Sene 2002. O gün çocuk yaşta olanlar anlamlandırabilecek bir yapıda değiller, ama Türkiye’nin şüphesiz en önemli dönüm yılının ortasındayız. Yaz ayları sıcak geçiyor. Türkiye muhteşem bir Dünya Kupası serüveni yaşamış. Süper Lig’in uluslararası değeri artmış. Türkiye takımları Avrupa kupalarında harika dereceler elde ediyorlar. Türkiye futbolu için umutlu ve güneşli günler gözüküyor ileride. Sene 2002. Beşiktaş’ın 100. yıl sezonu başlamak üzere.

Beşiktaş Dünya Kupası bittikten sonra “100. yıl şampiyonluğu” hedefini koyuyor. Bu hedef için gerekli parçaları bir araya getirmek lazım. Kulübün altyapısından yetişen, infialle ayrıldıktan sonra da Fenerbahçe, Trabzonspor, Galatasaray İstanbulspor ve Siirt Jetpaspor kulüplerinde gezen, zaman zaman da bu kulüplerde futbol oynayan Sergen Yalçın yuvaya geri getiriliyor. Kaptanlık ve 10 numarayı veriyorlar Sergen’e. İş bitmiş değil.

Teknik direktörlük mevkisine Galatasaray’ı şampiyon yapmasına rağmen Fatih Terim gelecek diye gönderilen Mircea Lucescu alınıyor. Myhre ve Asper ve Kjaer ve Shorumnu gibi isimlerden çok çeken Beşiktaş taraftarına ilaç olsun diye kaleci bakılıyor. Bir önceki yıl Galatasaray’ın kalesini başarıyla korumuş Mondragon‘un ismi geçiyor önce ama, en nihayetinde Mondragon’un milli takımdan meslektaşı Oscar Cordoba istihdam ediliyor. Stopere Zago, orta sahaya ise Amaral‘ı getiriyor Serdar Bilgili yönetimi. Her transfer nokta atışı olacak diye bir şey yok, Amaral’ın yerine devre arasında Giunti geliyor, Amaral da bir tek Müslüm Baba ile çektirdiği fotoğrafı bırakıyor arkasında.

Amaral Beşiktaş

Fakat Beşiktaş’ın transfer süreci bitmiş değil.

Transfer sezonu esnasında, Pascal Nouma‘nın adı Galatasaray’la anılmakta o sıralar. Hatta Özhan Canaydın ve ekibinin Nouma ile görüştüğü, onayı aldığı; Marsilya ile de el sıkıştığı söyleniyor. Nouma iki sezon önce Beşiktaş’a gelmiş, rekorlar kırmış, efsane maçlarda efsane goller attıktan sonra Marsilya’ya gitmiş bir adam. Beşiktaş taraftarı ile Nouma’nın arasında özel bir bağ olduğu açık; ancak Nouma’nın kariyerinin sekteye uğradığı da eşit derecede ortada. Büyük bir maaşla Marsilya’ya alınan Nouma, 26 Ocak 2002 tarihinden itibaren forma giyememiş takımında. Galatasaray yine de ilgileniyor.

Lakin transfer olmuyor. Bir müddet sonra Nouma Beşiktaş ile anlaşıyor. Bir miktar garanti para. Ekseriyeti maç başına.

Nouma iyi başlamıyor sezona. Çıktığı ilk maçta sadece üç dakika oynuyor. Çünkü oyuna 73. dakikada girdikten tam üç dakika sonra kırmızı kartla oyun dışında kalıyor. Üstelik bunu inanılmaz bir şekilde çift sarı kartla yapmayı başarıyor. Durum dönemin en popüler dizisi Çocuklar Duymasın’da mevzubahis edilecek kadar garip. Ama genel hissiyat şaşkınlık içinde değil. Nouma’dır, yapar diyorlar. Geçiliyor.

nouma istanbulspor

Haftalar geçiyor. Nouma’nın ismi skorborda sadece kart gördüğünde yazılıyor. Takımın asıl forvetlerinin İlhan Mansız ve Ahmet Dursun olduğu çok açık. Ekim ayının sonunda bir Malatyaspor maçı var. Beşiktaş ilk yarıda İlhan ve Tayfur‘un golleriyle iki farklı öne geçmiş. Sekseninci dakikada bir penaltı pozisyonu oluyor. Nouma’ya veriyorlar topu kullansın diye. Fransa’da doğup Beşiktaş’lı olan Pascal Nouma, 100. yıl sezonundaki ilk golünü böyle atıyor.

Hikayenin sonunu biliyorsunuz. Nouma, bu sezonu tamamlayamayacak Beşiktaş’ta. Nisan ayında bir Fenerbahçe maçına çıkacak. Şahane bir gol atıp, takımını yedinci dakikada öne geçirecek. Elini şortunun içine sokup, böyle kutlayacak golünü. İki gün sonra, 22 Nisan akşamı Beşiktaş başkanı Serdar Bilgili; tek tek on üç Beşiktaş yöneticisini telefonla arayacak. Yıldırım Demirören, Kıvanç Oktay ve Haşmet Kürüm kalması yönünde oy kullanacak. Diğer on yönetici birden gitsin diyecek. Nouma’nın sözleşmesini tek taraflı feshedecek Beşiktaş kulübü.

Pascal Nouma Fener

Nouma tesislere gidip arkadaşlarıyla vedalaşacak. Bir basın toplantısı düzenleyecek sonra. Şöyle diyecek:

“Sadece Beşiktaş taraftarından çok özür diliyorum. Onlar benim için her şeyi yaptı. Tüm hayatım boyunca onlara saygı duyacağım. Siyah beyaz benim kalbimde. Çok, ama çok üzgünüm.”

En nihayetinde Beşiktaş şampiyonluğu namağlupluğun bir ofsayt gol kadar yakın kıyısından dönerek kazanacak. Yetmeyecek. Bir de UEFA Kupası’nda Çeyrek Final oynanacak Lazio’ya karşı. Avrupa’da gol rekorları kırılacak. Muhteşem bir sezon olarak geçecek Beşiktaş’lıların aklına 2002-03. Tüm defterler kapanıp, rafa kaldırıldığında ise yılın en güzel golleri konuşulacak dostlar meclislerinde. Her muhabbette; illa ki, bir şekilde konu Pascal’ın Dinamo Kiev’e attığı o gole varacak.

Ben stattaydım bu maçta. Maçlara tek başıma gitmeme izin yoktu o zamanlar. Stat evimize çok uzak, stadın olduğu yer yaşım için çok sakattı. Ama büyük bir tutkuydu benim için maçlara gitmek. İşin futbolunda olduğum kadar, tribün kültüründe de coşkuluydum. Tezahüratların TV’de duyulup anlaşıldığı kadarıyla kağıda yazıldığı, sonra ders aralarında toplu provasının yapıldığı yıllardı. Büyük bir olaydı Beşiktaş tribününde olmak. Haftasonu maça gittiysen, ertesi okul gününde cakan çok fazlaydı.

Cefakar annem de bunu bildiği için ta Esenkent’ten kalkıp, benle birlikte çift katlı 76E otobüsüne biner, Taksim’de iner; sonra da benle birlikte meydandan stadyuma doğru yürüyerek inerdi. Gümüşsuyu’ndan geçen o yokuş aşağı yolu inmek anlatılmaz bir heyecandı benim için. Stadyumdan gelen ses ve ışık yavaş yavaş artmaya başlardı. Sizle beraber onlarca kişi daha iniyor olurdu o yokuşu, her birinin midesinde yükselen his aynıydı. Her birinin ayakları aynı yere doğru adım atardı. İki viraj dönerdiniz. Sonra stad çıkardı karşınıza. İnönü. Dünyada yeri daha güzel bir stad olamazdı. Boğaz’ın rüzgarı, kapıda mesken tutmuş köftecilerin arabalarından yükselen kıyma ve soğan kokusuna karışır; ilk tezahüratlar tüylerinizi diken diken ederdi. Artık mesele turnikelerden girip içeri geçmek için dakikaları saymaktan ibaretti.

Metal ve çocuk boyumu çok aşan korkutucu turnikelerden içeri girip, on yaşımdan yirmi ikime kadar tribünüm olmuş Yeni Açık’a yerleşmiş, annemle maçı izlemeye başlamıştık işte böyle. İlk golü Kiev atmıştı yirmi dokuzuncu dakikada. Çok üzülemeden Pancu eşitliği sağlamıştı hemen. İlk yarı böyle bitmiş, ikinci yarı gergin bekleyişe geçilmişti. Telafisi olmayan bir maç değildi; ama kazansak iyi olurdu tabii. Bir frikik oldu. Deli İbrahim kullandı frikiği; içeriye çevirdiler, Ronaldo da bıraktı içeri. Bizde bir sevinç seli. Annem, ben, öndeki beyaz saçlı amca, sağımdaki korsan formalı çocuk, hep beraber sarıldık, zıplıyoruz.

Sonra seksenli dakikalara geçildi. Keyif dakikalarıydı artık bunlar. Annem kalabalığa kalmak istemediğini belli etmiş, beni erkenden çıkmaya ikna etme çabalarındaydı. İlhan topu sıyırdı rakipten. Sağına bıraktı. Nouma hafif bir dokunuş yaptı. Girdi topun dibine. Top saksağan gibi süzüldü havada; süzüldü, süzüldü, süzüldü… Sonrası malum oldu. Gol oldu. 3-1 oldu. Beşiktaş tur kapısını sonuna kadar araladı.

Nouma kiev

Bu benim hayatımda izlediğim en güzel gol. Şu gün bu cümleyi sizle tartışmam bile.

Çünkü “müthiş gol” ile “hayatımda izlediğim en güzel gol” arasında nesnel bir fark ortaya koyamayız. Olmaz böyle bir şey. Zidane’ın muhteşem volesi ile, Ronaldo’nun heykelimsi rövaşatası arasında form, fonksiyon, şiddet gibi alanlarda tahlil yaparak mı bir kazanan belirleyeceğiz? Mümkün değil. Hikayesidir bu golleri ayrıştıran. Ve Nouma’nın o golünün hikayesidir bu golü benim hayatımda izlediğim en güzel gol yapan.

Pascal Nouma o golü attığı gün kemoterapisinin yedinci ayında.

Kanser teşhisi konmuş Nouma’ya bir önceki sezonun sonunda. Ailesine bile söylememiş Nouma. Kemoterapi tedavisi olmaya başlamış. Yirmi kilo kaybetmiş. Çocukları bile bilmiyor kanser olduğunu, ama Beşiktaş yönetimi ve Mircea Lucescu farkında. Nouma ilk antrenmanına çıktığında koşabildiği süre beş dakika. Dua ediyor kendi kendine. Bir sonraki antrenmanda altı dakika koşabilmek için dua ediyor. Bir gün sonra yedi koşuyor. İki gün sonra sekiz koşabilmek için dua ediyor. Koşuyor da. Doktorlar ayrı şaşkın, Beşiktaş yönetimi bambaşka bir şok içinde. Nouma bir yandan kemoterapi görürken, bir yandan da devam ediyor topunu oynamaya. Taraftarın haberi yok.

Kemoterapinin yedinci ayı. Radyasyon yiyor yani bu adam düzenli olarak. Dinamo Kiev maçına çıkıyor. O golü atıyor.

Bakın, ben bu golü gördüğüm ilk gün de özel bir gole tanık olduğumu biliyordum. Stad da hissetmişti bunu. Yıllar sonra bu detayı söylemeseniz de size İnönü’de canlı gördüğüm en güzel goller başlıklı bir listede bahsederdim bu golden. Ama bu detay? Bütün sezon hikayesinin içinde, Nouma’nın Beşiktaş taraftarıyla olan gönül bağının gölgesinde, 100. yıl şampiyonluğu çerçevesinde; bu detay? Her şeyi değiştiriyor.

Çünkü iyi goller, güzel gollere işte böyle efsane detaylarla dönüşüyor.

Yazar

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.