Kabuslu Gecelerde Yadsı Adını Frankenstein: Edebiyatın 200 Yaşındaki Yaratığının İsyanı
Bir rafa uzanıp, bir yığının içinden çekip, arkadaş kucağından kaçırıp bir kitaba başlamak bana sorarsanız başlı başına dikkat çekici bir eylem. Bir kere peşine düştüğümüz bir tarafı var kesin; ilgimizi çeken arka kapaktaki bir vaat, ön kapaktaki işçilikli görsel, önsözdeki bir ikna çabası belki. Ancak bir yandan da karşımıza yeni bir söylem çıkmayacağı halde kovalamacaya atılmak tuhaf.
Evet, edebiyat dersinin bir yerinde mutlaka söylendi bu söz. Paketinde gıcır gıcır duran bir fikir kalmadığına neredeyse iknayız. Aşkı, cesareti, hırsı defalarca kuruttuk kitapların ilk ve son kapağı arasında. Cümleler bizi ihanetin, fedakarlığın, dostluğun tanıdıklığına çıkarttı yıllarca. Ama işte bu kabul, çoktan bayatlamış olması gerekene aynı şevkle koşmamıza engel değil. Hatta arttırıyorum, anlatılanlar ne kadar eskitildiyse, evrenselse, tekrarlanmışsa o kadar da tatlılaşıyor belli ki.
Öteki türlü bağrımıza bastığımız Frankenstein’imiz nasıl olurdu? Dünya nüfusu güncel verilere göre 8.323.462.994 kişiden oluşuyor arkadaşlar ve söz söyleme hırsını hesaba kattığımızda katrilyon kere katrilyon esere ulaşabiliriz. Buna rağmen üzeri iki asırlık tarihin tozuyla kaplı bir kitaba yöneliyoruz durmadan. Onu defalarca okumasak bile – ki okuyoruz– karakterlerini, motivasyonlarını işleyip duruyoruz filmlerde. Üzerine düşünce koyabilmek hoş geliyor. Bir yandan da enteresan; yenilikçi de duyuluyor: Bir insanın kendini tanrı ilan etme çabası ve sonuçları, bugün de yapay zekaya sıçradığı versiyonuyla didiştiğimiz bir alan değil mi?
Yaratıcı- yaratılan ilişkisinden geçtim; bilimin sınırları, üretme arzusu, depresyon, bağ kurma çabası, insanın yoz tarafı ve iyiliğinin tezatlığı gibi kadim konular da var içinde. Bunlarla aramızda Gordion düğümü gibi bir durum var belli ki, çözemedikçe tekrar tekrar başlarına geçip duruyoruz.

Milyon yıllık merakların yaratığı yani Frankenstein. İlk bakışta 19. yüzyılın elektriğe kavuşmuş dünyasının bir sonucu gibi de geliyor. Bahsettiğim kavram galvanizm denen, elektrik akımının ölü bedenleri titretmesi hadisesi. Hem Darwin de deneyler yapıyor o sıra. Hepsi kesin yapılmış şeyler olmayabilir ama belli cemiyetlerde dedikodu dolanıyor. İnsan ilk defa ürettiği oyuncaklarla yaşam ve ölümle oynama fırsatında. Bu bilim dedikodularının 1816 yazında, Mary Shelley’nin kulağına kaçması ve onu bir kabusa sürüklemesiyse perdenin indiği an.
18 yaşındaki bir kız tutup, rüyasında gördüğü cesetvari yaratığın olabilme ihtimalini, zihninin duvarlarından kağıtların çıtkırıldım yüzeyine taşıdığı için, bilimkurguya çıkan önemli bir yokuşu tırmandı. Canavarlardan -hem de duygusal canavarlardan-bahseden bir telaşı sıçrattı korku edebiyatına. Satırlarının trajik kahramanları, tiyatro sahnelerine taşındı ve sinemada defalarca yinelendi yaratığın tanrısı; Victor Frankenstein’in çığlığı. Mesela 1818 yılında basılmış bir kitabın son temsilini, 2025 yılında Guillermo del Toro, özgün yorumunu filmine taşıyarak yapabildi.
Hal böyle olunca ben de söz koymak istiyorum üzerine. Neden popüler kültürde çoğunlukla boynu vidalı, hafif sersem ve sessiz bir karakter olarak yansıtılan yaratığı, Mary’nin satırlarında görünce unutmak zor, hatta kültüre bu denli mâl olma yetkisini nereden almış düşünelim istiyorum. Ki etraflıca öğrenmek isterseniz neymiş bu kitap; şuradan soluksuz okunacak yazılar sitemizde mevcut. Bense tekrara düşmeden ilerleme gayretindeyim, şans benimle olsun!
Yaratma Tutkusu

İki yüz küsurluk sayfa sayısında, pek çok kara bahtım kör talihim anına sahip roman. Ama açılışı Victor’un başlangıçtaki hırslarıyla özdeşleşelim diye, Robert Walton’la yapıyoruz. Robert bir mektupla sesleniyor kız kardeşine: Kuzey kutbuna gidip gökyüzüne hiçbir insanın görmediği tarafından bakacağının ilanında. Manyetizmanın ilkelerini keşfedip ölümsüz bir kaşif olacak belki de! Bunun için uygun bir gemi ve mürettebat da buluyor hemen. Tereddüdü, moralinin yer yer buz tabakaları altında sarsılması insani. Ama çabuk atlattığı sarsıntılar bunlar. Fakirliği, düşkün yaşamı yeğlemesi sorgulanmayı bile hak etmiyor hedefi uğruna. Aslında Victor’un ruh ikizi.
Victor da sefaleti yaşamaktan çekinmeden, kendini mezarlıklar ve yalnızlıkla dolu bir alana sıkıştırmamış mıydı deneyi için? Hatta son nefesinde dahi, ait olmadığı bir davayı da aynı kesinlikle savunurken iradesini ortaya koymuyor muydu?
Romanın pek çok yorumunda bilimdeki gelişmeleri pervasızca kullanmanın tehlikeli olduğu vurgusu var ama keşfe adanan ömürleri övmüyor da değil Shelley. Bir şey üretmenin yalnızlaştırıcı, takıntılı doğasını anlıyor yazarca bir yerden. Kelimelerin mağarasına kapanıp kaldığı saatleri özdeşleştiriyor belki de bu iki takıntılı adamda. Bu delilik hali sağlanmadan, pik zevkler hissetmeden ne üretilebilirdi ki zaten?
Albatros’u Öldürmenin Yası

Burada bir sav ortaya atmam gerek: Frankenstein’in yaratığı nispetinde, insanlığın toplama parçalarından oluşuyor romanın tamamı da. Utanç, depresyon, intikam hıncı ve gözüme en bariz ilişen motif yastan mesela. Hatta bütün kitap bir yasın evreleri olarak okunabilir. Yer yer rutubetli odalar kadar nefessiz bırakan bir roman Frankenstein.
Amacıma doğru gideceğim ama korkma, Albatros’u öldürmeyeceğim yazıyor mesela Robert ikinci mektubunda. Samuel Taylor Coleridge’in şiirine yapılan göndermeyle foreshadowing dünyasına atladığımız belli: Pişman olacağı işler yapmayacağının şaibeli sözünü veriyor kardeşine.
Victor’sa, yaşlı denizcinin kendisi gibi, çoktan lanetli. İyi talihini, yaratığı gözlerini açtığı an öldürdü o. Ödediği şey düşünmeden, planlamadan yaptığı eylemin bedeli. Denizciyle kaderdaş, peşindeki korkunç iblise bir av şimdi.
Boşa harcadığına inandığı potansiyeline geliyor ilk ağıt Victor’dan. Sonra insanlığı böylesi bir sıkıntıyla yüzleştirmesine duyduğu kedere, sevdiklerini kaybettikçe sarsılan yüreğine. Ama Victor, avcıyı kendisi yaratıyor nihayetinde. Sorumluluğundan kaçarak, ödevini yarıda bırakarak, kendine muhtaçlıkla el uzatana kucak açmayı bir türlü içine sindiremeyerek…
Yaratığımızsa daima beşiğinin laboratuvar masası olmasının; ailesizliğinin ve dışlanmasının yasında.
Adem ve Şeytan Olma Çıkmazı

Elbette konseptteki tazelik ilgi çekici, mezarlıklarda geçirilen saatlerden yaşayan bir beden, tabiri caizse iki metrelik bir bebek yaratmak tüyler ürpertici. Korku edebiyatına yeni bir vitrin kurulmuş, az şey mi? Zaman akıntısında yitip gitmemesinin bir nedeni bu. Ancak bir gözü de Adem’le Havva’da.
Frankestein’ı okurken ister istemez sorgu yargıcı oluveriyoruz iki karakter arasında. Ki anlatımın tarafsızlığı şaşırtıcı. Victor inadına yaratığın onu manipüle ettiğini ve yaşamını kötü amaçlarla kullanacağını düşünürken, isimsiz varlığımız öyle acılıkla konuşuyor ve içindeki sevgi arayışını döküyor ki ortaya, içimiz sızlıyor. İnsanlar sırt çevirmesin, vurmasın istiyoruz ona. Ta ki masum boyunlardaki parmakların baskısı artana kadar. O noktada düşünülecek çok şey var.
Sık sık kendini yaratıcısının orta yerde bıraktığı bir varlık olarak görüp acıyor ama o da ağacın epey dibine düşüyor hani. Victor’a çektiği huyla, cinayetlerinin sorumluluğunu en sona dek almıyor. Mecbur bırakıldığı bir kader gibi yaklaşıyor katilliğine. Adem olacakken cennet bahçesinden sürülen melek diyor kendine. Şeytan. Ama bir yandan da bilginin sorumluluğuna ulaşmış bir varlık artık o. İnsanın iyi ve kötü olabildiği kitaplar okudu. Tarafınıysa içindeki küskünlüğe göre seçiyor.
Bir yandan yaratıcı ile yaratılanın hesaplaşması yaşanırken, romanın alt başlığı Modern Prometheus’u da hatırlatıyor Mary Shelley. Evet, Victor Prometheus gibi bir yaratıcı, evet tanrısal bir gücü sıradanlaştırıyor ve evet, sonucunda karşılaştığı şey bir azap. Ancak yaratığın da Prometheus için hak iddiası var. O da Prometheus gibi efendisine esas senin zincirlerin benim elimde mesajını vermekten çekinmiyor.
Sudaki Aksine Bakan Yaratık

Frankenstein’ın yaratığı ormanda gezinirken, yansımasını suda gördüğü an korktuğunu söyler. Narcissus’un tam ters açısında kalır aslında. Suya ve suretine eğilmek yerine ondan ateşe değmiş gibi kaçar. İnsanların önyargısını suçlar ama standartların dışında kalmak ona bile zor gelir.
İster istemez Elizabeth’le madalyonun iki yüzü olarak konumlanır yaratık romanda. Çünkü Elizabeth Lavenza’yı da tanıdığımızda kimsesiz bir çocuktur ama o kadar güzeldir ki, Frankenstein ailesi hemen kucak açar ona. Düşününce yaratıkla yazgısını ayıran tek gerçek bu.
Romanın en can alıcı mesajı da bence. Acilen bir kenara bırakmalıyız tanrı olma- olamama kavgasını. Biz daha farklı olana önyargıyla bakan, anlayıp dinlemeden ayrıştıran türüz. Savaşların öneme değer bir kısmı da buradan çıkmıyor mu? Yine de, sanık kürsüsünde yerimi seçmedim daha. Çürümesi için bırakılmış etin, iki metrelik bir bedende ayaklandırılması da kolay kabul edilebilir değil, gerçekçi olalım hadi. Bizden farklı olana temkinle yaklaşmayı, hayatta kalma korkusuna borçluyuz biraz. Sanırım denetim gerek, aşırılıkların sivri ucunu sakinleştiren sözler gerek.

Belki bir ara bulucuya ihtiyaç vardı. Yaratığın öfkesine de ön yargılara da soğukkanlılıkla seslenecek bir arabulucu, mesihi olabilirdi bu hikayenin. Vaktinde gelse Robert veya önceden duysa Clerval ya da Elizabeth yapabilirdi pekala. Yazık ki, dünyayı değiştirme gücüne sahip bilgi onlardan saklanmıştı. Sanırım bu noktada romanı arabulucu olarak görebiliriz. Seslendiği Frankenstein da biziz. Tüm bir insanlığa mesajını iletiyor Mary Shelley; yaptıklarımızın sorumluluğunu alıp almadığımıza, nükleer silahlara, insanları ve diğer canlıları yaralamak için kullandığımız önyargılara.
Matruşka bebeklere benzer bir anlatı gizli romanda. Belki de çekim hissimiz buradan geliyor kederli yaratığına. Nereden baksak zenginlik: Ebeveynlik konsepti de, insanlığın an be an kültür parçalarının ucunda kendini doğurma sorumluluğu da, farklılıklarına rağmen var olma savaşı da, insanın yeryüzündeki yalnızlığı da damıtılabilir hikayeden. Vay be! diyerek hislerimi belli etmek istiyorum burada sayın okuyucular. Sizin gözünüze çarpan kısmı neresiydi? Anlatmak isterseniz yorumlara heyecanımı derdest edip beklerim.
Alternatif evreninde voleybolcu olamayan versiyon. Düşünce satıcısı, hikaye koleksiyoncusu. Bence dünyanın hayallere, hayallerin kelimelere ihtiyacı var.
Tüm yazıları (60)



Yorum Yap