İçeriğe geç
Dizi 14 dk okuma

AMERICAN GODS 1. Sezon 7. Bölüm İnceleme – Dersimiz MAD SWEENEY 101

Berna Ece Gündüz
AMERICAN GODS 1. Sezon 7. Bölüm İnceleme - Dersimiz MAD SWEENEY 101

Bir “filler” bölüm daha demek! Vay be, gerçekten kitap kurgusundaki hızı yavaşlatmak adına her şeyi yapıyor bu yapımcılar. Gerçi bu bölümü izledikten sonra biraz daha hak verdim onlara da bu tür kurgu yaması, filler bölümler hakkında. Adamcağızlar ellerinden gelen en uzun bölüm ve sezon sayısına göz diktilerse eğer, karakterleri yavaş ve ağırdan işleyerek hikayeye yedirerek ilerleyeceklerdir. Bir kitap çoğunlukla uyarlandığı film ya da dizilerden daha çok şey anlatabilme şansına sahip olduğundan, dizideki yavaşlığı ve ana çizgiden yan kurgulara kayan hikaye örgüsünü olumlu karşılamaya karar verdim artık.

Yine de samimiyetinize güvenerek belirtmek isterim ki, bu bölüm sahiden de Mad Sweeney’nin karakterini sevmiş biri olarak beni birazcık şımarttı. Bütün bir elli dakika boyunca Amerika’ya geliş hikayesi kısmını anlatan dizimiz, bu sefer odağını bizim İrlandalı leprikon elemana çevirdi ve onun geçmişinde biraz daha derinlere indi. Gerçi tam anlamıyla bir Mad Sweeney tanıtım bölümü diyebileceğimizden kuşkuluyum; çünkü burada daha çok leprikon ile bağlantılı Essie McGowan (ki kitapta Tregowan olarak geçen karakter biraz değişiklik yaşamış) anlatılmış, onun aracılığıyla bir İrlanda halk hikayeleri temeli atılmış. Yine de dizi başladığından beri, ana kurguya biraz dur deyip başka hikayelere de dalma konusunda en göz dolduranı buydu bence.

Amerika’ya Gelişin Gerçekleri

Anti-slavery-1

İzlediğimiz diğer Amerika’ya geliş hikayelerinde genel mesaj, hep yitip giden inanışlar üzerine kuruluydu bildiğiniz üzere. Bir dinin ya da inancın Amerika sınırlarına nasıl geldiği ve yine Amerika sınırlarında nasıl kaybolduğu anlatılıyordu bizlere. Ama bu sefer bir tık yön saptırılmış ve tarihi bir gerçeklik üzerinden desteklenmişti aynı mesaj: İnsanların neden Amerika’ya yollandığı gerçeği.

Amerika, keşfeden diğer uluslar açısından hep yeni bir dünya olarak gözükmüş olsa da, aslında onların yaşadığı süre içerisinde de kıta varlığını olduğu yerde sürdürüyordu. “Yeni Dünya” mantığının tamamen metaforik ve biraz da manevi anlamlar taşıdığını bir kenara koyarsak, tarihi gerçeklik olarak bahsettiğimiz durum çok daha farklı. Bu kıtayı keşfeden Avrupalılar özellikle istenmeyen suçlu ve halk tarafından dışlanmış kişileri buraya sürmüşlerdir. Zaten dizide de bahsedilen “bir darağacında sallandırılmaktansa, köle olmak daha tercih edilesiydi” durumu da bunu özetleyen en önemli husus. Eğer idam cezası alacak kadar kötü bir suç işlediyseniz, size sunulan bu “Yeni Dünya” seçeneği ile kendinize köle olarak da olsa yeni bir hayat kurma imkanınız olabiliyordu. Tabii bölümde Essie McGowan’dan öğrendiğimiz üzere bu bir kereliğe mahsus bir joker hakkıymış. Bir kere sürüldükten sonra tekrardan kendi ülkenizde ceza aldıysanız, bu sefer idamdan kaçışınız olmuyor maalesef.

 

Bay Ibis İle Hikaye Anlatımı Atölyesi

28-demore-barnes.w710.h473

Bütün bir bölümü domine eden sesiyle aslında anladık ki, bu Amerika’ya geliş kısımlarında hikayelere ses veren kişi Bay Ibis imiş, nam-ı diğer Thoth. Anubis ile Bay Ibis, gördüğünüz üzere ölülerden sorumlular ve işlerini de bir hayli yoğun şekilde yapıyorlar. Ama daha çok yardımcı imajı çizen Bay Ibis’in, aslında Mısır mitolojisine dayanan ve çok da güzel uyarlanan bir karakteri olduğunu anlıyoruz bu bölümde. Parmakları istemsizce hareketlenen Bay Ibis’e “Senin yazasın var galiba, kalk yaz bir şeyler hadi.” diye söylenen Anubis’in cümleleriyle de anlıyoruz ki, aslında başından beri bu hikayeler hep Ibis’ten çıkıyormuş.

Ibis’in, Mısır mitolojinde Thoth’u temsil etmesinin en büyük sebeplerinden biri temsil ettiği kavramlar ve de üstlendiği sorumluluklarda bitiyor. Thoth astronomi, matematik, geometri, eczacılık ve botanik bilimlerinin yanı sıra; bilgi, zeka, meditasyon, mantık, Ay, alfabe, okuma ve yazma, uygar devletler ve hitabet sanatının mucidi olarak bilinmektedir. İlgilendiği dallar bir hayli fazla, değil mi? Fakat bu kadar çok sorumluluğa sahip olması mitolojide de işine yarayan bir etken. Diğer tanrılara ettiği yardımlar bir yana; iyi ve kötünün üç büyük savaşında bile (“Ra ile Apep”, “Heru-Bekhutet ile Set” ve “Horus ile Set” olmak üzere üç büyük savaş) sağladığı iyileştirici güç, mitolojinin masa olarak değerlendirildiği bir metaforda Thoth’u en gerekli ayaklardan biri olarak karşımıza çıkarıyor.

Alfabenin ve yazının tanrısı olduğundan ötürü, Mısırlılar eğer Thoth olmasaydı hiçbir tanrının var olmayacağına inanırlarmış. Bu da bizim masa metaforundaki en önemli ayak durumunu güçlendiriyor. Ölülerin yargılanması ve ölü bedenlere müdahele edilmesi konusunda ilişiği de olan Thoth’un her şeyi kayıt altına alan tanrı olarak bilinmesi de, bizim bu bölümün açılışında gördüğümüz o kocaman defter ve el yazısıyla doldurduğu sayfaları detayını özetlemeye yetiyor da artıyor bile.

 

Küçük Bir Mola: John Irving’e Selamlar!

EssieWindow

“A Prayer for Mad Sweeney” olan yedinci bölümün adı (Türkçe meali için ‘Mad Sweeney İçin Bir Duacı’ desek mi?) John Irving adındaki Amerikalı yazarın “A Prayer for Owen Meany” kitabından gelmekte. Ana karakterin kendi ülkesinden bir başka ülkenin vatandaşlığına gönüllü olarak geçmesinden başlıyor Irving’in kitabı. Fakat anlatım tarzı tek bir zaman ile kısıtlı kalmıyor; aksine biri geçmişte, diğeri de kahramanın yaşadığı günümüz sürecinde olmak üzere iki farklı aralıkta dillendiriliyor hikaye. Bu küçük detayları açısından düşündüğümüzde yedinci bölümün ismi aslında hakkını veriyor. Bir bakıma idamdan kaçmak için sürülmeyi gönüllü olarak kabul eden Essie MacGowan, bu durumda ana kahramanın ülke değiştirmesini simgeleyebilir. Anlatım tarzındaki “geçmiş ve kahramanın yaşadığı dilim” olarak ikiye ayrılan zaman mevhumu da, bizim bu bölüm boyunca gördüğümüz Essie ve Laura arasında gidip gelen sahnelerin çok güzel sembolik bir örneği oluyor. Ha bu arada, hazır Essie ve Laura demişken…

Neyin Nesi Kimin Fesi? – Essie MacGowan

a

Sanırım bölümü izlerken çoğumuzun aklına takılan en büyük sorulardan biri bu olmuştur. Laura Moon’u canlandıran Emily Browning’in, bir kez daha ana kurgudan sapıp yan hikayeye odaklanan bir bölümü sırtlaması ve de Essie MacGowan denilen bir karaktere hayat vermesi, yanılmıyorsam bu soru işaretini oluşturan en önemli etken. O halde bir netliğe kavuşturalım bu durumu: Kimdir Essie MacGowan?

Essie MacGowan, kitaptaki hali birazcık değiştirilerek kullanılmış bir karakter. Gaiman’ın eserinde Tregowan soyadına sahip olan Essie, aslında İngiltere’nin güneybatısındaki Cornwall’dan geliyor. Hatta İngiltere’nin direkt en uç noktası Cornwall; tam bir ada olan İrlanda ile aralarında da kilometrelerce uzanan bir deniz mevcut. Fakat iki yerin de mitolojileri aynı Keltik kökeni paylaştıkları için, senaristler bu karakteri Mad Sweeney’in hikayesine uyarlamaktan hiç çekinmemişler.

Essie MacGowan şu anda dizide gördüğümüz en inanç sahibi karakterlerden biri bana kalırsa. İnandığı şeye gönülden bağlı olan bir diğer karakterimizi de Salim olarak anımsatırsam, sanırım ne demeye çalıştığımı çok net anlarsınız. Günün beş vakti ibadetini gerçekleştiren bir adamın yanı sıra, her gün inancına yönelik kendince bir ibadet gerçekleştiren Essie de bu unvanı kazanıyor gözümde. Günün sonunda leprikonlar için bir miktar yemek ve içecek bırakan Essie, bütün bu değerleri büyükannesinden alıyor işin aslına bakarsanız. Hikayenin anlatılmaya başladığı ilk sahnede yaşlı kadının anlattığı şeyler de, leprikonlara neden hediye bırakmaları gerektiğini -bir başka değişle adak adamaları– açıklıyordu yeterince. Zaten bu öğreti ile büyümüş olan Essie MacGowan, adadığı adakların da karşılığını alıyor. Fakat yine de, dizide de bizzat Bay Ibis tarafından anlatılan kısımlarda yer alan “Kutsamalar ne kadar çok olursa, dua etmeyi o kadar unutuyor insan.” cümlesi de, bu kızıl saçlı kızın neden hiç olmadık zamanlarda başının derde girdiğini açıklıyor.

asd

Bütün bu inanç olayı bir kenara bırakırsak asıl kafa karışıklığı yaratan Essie MacGowan unsuruna gelebiliriz sanırım: Neden Emily Browning oynuyor? Ne gibi bir amaç var? Bunun cevabı için sizlere, senaristlerle yapılan röportajlardan birini öne süreceğim ilk olarak. Adamlar yedinci bölümün senaryosunu yazarken oturup düşünmüşler ve kendi aralarında “Abi aslında Emily Browning bu role güzel giderdi ha.” gibisinden konuşmuşlar. Sonrasında da Browning ablamız gelip “Hala birini bulamadınız mı oynayacak? Yani ben oynasam şahane olur mesela, ne dersiniz?” diye onların bu hummalı çalışmasını bölünce, iş kökünden çözülüvermiş. Olayın aslı bu yani, hiçbir gönderme olmadan, dümdüz anlamıyla hem de. Ama ben yine de sizi, düşündüğüm bir-iki farklı anlamı anlatmadan bırakmayacağım. Hah, yandınız!

O röportaja denk gelmeden önce oturup sahiden de neden Emily Browning oynamış bu kızı diye düşündüm, evet. Aklımda yer eden sonuçlardan birisi; Bay Ibis’in Essie’yi düşünürken daha önceden de karşılaşmış olduğu Laura’yı anımsadığı için böyle bir betimleme tekniği seçmesi; dolayısıyla bunu bizlere anlatabilmek için dizi senaristlerinin Laura ile aynı görünüşteki aktristi oynatması oldu. Şöyle ki, Bay Ibis yazmaya başladığı sırada Mad Sweeney’in flashback sahnelerinden birini izliyoruz ve “Essie MacGowan” isimli bir kadını sorduğunu görüyoruz. Bundan sonra birkaç saniye duraksayan Bay Ibis “Aklıma Essie MacGowan’ın hayatı geldi.” tarzında bir cümle ile bütün bir bölümü domine edecek olan minik kızın hikayesine giriş yapıyor. İşte tam da bu anlattıklarım, başlangıçta büyük çoğunlukla Mad Sweeney’in hikayesine odaklanacağını sandığımız devamlılığı, Laura’ya benzediğini düşündüğümüz Essie’ye yöneltiyor. Kitaptaki kızın betimlemesi ile dizideki kızın görünüşü küçük farklılıklara sahip olsa da, dizide değişecek şeyler olduğunu söyleyen Gaiman’ın tercihidir diye düşünüyorum.

1

Tabii bu “Bay Ibis, Essie’yi Laura’ya benzetti” olayının bir de bölüm bitmeden düşündüğüm bir değişik versiyonu var. En basit anlamıyla Mad Sweeney de Laura’yı biricik Essie MacGowan’ına benzetiyor olabilirdi. Hatta bir ara bu şanslı para olayının, zamanında Essie’den aldığı bir altın olduğunu bile düşündüm, ne yalan söyleyeyim. Uzak bir ihtimal olduğuna karar verip vazgeçtim ve bizim leprikonun Laura’ya neden hala merhametli davrandığı konusunda yalnızca bu benzerlik üzerinden bir bağlantı kurabildim.

Eh hep birilerinin benzetmesi dışında bir de başka bir düşünce daha var, ki bu konuda yalnız da değilmişim: Essie MacGowan, Laura Moon’un atalarından olabilir. Yalnız değilim diyorum, çünkü leprikon ve Bay Ibis ihtimali dışında şu bahsettiğim olay daha çok kişinin aklına yattığı için bir tık daha muhtemel geliyor kulağa. Bu konuda internette de birçok yorum okudum ve diziyi izleyenlerin çoğu Laura’nın, Essie’nin soyundan geliyor olabileceğini belirtmişler. Bu nedenden ötürü de Emily Browning’in oynuyor oluşu, senaristlerin kasti bir hareketiymiş. Hatta Essie’nin büyükannesi ile yine Essie’nin yaşlılığını canlandıran aktristin dahi aynı olması, bu “soy” muhabbetini güçlendiriyor bence.  Bu ihtimallerin hepsini ne kadar düşünerek Browning’e verdiler rolü emin değilim tabii. Röportajlarında belirttiklerine bakılırsa pek de kafa yormamışlar, ne dersiniz?

 

İrlanda Mitolojisine Giriş – Leprikonluk Felsefesi!

leprikon

Her ne kadar hikaye daha çok Essie üzerinde yoğunlaşmış olsa da, asıl anlatım amacının meyve verdiği leprikonun geçmişi de bir hayli ilgi çekiciydi. İrlanda mitolojisine dair birtakım ekstra detay öğrenmemiz de cabası!

Önce minik olanları aradan çıkaralım ve bölüm boyunca duyduğumuz bazı kısa kavramları açıklamış olalım. Essie ve büyükannesi denize karşı otururken biçim değiştiren púcalar ve Aos Si kavramlarından bahsetmişlerdi mesela. Aos Si, İrlanda ve İskoç mitolojilerinde yer almakta. Periler ve elfler gibi birçok olağanüstü yaratığa verilen bir isim kendisi. Bu terim, İrlanda dilinde “höyükte yaşayan ırk” anlamına gelmekteymiş aynı zamanda.

Bunun yanında púca olarak bahsedilen yaratıklar da, leprikonlar gibi bu Aos Si halkından sayılıyor. İrlanda dilinde hayalet anlamına gelen bu terim, aslında talih ile yakından alakalı. Leprikonların “iyi şans” kavramının aksine púcalar, sadece iyi değil aynı zamanda kötü şansı da temsil etmeleriyle ünlüdürler. Kara ya da deniz fark etmeden, halka yardım ettikleri söylenir. Yaşlı kadın, denizci babasını bekleyen torununu rahatlatmak için anlattığı bu detaylara rağmen leprikonların çok daha inatçı olduğu konusunda fazla ısrarcı yine de. E siz en baştan hor görmüşsünüz bu ırkı!

Bu minik detay bilgileri geçersek, bölümle bağlantımıza dönebiliriz. Mad Sweeney aslında Bay Wednesday’in pis işlerini yapan biriymiş aslen. Laura’nın asıl ölümüne sebebiyet veren araba kazasında da kendisinin parmağı varmış. Bu bölümde gördüğümüz yeni kazanın sebebini de yol kenarından fırlayan tavşan (ki kadroda adı geçmesine rağmen hala göremediğimiz Easter [Paskalya] muhtemelen) ile bizim leprikonun bir işbirliği olabileceğini düşünüyorum.

Kazadan sonra eski İrlanda dilinde söylediği cümleler de bizi bir soruya yöneltiyor: Neden Wednesday’e güvenmemek konusunda Laura’yı uyarırken, hala onun pis işlerini yapmaya devam ediyor? Önce cümlenin çevirisini vereyim:

“Senin saçmalıklarına yeterince inanmadım mı? Yeterince acı çekmedim mi? Bu kadarı yetmez mi? Ben kötü biri değilim! Değilim işte!”

10americangods_4-master768

Laura’ya karşı garip merhameti sırasında bu cümleyi sarf etmişti leprikon. Tabii bunu sorgulamasına rağmen, aslında bölümün içinde kendi kendine cevap vermişti: Bir savaş borcu var. Bu savaş borcu da, Mad Sweeney’nin asıl kimliğini bulmamızda yardımcı olan en büyük etken. Hatta “kral” olduğundan bahsederken yalan ya da metaforik bir şeyler de söylemiyordu; adam harbiden de kraldı.

Mad Sweeney, araştırdığınız zaman karşınıza bir takma isim olarak çıkıyorsa doğru yoldasınız demektir. Bu isim, kuzeydoğu İrlanda’nın orta çağ zamanlarında Suibhne mac Colmain adındaki kralından geliyor. Aziz Ronan’ın laneti nedeniyle çıldıran kralımız, Moira Savaşı’nı yarıda bırakmak zorunda kalıyor. Ama bu sayede de Mad Sweeney lakabını (İrlanda dilinde “Buile Suibhne” [The Madness of Suibhne] olarak geçer) üstlenmiş olur ve M.S 600 yılında da yaşamını yitirir. Yani bizim leprikonun anlattığı o savaş hikayesi, gerçek tarihten alınmaymış. Bu yarıda bıraktığı savaş meselesi ve Wednesday’e gönülsüzce de olsa yardım etmesinin sebebini açıklıyor: Kendi savaşını tamamlayamamış olmanın verdiği utanç duygusu.

Her ne kadar Laura’nın ölümünde parmağı olsa da (şimdi Laura da çok sütten çıkma ak kaşık değil hani), Mad Sweeney’i tam bir kötü gözüyle göremiyorum. Her şeye rağmen merhametini ve o çok kıymetli parasını tekrardan Laura’ya verme inceliği göstermesini (ki artık Laura’nın sahiden de parayla yaşama döndüğü de tescillendi) takdirle karşıladım. Genel bir yorumla, Laura’nın kendi geçmişiyle çok da mutlu etmediği o filler bölüme oranla yüksek enerjili bir bölümdü. Güzeldi, tadı iyiydi. Bir daha olsa bir daha yerim.

Haftaya gelecek olan sezonun son bölümü için şimdiden sorularınızı hazırlayın geekler: Salim’i bırakan Ölü Gelin ve Leprikon ikilisi, diğer karakterlere ve hikayenin devamlılığına Wisconsin’de mi katılacak? Sezon finalinde ne fırtınalar kopacak?

Berna Ece Gündüz

Geveze, aşırı heyecanlı, domates surat. Ailenizin mülayim, cep tipi ponçiği. Profesyonel inek. Özel gücü ise role play yazmak. @poncikbruiser

Tüm yazıları (523)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.