Eski Bir DOSTU Kucaklar Gibi: AMAZON’un Yeni Dizisi THE TICK Nasıl Olmuş, İnceledik!
Geçtiğimiz sene tam da bu günler, Amazon’un pilot bölümüyle üzerimize bir miktar Kene attığı vakitlerdi hatırlarsanız. Yalnızca üç kısa sezoncuk sürebilmiş çocukluk çizgi filmimizin, bir de büyümüşken izleyebileceğimiz tadından yenmeyecek dizisine karşı beklentilerimizi de fragmanlarla yukarı çekmeye çabaladılar o günden bu yana. İlk haberden sonra derli toplu bir fragman için de uzun bir süre bekledik üstelik. Geçtiğimiz ay izlediğimiz fragmandan da memnun kalınca oturduk ve başladık bir kez daha beklemeye. Beklemekle geçmiş resmen koca bir senemiz be! Altı bölüm için bu kadar süredir bekletilmek elbette ki üzdü bizleri ama nihayetinde Amazon, 25 Ağustos Cuma günü The Tick dizisini yayınladı ve biz de ilk bölümünü vakti zamanında değerlendirdiğimiz yapımın sezonluk değerlendirmesi için kolları sıvadık. Patlamış mısırı patlattık, içeceğimizi aldık, kabarttığımız yastıklara yaslandık ve Kene’yle uzun süren bir hasreti giderdik.
Olmamış Diyen Felsefesini Anlamamıştır

Toplamda altı bölüm ve üç saate denk gelen dizi, eski Kene severler için ideal absürt komedi dizisi, net. Fakat daha önceden Kene kimdir, necidir bilmeyen için sıkıcı ve düşük bütçeli bir komedi yapımı gibi gözükecektir muhtemelen, ki haksız da değiller. Bu konuda haksız olmamalarının sebebi de Kene’yi bilmemelerinden ve Kene’nin felsefesini, ne anlattığını anlamamalarından kaynaklanıyor şüphesiz ki. Peki anlayamadığımız, o tadına varamadığımız Kene’nin felsefesi tam olarak neymiş, biraz anlatalım mı?
Kendi dünyası içinde bulunan her türlü olguyla dalga geçip, yine aynı dünyanın içinde yer almaya devam eden karakterler genelde mizahi yönleri ağır basan tipler olur. Basmakalıp şeylerle dalga geçmek ama bir yandan da bu basmakalıplığı espriyle alaşağı ederken aynı basmakalıplıkla başka bir şahanelik yaratmak, işte bu tiplerin işidir genelde. Bahsettiğimiz olay tamamen kara mizah, absürt komedi ve bilimum güldürücü yapımda yer alan bir unsur. Kene’nin çizgi roman olarak çıktığı yıllarda tutunamaması, doksanlarda çizgi film olarak gelmesinin ardından üçüncü sezonda iptali ve elbette bir kez daha üzerine denemeler yapılmasına rağmen istenen popülerliğe erişememesi gibi birçok neden de, aslında bu absürt komedi türünden geliyor.

Kene bir süper kahraman; kurşun geçirmez, çok yükseğe zıplayabilen, vurdu mu uçurtan tipten biri. Ama gel gelelim ki yaratılış amacı, tam da olduğu kişiyle, büründüğü kimlikle dalga geçmek: Yani süper kahramanlarla. Zaten bu sebepten ötürü de biraz saf, biraz şakacı ve biraz da zeki kişiliği var kendisinin. Üstelik dalga geçerken de bütün esprilerini öyle diyaloglarla izleyiciye yediriyor ki, inanın bunu düşünen yazarların dehasına saygı duyuyorsunuz. İnce esprileri de yakalayabilen güruhtansanız, o yarımşar saatlik seanslar sizin için şahane bir vakte dönüşüveriyor adeta.
Kene bir süper kahraman parodisi esasında, evet. Dalga geçiyor, eleştiriyor vesaire derken; gerçekten de içinde bulunduğu dünyanın absürtlüğünü ele alıyor. Nedense bu özelliğiyle bana birazcık Deadpool‘u anımsattı şu diziyi izlediğim süreç boyunca. Küçük bir çocukken daha Deadpool kim bilmiyordum, fakat şimdilerde tekrar çocukluğumu anımsarken mutlu olduğum şu dizi sayesinde oturup bazı benzerlikleri de düşünmeden edemedim, ne yalan söyleyeyim. Belki bir dördüncü duvar kırma mevzusu ya da fazla ağır hikayesel örgüsü yok, kabul; ama her şeye çok basitmişçesine bakıp güldürüsel bir yönden ele alması ve elbette umarsızca dalga geçmesi bana Deadpool’un birazcık daha yumuşak versiyonu gibi geldi. Süper kahraman alemine göndermeler mi? Var! Dibine kadar güldürü mü? Olmaz mı! Dalga geçtikçe seyircide “bu kültürü seviyorum” hissi uyandırmak mı? E lütfen yani!

Tabii katılıp katılmamak size kalmış, ilk bakışta değerlendirince akla gelen birkaç özellikte uyuşsalar da, tam anlamıyla benzeşmeyen bu iki karakterin absürt komedideki önemine parmak basmak istedim sadece.
Ne diyorduk? Hah, Kene! Çizgi filmini izlediğim yıllarda ve elbette kalbimin bir köşesinde taşıdığım o şahane çocukluk anılarıyla pekişen kişiliğimin parçalarında asla unutmadığım bu absürt komedi havası ve süper kahramanlarla dalga geçince ne kadar eğlenebildiğimiz gerçeği yönünden Kene’nin bütün felsefesine baktığımda, dizisi için de diyebileceğim tek bir şey kalıyor geriye: Şahaneydi.
Evet, korkusuzca söylüyorum: Şahaneydi. Üzerine iddia da ediyorum, diziyi sevmeyen gerçekten Kene’nin felsefesini anlamamıştır. O kadar ince espriler duydum ve dakikalarca güldüm ki, utanmasam oturup arşivleri alt üst ettikten sonra çizgi filmine bir daha başlayacaktım. Sevdiğim çizgi filmin yıllardır özlediğim havasını, kısacık bir dizi sezonunda bulabilmek, en azından hafiften de olsa tadabilmek çok güzel nostalji yaşattı bana. Bunun için The Tick, bir oturuşta rahatlıkla bitirilebilecek kadar kısa ve absürt komediye coşanların sevebileceği kadar da eğlenceli bir yapım olmuş, tebrik ettim.
Günah Points

Ha, yok mu The Tick’in de ölümcül günahları, rahatsız eden noktaları? Elbette var! Bir yapım asla ve asla günahsız kalmaz; bir uyarlama hiçbir zaman tam anlamıyla mükemmeliyete ulaşamaz. Bu konuda Ozan’ın İlk Bölüm Canavarı değerlendirmesinde anlattıklarından ne kadar farklı şeyler anlatabilirim çok emin değilim ama, dikkatinizi hemen çekebilecek bir detayla giriş yapayım istiyorum: Kene’nin kostümü. Ozan’ın aksine ben bunun kasti olduğunu ve öyle bir kostümün bilerek Kene’nin üzerine oturmazcasına rahatsızlık verici bir görüntüyle desteklendiğini düşünüyorum. Diğer karakterlere baktığınızda -bilhassa Arthur- herkesin kostümü rahat ve cuk oturmuş. Peki niye Kene ortalıkta kasım kasım kasılmış gibi dolaşıyor? Cevap net: Bu bir süper kahraman parodisi. Daha fazla sözüm yok bu konuda hakim bey.
İkinci bir günah olarak sanırım en çok beklediğim repliğin, yani “KAŞIIIIK!” diye bir çığırışın olmamasıydı. Çizgi filmin her bölümünü net olarak hatırlamasam da, binaların üstünde çatıları eze eze dolaşan ve o meşhur sözüyle etrafa bağıran bir Kene, dizi için hep beklediğim bir şeydi. Ha, onun yerine sürekli gülen; şapşalca ortalıkta dolaşan; Arthur’u cesaretlendirme konusunda bir usta Kene de gayet tadındaydı. Ama itiraf edin, siz de o repliği duymak için birtakım şeylerden vazgeçebilirdiniz. Yalan yok, onca espri arasında bir tane “kaşık” esprisi de olsa, herhalde o gazla gider elalemin yakasına “THE TICK İZLESENİZE” diye yapışırdım.
Son olarak da, çizgi filmden hatırladığınız o uçarı kaçarı karakterler biraz suyunu çekmiş galiba. Kene’nin çizgi filmindeki olağandışı, saçma sapan, sıradan olmayan her türlü karaktere alışık olanlar için ne yazık ki, kocaman çıplak bir adamın şehrin göbeğinde dolaşıyor olduğuna dair birkaç sahne yeterli gelmiyor, evet. Ne bileyim, sandalye kafalı tipler, kirpi kasketli yardımcılar derken biraz sönük kalıyor yenilik konusunda dizimiz. Yine de bu eksiyi The Terror ve Miss Lint gibi karakterlerin doğalarıyla kapamaya çabalamışlar. Bu aşırılığa kaçmadaki frenleme meselesini, olası bir yeni sezon ihtimalinde değerlendirseler güzel olur. Tek sezonluk “tamam mı devam mı?” politikalarındandır belki, ne dersiniz?
Araf Molası

Bu araf kısmında çoğu kişinin, günah mı yoksa sevap mı olarak değerlendirme konusunda ikilem yaşadığı şeyleri ele alalım diyorum. Teknik detaylar ve birkaç hikayesel “parodi olduğu için mi böyle yoksa böyle olduğu için mi parodi” paradoksu yaşatan eklentiyle cebelleşelim, ne dersiniz?
Kimileri buna kötü bir özellik olarak baksa da, kimileri de yerinde ve tadında bir karar diye düşünüyor. Ben hangisiyim çok emin olamadım, biraz nötrüm bu konuda; ama Kene’den daha çok Arthur ve Maceraları gibi izlediğimiz bölümlerin, izleyicide ne etki yaratacağı benim için merak konusu. Kene, her zamanki Kene zaten; sürekli onu izlesek muhtemelen sıkılacağımız türden bir şey olurdu diye düşünüyorum. Öte yandan Arthur’a bir tık az ya da bir tık daha fazla yer verseler, bu da tatları kaçırırdı. Dağıtılan süreler eşit olunca zevkine varılıyormuş sahiden de. Ne Kene’den, ne de Arthur’dan eksik kalıyor izleyici. Ama yine de bir tık daha fazla doz Kene olsa ne olurdu diye hayal kurmaktan da kaçamıyorum. İnanılmaz bir batak bu, gelmeyin.
Ha bir de, yukarıda “felsefesini anlamayana düşük bütçeli komedi dizisi gibi gelir” demiştim ya, biraz da oradan dem vuralım hadi. Netflix’in Talihsiz Serüvenler dizisindeki yeşil ekrandan feci şekilde kanayan gözlerim -her ne kadar bilinerek yapılmış bir şey gibi dursa da- bu sefer daha kasıtlı bir absürtlük için Amazon’a teşekkürlerini iletti, itiraf edeyim. Hatta keşke daha da leş yapsalarmış yeşil ekran olayını, kimsenin de gıkı çıkmazmış bence. Bilmeyen insanlar için kötü bir yön gibi gözükecek olan bu efekt işini bence çok güzel güldürüyle yedirmişler, onayımı aldı.
Öte yandan sanırım süresel sıkıntılarına değinmezsem ayıp olur. Yarım saatten toplamda üç saat süren bir sezon var elimizde ve insan bitirince “Dizi yerine film de yapılırmış sanki?” diye düşünmeden edemiyor bazen. Ama hayır, çok yanlış düşünüyorsunuz. Film olsa zaten dalga geçtiği meselenin kuyusuna düşer, prodüksiyon işleri derken inanılmaz bir furya kopuverirdi. Dizi olmasının mantığı yine felsefesinde yatıyor yani. Daha fazla felsefe deşmenin yanı sıra; burada mühim olan dert film yerine dizi yapılması değil, daha fazla konu işleyememelerinden ötürü kaynaklanan bir serzeniş, bir “daha fazla!” isteği. Yarım saatlik bölümlerin fazla hızlı bitmesi biraz burukluk yaratıyor. Ama yine de pek günah değil.
Sevap Points

Bilen tanıyan herkes için sayacağım birçok detay, yapımın zaten temelinde olan şeyler. O nedenle bu kısım sanırım fazla kısa sürecek. Ama illa da net bir sevabına değineceksek şöyle diyebilirim ki: Dizinin inanılmaz derecede memnun bırakan en belirgin yönü sanırım Arthur‘du. O bembeyaz kostümüyle, etrafta sürekli endişeyle dolaşan çizgi film Arthur’unu gerçek anlamda tekrardan izlemek beni o kadar sevindirdi ki. Üstelik dizinin isminin The Tick olmasına rağmen, gerçek bir sidekickin doğuşuna şahitlik ettiğimiz Arthur’un hikayedeki yeri, beni hiç rahatsız etmedi. Yukarıda kimileri günah diye düşünebilir dediğim bu Arthur meselesini bir de sevaplara işleyelim, herkes mutlu olsun istedim. Arthur olmuş, şahane olmuş, ama güzel olmuş, e olmuş yani!
Gerek suratınıza kürekle çarpılan çok bariz espriler, gerekse de inceden inceye diyaloglarla size yedirilen şakalar açısından The Tick son derece muazzam. Kaç kere durdurup “eh ama bunu cidden yapmış olamazsınız” dediğimi bilmiyorum. Bir bıçaklamayla galonlarca kan akıtan Overkilll’i gördüğünüzde mesela, ne kadar yara alırsa alsın kimsenin yanağının bile morarmamasına olan göndermeyle bir an kendimden geçtim. Belki ben fazla anlam aramışımdır, belki de kasti olarak dizi yapımcıları eklemiştir; bilemem. Ama gerçekten bir parodi kafasıyla izlediğinizde bunları kaçırmanız imkansız. Tat vermemesi de namümkün, o derece.
Son Not

Bir oturuşta hüpletilecek, eğlenceli vakit geçirilecek bir dizi olmuş. İkinci sezonu gelse de güzel olur, yine oturur izlerim herhalde. Ne sizi “ay kesin izlemem lazım” diye zorunlu bir şekilde ekran başına oturtan türden, ne de izlediğinizde boşa vakit kaybıymışçasına üzen bir yapım olmuş; tadımlık ve derin mesajlı bir parodi dizisi olarak parlamış aksine. Bir süper kahraman parodisinden ve bittabi Kene’den beklenebilecek ne varsa her şeyiyle güzel, onun dışında farklı bir şey bekliyorsanız göz bile atmayın. Size hitap etmeyecektir.
Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser
Tüm yazıları (523)
Yorum Yap