Berlin, Panorama Bar (Berghain), Italo Disco: Dans Pistinden Hatıralar
Havanın giderek daha da soğuk olmaya başladığı, sıradan gibi gözüken bir Eylül akşamı, Berlin’deki elektronik müziğe bakışımı oldukça değiştirdi. Yaklaşık beş yıldır elektronik müziğin her türünün icra edildiği ve gece hayatıyla tanınan bir şehirde yaşıyor oluşum ve o Eylül akşamına kadar sık sık olmasa da “sağlıklı” bir tempoda şehrin elektronik müzik kültürünü deneyimlemem, o güne kadar sıradan bir düzlemde ilerlemişti. Detroit’te temeli atılan tekno müziğin başkentlerinden biri, belki de en çok bilineni Berlin’de dans pistinin sadece kendini müziğe vererek hareket etmekten çok daha fazlası olduğunu idrak edişim ise neredeyse yıllarımı aldı.
Müziğin kültürel dönüşümüne, canlı performanslara, tınılardaki yeni keşiflere hep açık olsam da zamanın bana getirdiği bu fark ediş, bu yazıyı yazmamdaki temel faktörlerden bir tanesi. Bu yazıda, Berlin’in simgelerinden biri haline gelmiş Berghain’ın Panorama Bar’ındaki “Italorama Bar” partisinin benim müziksel algılayışımı nasıl değiştirdiğine, “tekno müziğin kalesi” olarak anılan bir şehrin aslında ne tür müziksel evrimler geçirip dinleyicilere nasıl bir etki yapabileceğine, ve de dans pistindeki tüm dans edenlere bir saygı duruşu niteliğinde içimden geldiğince meramımı dile getirmek istedim. Umuyorum ki dünya gündeminin hayatlarımızı sık sık dar ettiği şu günlerde, komik iyimserlikten uzak bir şekilde, bu yazıdan temennim okurda ufak da olsa bir umut bulabilmek.

1990’larda Berlin Duvarı’nın çöküşü ve Almanya’nın birleşmesiyle birlikte Berlin’deki terk edilmiş binaların yeterince fazla sayıda oluşu ve Detroit’te başlayan bir kültürün parçalanmış bir diğer şehirde yeniden hayat bulması, kültürel olarak birçok değişime yol açtı. 1990’ların sonunda Michael Teufele ve Norbert Thormann’ın temellerini attığı efsanevi gece kulübü Ost Gut, bir süre sonra aynı araziye yapılacak bir inşaat projesi nedeniyle kapılarını kapatsa da aynı ikili terk edilmiş bir elektrik santralini, yani bugünkü Berghain’ı elektronik müzik kültürüne kazandırmışlardı.
Ost Gut’ta temellenen ve kulübün tekno müzikten ziyade “house” müzik, disco müzik ve enerjik katmanlı farklı türlere odaklanan Panorama Bar kısmı yeni binada 2004 yılının Ekim ayında elektronik müzik severlerle buluştu. Hemen ertesi yıl Berghain’ın OstGut Ton adında kendi plak şirketini kurmasıyla birlikte de dünya elektronik müzik haritası yeni bir uğrak noktası kazanmış oldu. Pek çok efsanevi parti serisinin ev sahipliğini yapan Panorama Bar, kuir enerjinin bütünleştiği dans pistiyle, Berlin’de son yıllarda yeni bir anlam bulmuş Italo-disco kültürünün şahit olduğum en dinamik ortamlarından birine ev sahipliği yaptı geçtiğimiz ay.
1980’lere damga vurmuş İtalya’nın dans müzik kültürünü 21. yüzyılda farklı katmanlarla ve çok doğal bir enerjiyle deneyimlemek, partiye gelen bir müzik severin Panorama Bar’daki “Italorama Bar” gecesinden bulabileceği maksimum verim anlamına geliyordu. Daha önce Berlin’in bir diğer önemli kulübü Renate’de dinleyip merakla takibe aldığım Berlin’de yaşayan İtalyan DJ Franz Scala, bir diğer İtalyan DJ Giulia Gutterer ile “back-to-back” bir set çalıyor ve geceyi yavaş yavaş aydınlatan gün ışığının getirdiği enerjiyi dans pistine muazzam bir formda geri gönderiyordu. Vücudumda hayat bulan ikilinin bana getirdiği bu muazzam müzik enerjisi bedenim ve zihnim arasında daha önce hiç fark edemediğim bir dalgalanma yaşamamı sağladı. Dans etmeye biraz ara verip hem sosyalleşmek hem de biraz soluklanmak için verdiğim ufak arada hissettiklerim ise beni bu yazıyı yazmaya kadar getirdi.

Modern-karanlık teknonun dönüşüm geçirdiği bir şehirde, “house” temelli müziğe açılan kapı da şekil değiştirmekle kalmıyor aynı zamanda yeni bir dinleyici kitlesiyle de kendini birleştiriyor. Italo-disco tınılarının belirli vokaller içeren parçalarla birleşmesinin ve hem bende hem de tekno ile bütünleşen Berlin’de farklı bir hayat bulması da işte elektronik müziğin geçirdiği bu form değiştirmeden kaynaklanıyor. Bunu sinemadan bir örnekle pekiştirmek gerekirse de beyaz perdedeki “Dracula” uyarlamalarının zaman içindeki form değişimlerine bakmakta ya da bundan örnek almakta fayda olacaktır. Werner Herzog’un 1979 yılında çektiği Nosferatu: Phantom der Nacht’ın vampir tasvirlerinin biçimsel farklılığı Francis Ford Coppola’nınkinden (Bram Stoker’s Dracula, 1992) ya da son yıllardan örnekle Robert Eggers’ın Nosferatu’sundan (2024) hem hikaye anlatımı hem de biçim olarak farklılık gösterecektir. Elektronik müziğin farklı dans pistlerinde ve zaman aralıklarında, özellikle Italo-disco’nun Berlin’de farklı bir varoluş göstermesi, değişim geçirmesi de bu örnekte olduğu gibi bariz bir noktaya evriliyor.
Tüm bunları düşünerek yavaş yavaş eve gitme vaktinin benim için geldiğini düşündüğüm bir Eylül cumartesi sabahında Panorama Bar’daki “Italorama Bar” partisinin görsel hafızamda ne tür bir yer edindiğini de kafamda döndürmeye başladım. Fakat deneyimin bireyselliği ve heyecan vericiliğinin önemini de es geçemezdim. O yüzden de Panorama Bar’ın ikonik panjurlarını, tavandaki ses sistemi ve muazzam ışıklandırmayı, ya da ünlü fotoğrafçı Wolfgang Tillmans’ın Panorama Bar duvarlarını süsleyen eserlerini görsel olarak betimlemekten bu yazıda fazlasıyla uzak durdum.
Kendi kişisel deneyimimden şekillenen bu ufak deneme yazısında karanlık bir çağın bizi her geçen gün mutsuzlaştırdığı şu günlerde umutlu olmayı bana biraz olsun hissettiren tüm DJ’lere ve dans pistini dinamik tutan tüm dans edenlere minnettarım. Benim için duygusal anlamı çok olan bu yazıyı gecede hayat bulanlara adıyorum.
Öteki müzik okumaları için:
https://geekyapar.com/2025-muzik-rehberi-dinlemeniz-gereken-10-album/
Berlin'den bildirmeye çalışan, Avrupa'nın nabzını tutan, sinema sevdalısı ve yazmayı seven bir birey.
Tüm yazıları (48)



Yorum Yap