İçeriğe geç
Oyun 9 dk okuma

[4×1] Dört Soru ve Dört Puanda Transistor İncelemesi

Doğaç Yavuz
[4x1] Dört Soru ve Dört Puanda Transistor İncelemesi

Son güncelleme: 22 Ocak 2020

Bastion ile tanıyıp sevdiğimiz Supergiant Games’in yeni oyunu Transistor’da sesini kaybetmiş pop şarkıcısı Red, kılıç/asa karışımı pek teknolojik bir alet olan Transistor ve bu aletin içine sıkışmış bir ruh – oyunda iz olarak geçiyor – ile birlikte Cloudbank’i saran, topluca Process olarak adlandırılan bir kıyamet alametine ve bunu şehrin tepesine saran dört kişilik Camerata’ya karşı mücadele ediyor. Fakat bu özet kulağa ne kadar epik, ne kadar “dünyayı kurtaran adam” gibi gelse de, anlatı her zaman Red’in mücadelesi ve Transistor ile olan ilişkisi üzerinden ilerliyor.

Bu yazıda Transistor’u parçalarına ayırarak değil, bir bütün olarak ele alacağız, ve kendisine dört soru sorup hepsini 1 üzerinden puanlayacağız. Bütün bu soruların yazarın kişisel beğeni ve yorumlarına kalması ve eldeki eserin tümünü değerlendirmesi sebebiyle, bu inceleme nesnelliğe ve/veya oran ölçeğine uygun bir sonuç vaat etmez. Bununla bağlantılı olarak da ne 4 üzerinden 4 mükemmel bir oyun, ne de 4 üzerinden 0 baş belası bir oyun anlamına gelir. Dört ana sorunun ardından ise belirtmenin iyi olacağını düşündüğüm şeylerden şöyle ayrıca bir bahsedeceğim.

Şimdi alttaki videoyu başlatın, Transistor’ın muhteşem müzikleri yazının devamına güzel güzel eşlik etsin. İyi seyirler.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=-zA1jRmAYfU]

“Ben buna değer miyim?” puanı: 1
Hiç sapmadan dosdoğru hikayeyi oynamak için beş buçuk saat, challenge odalarını da katarsak neredeyse onbeş yirmi saatlik bir içerik, bu süre boyunca hem oynayış ve etkileşimin doğrudan sağladığı tatmin hem de anlatı, görseller ve müziklerin verdiği keyif – değiyor. Çıkış fiyatıyla 20 doları da, kendisi için feda edilen süreyi de fazlasıyla hak ediyor.

“Sizi kendine bağlıyor mu?” puanı: 1
Her şey bir kenara, anlaması basit ama üzerine vakit ve kafa yordukça daha da derinleşen ve güzelleşen, tüm bunları yaparken gereksiz karmaşadan kaçınmasını da beceren dövüş sistemi bile tek başına Transistor’a bu puanı kazandırabilir. Fakat bunun üstüne Red’in sesini kaybetmesi ve yaşadığı kasabada sıkıntılı şeylerin olmasıyla başlayan basit ama bir yandan da katman katman keyif alınabilecek senaryosu, hem ikinci bir oynanışı hak edecek kadar sürükleyici, hem de hiçbir şeyi gereğinden fazla uzatıp yaymadan başlayıp biten, bütünlüklü bir öyküyü anlatıyor ve Transistor için bu puanı garantiliyor.

“Olmasaydı olmaz mıydı?” puanı: 1
Bütün kalitesine rağmen bu puanı kıl payı hak eden Bastion’ın aksine, Transistor dijital oyun dünyasındaki varlığını, her açıdan, sonuna kadar hak ediyor. Gereğinden fazla karmaşıklaşmadan Bastion’ın pek özelliksiz alanlarını zenginleştirerek varlığına duacı olmamızı sağlıyor, acaip sevap topluyor.

“Bir mihenk taşı olabilir mi?” puanı: 1.
Sahanın solundan (çeviri türkçesi \o/) beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkmış bir oyun değil Transistor, bu yüzden yıllar sonra oyunları tartışırken kendisinden ne kadar söz edileceği biraz meçhul. Fakat bu sıkıntısına rağmen oldukça ehil bir oyun olduğu için, ve öncüllerinin üstüne çok özgün eklemeleri olduğu için bu puanı hak ettiğine inanıyorum. Belki bir Half Life ya da Braid kadar değil, fakat Transistor’ün de gelecekte oyunları konuşurken lafının sıklıkla geçmesi gayet yüksek bir ihtimal.

transistor1

Oyunun geçtiği şehir olan Cloudbank çok güzel. Oyun boyunca Process sonucu beyaz beyaz duvarlar ve sütunlarla kaplansa da, altında 1900lerin ortalarından, Avrupa’nın pek fevkalade ve elit şehirlerinden özenle seçilmiş parçaları alıp tekno-distopik bir dünyada kaynaştırarak yeniden yaratan bir ortam var. Şarabını alıp dere kenarındaki çitlere yaslanıp manzara izleme şehri Cloudbank – Transistor bey de zaten “Buraların barları kafeleri de ne güzeldi cidden…” diye nostalji yapmadan geçemiyor. Sokaklarında binbir türlü düşmanla (ki çeşitlilik gerçekten inanılmaz) binbir türlü kombinasyona yol veren ataklarla savaşmamıza rağmen, hiçbir zaman o mahkum güzelliğinden ödün vermiyor. Bu açıdan biraz Bioshock hisleri yaşatmıyor değil zaman zaman.

Dövüş demişken, yazı boyunca bol bol bahsettiğim gibi çok, çok iyi bir sistem var ortada. Normal bir izometrik 2 boyutlu action oyunu gibi, gerçek zamanlı saldırılar ve sağa sola koşturmaların yanında, her şeyi süre/adım bazlı bir şekilde sıraya dizip inanılmaz bir hızla uygulamaya koymanızı sağlayan bir sıra sistemi mevcut. Dövüşün herhangi bir anında mod değiştirip, komutları verip, hepsinin yerine gelmesini büyük bir keyifle izleyebiliyorsunuz. Bu iki yöntem arasında birinin diğerinden daha işlevsel olmasının önüne ise, sıra modundan çıktıktan sonra bir süre hiçbir saldırıyı kullanamayacağınız bir soğuma süreciyle geçilmiş. Ne var ki gerekli kombinasyonlarla bu engeli atlamak da mümkün.

Kombinasyon derken?

Red’in elinde taşıyıp bol bol sevgiyle sarıldığı Transistor’ımız, oyun boyunca çeşit çeşit fonksiyonlar topluyor. Biz de Transistor’ın hafıza bütçesi dahilinde bu fonksiyonları saldırı, yükseltme veya pasif slotlara keyfimizce yerleştirip, bin türlü kombinasyondan istediğimizi saldırı olarak kullanabiliyoruz. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Borderlands 2 gibi sırf sayıya vurulmuş ve en nihayetinde sıkıcı ve özelliksiz bir çeşitlilik değil burada söz konusu olan. 16 gibi akıllı uslu bir çeşit sayısı var ortada, ve hepsi tamamen kendine has özellikleriyle bütün kombinasyonların farklı işlemelerini sağlıyorlar.

Çarpıştığımız düşmanların birbirinden farkı da bu çeşitlilikten sonuna kadar faydalanmamızı sağlıyor. Her şeye karşı güçlü tek bir kombinasyon bulmak imkansız değilse bile, çok zor. Bununla birlikte ana hikaye dövüş konusunda tatmin etmediği takdirde de kurtlarımızı rahat rahat dökebileceğimiz pek çok challenge odası var – hepsi buz mavisi arka kapılarla ulaştığımız Sandbox’ta bizi bekliyor.

transistor2

Sesini kaybetmiş (ve doğal olarak konuşamayan) Red ile, sadece sesi ile iletişebilen Transistor’ın arasındaki iletişimin işlenişi de, zaten kişisel bir seyirde giden anlatının etkileyiciliğini artırıyor. Nadir anlarda sesini Transistor’a duyurma şansı yakalayan Red şarkılara mırıldanarak ve sağda solda bulduğu terminallere yorumlar yazarak konuşabiliyor sadece. Bunun üstüne de gözümüze soğan kaçtığı için, ancak taba basılı tutarak Red’in mırıldanmalarını dinlemek kalıyor bize.

Puanlandırırken karar vermekte en zorlandığım sorudan da biraz daha bahsetmek gerekirse: 5 sene sonra Transistor konuşacak mıyız? Bastion, her ne kadar bazı alanlarda pek zengin olmasa da, oyun ortamına çok uygun özgün anlatı yöntemi ve sanatsal tarzı sayesinde hatırlanır bir deneyim sunmuş, bugün dahi konuşulan ve örnek gösterilen bir oyun olmuştu. Transistor’de ise Supergiant Games bir önceki oyunundaki özgün çizgisini korumakla kalmayıp geliştirmeyi başardı başarmasına, ama kısmen Bastion’ın mirasının üstüne inşa edilmiş ve (zaman mekan devamlılığı kahrolsun ki) Bastion’dan sonra gelen bir oyun olduğu için, aynı kült statüsüne ulaşıp ulaşmayacağından ve Bastion gibi bir mihenk taşı olup olamayacağından başta emin olamadım.

Fakat daha sonra biraz daha düşününce, muhteşem dövüş sistemi ve kişisel ama oyunla girift hikayesiyle hem mekaniksel hem de dinamiksel açıdan çok daha yeterli bir oyunu Bastion’a benzer bir paketle sunmayı becerebildiğini göz önüne alarak, bu puanı vermeye kadar verdim. Halen daha en ikilemde kaldığım puan bu olmakla birlikte, Transistor’ın bu konuda 1’i 0’dan çok daha fazla hakettiğine inanıyorum.

transistor3

Her şeyi bir kenara bırakırsak aslında Transistor’ın en büyük handikabı, “bir Bastion daha” bekleyenleri hayal kırıklığına uğratırken Bastion’dan habersiz kendi başına değerlendirenler için de derinliklerini keşfetmesi nispeten zor bir oyun olma ihtimali. Ben böyle bir şey yaşamadım, ve oyun içi yönlendirmeler de bu açığı olabildiğince kapatır düzeyde – dediğim gibi, öyle çok karmaşık bir oyun değil, sadece bazı şeylerin işleyişini tamamiyle çözmek için biraz vakit ve kafa isteyebiliyor. Bu da oldukça ödüllendirici bir deneyim olduğu için pek sorun teşkil etmiyor.

Transistor’dan Bastion’ın değişik bir versiyonu olmasını bekleyenler için ise başka meseleler mevcut. Örneğin daha önce anlatıcı üzerinden oyun boyunca serpiştirilmiş, oyunun geçtiği mekanla ilgili minik açıklamalar da yapan replikler, yerini Transistor’e sıkışıp kalmış, kısıtlı bir perspektife sahip bir karaktere bırakıyor. Bu değişim sonucu sahnenin ön planındaki yerini kaybeden izahatler kendine dövüş sistemini açıklayan yazıların kenarında köşesinde yer bulabilmiş ancak. Bastion’da oyun esnasında bütün dünyayla ilgili şeyler dinlerken, Transistor daha kişisel bir anlatıma sahip. Bu da hikayenin epikliğini bir nebze olsun azaltıyor ama, her şeyi çok daha bütünlüklü hale getiriyor.

Özetle, güzel ve özgün bu estetik bütünlüğü ilk uygulayan oyun değil belki Transistor, fakat kendi ayakları üzerinde de rahat rahat durabilen bir oyun. Yaptıklarını yapmak için illa Bastion olmak gerekmediğini, tamamen farklı şeyleri de aynı kaliteyle anlatabileceğini gösteren bir oyun. Dövüş sistemiyle birlikte, artık “Supergiant Games estetiği” diyebileceğimiz şeyin de ilerleyen günlerde diğer oyun geliştiricileri tarafından kullanılacak ve belki de ilerletilecek bir şey olduğu kesin. Oyuncuya yaşattığı deneyim ise eksiksiz, fazlasız, tam kıvamında.

transistor4

Doğaç Yavuz

Oyun tasarlar, yazar, garip sesler çıkarıp müziğini yapar.

Tüm yazıları (17)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.