri ve vahşet dolu geçmişine rağmen; cesareti, çok zor durumlarda bile pek çok çatışmadan kurtulmayı başarabilmesiyle meşhur. Merhamet, sözüne güvenilirlik ve hayırseverlik gibi özellikleriyle tanınması ve geleneksel bir dindarlığa sahip olması sebebiyle o, insanların gözünde bir halk kahramanı mertebesine çıkartılmış. Lampião ve kendisi gibi bir haydut olan sevgilisi Maria Bonita’nın hikâyesi sayısız efsaneye, şarkıya, kitaba, çizgi romana konu olmuş, Vahşi Batı filmlerindeki o “kovboy” imgesi, kendisinden sonra büyük oranda Lampião’dan ilham almış. Hatta halk arasında dolaşan efsaneleri, Brezilya’da dram, tutku ve şiddeti öne çıkartan bir dizi pembe diziyle birlikte daha önce hiç olmadığı kadar da genişletilmiş.

Robin Hood’u da Lampião gibi haydutları da ortaya çıkartan belirli şartlar ve nedenler var. Dolayısıyla onları, kendi zamanları içerisinde düşünmek ve bugünün nazarıyla değerlendirmemek gerekiyor. Yazıda özellikle “rivayet edilene” ya da “anlatılana göre” ifadelerini kullanmaya gayret ettim. Çünkü biz her ne kadar yeni nesillere içerisindeki “erdemler” sebebiyle bir masal olarak çocuklara anlatsak da ya da heykellerini diksek de gerçekteki Robin Hood ile efsanelerle yeniden kurgulanan Robin Hood arasında çokça fark var. Bu fark, bugün çoğu yapımda adaletini kendilerinin sağlamalarını severek izlediğimiz karakterler için de geçerli. İsimler ve anlatılanlar ister kurgulanmış isterlerse de gerçekten yaşanmış olsunlar; aklımızın bir köşesinde her zaman mit ile gerçek arasında bariz, büyük ve yanıltıcı farklar olabileceğini tutmak gerekiyor. Öte yandan eğer Lampião hakkında okumaktan hoşlandıysanız ve onun gibi pek çok haydutun hikâyesine göz atmak isterseniz, Eric Hobsbawm’ın “Sosyal İsyancılar” isimli kitabını şiddetle tavsiye edeceğim. Zira kitapta, her biri gerçekten yaşamış kişiler olan bu sosyal haydutları ortaya çıkartan zaman ve zemin, detaylıca inceleniyor ve açıkçası, Robin Hood’dan bu yana geçen yüzlerce yıla rağmen nelerin nasıl değişmediğini ve sonucunda da suyun akış yönünün ne olacağını az çok anlayabiliyorsunuz.

Kafası mumyalanıp müzede sergilenen, üzerine şarkılar söylenip diziler çekilen Lampião, aslına bakarsanız bayağı büyük bir üne sahip. Elbette hakkındaki tüm üretimlerin bir toplamında, bir yerlerde ve bir şekilde, bizim de izlediğimiz çoğu yapıma ilham da vermiş. Başlıkta yazdığıma takılmayın kısaca, aslında biz onun hayat hikâyesini çokça tükettik. Fakat yani, sen git, bu kadar şeyi bir senaryo dâhilinde değil, gerçekten yaşa. Sonra da başka başka kurgu karakterler için anlatsın dursunlar, olacak iş mi? Haydutun da hakkı yok mu kardeşim, ismiyle cismiyle şöyle bir yerelde değil, küreselde bilinecek filmi olmasın mı? Olsaydı ben oturur, bayıla bayıla izlerdim. Siz ne dersiniz?

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.