19 Mayıs Özel: Sinema Tarihinin En Efsane 10 Deniz Yolculuğu
Özel günler için takvimimize not alıp, özel içerikler çıkartmayı seviyoruz. Sevgililer Günü için biraz meseleyi ters anlamış, yürümeyen ilişkileri yazmıştık, eyvallah. Ama yine de çoğu özel günün ruhuna uygun davrandığımız kanaatindeyiz, bakınız bilim kurgu ve fantezi tarihinin epik annelerini sıraladığımız liste. 19 Mayıs için de meselenin özünü yakalayan bir liste yapalım dedik. Bayramın adı “Gençlik ve Spor” bayramı. Gençlik zaten sitenin her yerinde buram buram kokuyor, ona daha fazla ekleyebileceğimiz bir şey yok. Sporun da, dürüst olalım, bayramın kendisiyle alakası olan bir konumu yok.
O yüzden biz, asıl 19 Mayıs’a dönelim dedik. Madem Bandırma’nın Atatürk’ü Samsun’a getirdiği günü not ediyoruz, o halde sinema tarihine bakıp, epik deniz yolculuklarını listeleyelim. Kayığından gemisine, seyahatten savaşa kadar deniz yolculukları her zaman, her çeşitleriyle en güzel filmlere konu oldular. Aşağıdakileri “en iyi gemili film” olarak alıp, Karayip Korsanları’nın enden listede olmadığını talep etmemeniz gerektiği konusunda mutabık olup, el ele tutuşarak listemize başlayalım. Buyurun efendim.
10. All is Lost
J.C. Chandor’un yazıp yönettiği, başrolünde Robert Redford’ın oynadığı ve geçen sene vizyona giren All is Lost, deniz yolculuğu filmlerinin ne kadar çeşitli olabileceğine dair ilk kanıtımız listedeki. Deniz yolculukları, tonla farklı anlama gelebilen şeyler; çünkü deniz tonla farklı anlama gelebilen bir şey. Bazen ümit, bazen huzur… Bazen de yalnızlık. Robert Redford’ın karakteri, film boyunca gözüken tek aktör. Sadece Hint Okyanus’u, o ve gemisi Virginia Jean’den arta kalanlar var. Takdir edersiniz ki, epik bir yolculuk.
9. Bitter Moon
Roman Polanski’nin, Pascal Bruckner’in aynı adlı romanından uyarladığı Bitter Moon, çıktığı 1992 yılından beri bol tartışmalara konu oluyor. Hiç de boşuna değil üstelik. Sadomazoşizm, röntgencilik gibi konuları işleyen filmin tamamı, tek bir gemide geçiyor. Fakat burada çıkılan deniz yolculuğu, A limanından B limanına giden bir gemi tarafından icra edlimekten ziyade, Nigel ile Fiona ve Oscar ile Mimi arasındaki çarpık dinamikler sayesinde, bu dört karakter arasında yaşanıyor. Herkes için olmadığı kesin. Çok ilgi çekici bir film olduğu da.
8. An Affair to Remember
Avrupa’dan New York’a seyahat eden SS Constitution, belki de Amerikan sinema tarihinin en romantik aşklarından birine şahit oldu. 1957 tarihli An Affair to Remember, Cary Grant ve Deborah Kerr’in yadsınamaz kimyasının, deniz yolculuklarının romantik tarafıyla birleşmesinin ürünüydü. Tabii filmin tamamı bir gemide geçmiyordu, fakat Constitution’da başlayan aşk, sonraları üç Yeşilçam filminin ikisine şablon olacak o efsane trajediye temel oldu. Amerikan sinemasının naiflik dönemi eserlerinden.
7. The Poseidon Adventure
The Poseidon Adventure, sonraları gelecek (ve listemizin ileriki basamaklarında kendine yer bulacak) bir film gibi, deniz yolculuklarının korkunç tarafını ele aldı. Daha doğrusu, burada ele alınan şey, denizin kendisinin korkutucu yüzüydü. Tam teşekküllü bir fırtına sırasında deniz, o ümit, huzur ve mutluluk veren hâlinden çok uzaktır. Eğer öylesine dev bir dalga yüzünden alabora olup, baş aşağı kalırsanız da korku dolu anlar başlar. Poseidon Adventure’un sonradan yeni sürümleri de çekildi, biliyoruz. Ama 72 versiyonu kadar iyi olmadıkları kanaatindeyiz. Neden bilmiyoruz, ama SS Poseidon’un 72 tarihli yolculuğu çok daha epik bizim gözümüzde.
6. Master & Commander: The Far Side of the World
Russell Crowe’un tam manasıyla dünyaya hükmettiği senelerdi. 1999-2000 ve 2001 senelerinde Oscar’a aday olan Crowe, 2000 senesinde ödülü Gladiator ile kazanmıştı. A Beautiful Mind’dan sonraki filmi, neredeyse herkes tarafından merakla beklenmekteydi. Master & Commander. Neredeyse Moby Dick-vari bir yapıya sahip, insana denizin o haşmetini kusursuz derecede aktaran bir film. HMS Surprise’ın, Napolyon Fransa’sından gelen Acheron ile mücadelesi, Bettany ve Crowe’un oyunculuklarıyla şenleniyordu. Deniz yolculuğu filmlerinin böyle avantajları vardır işte. Filminizin güzel gözükmesi için çok bir şey yapmanıza gerek kalmaz, deniz zaten onları güzel gösterir.
5. Lifeboat
John Steinbeck’in aynı adlı hikayesinden uyarlanan Lifeboat, Alfred Hitchcock’un üst üste çekeceği “kısıtlı mekan” filmlerinden ilkiydi. Sonraları Rope, Dial M for Murder ve Rear Window ile bu meseleyi iyiden iyiye kusursuzlaştıracaktı, fakat İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilen filmin ayrı bir yönü vardı. Bir yerde, savaşın bizi ne kadar insanlığımızdan edeceği meselesi tartışılıyordu sanki, bir yandan da herhangi bir savaş döneminde tanık olmanız işten bile olmayan o paranoyaya işaret etmekteydi. Her halükarda, üstadın klasiklerinden biri olarak yerini aldı. Steinbeck’in dokunuşu da cabası.
4. Life of Pi
Life of Pi’ın en kuvvetli yanlarından biri, kuşkusuz denizi her açısıyla ekrana taşıyabilmesiydi. Life of Pi’ın gösterdiği deniz, hatta filmin başrolünde olan deniz, bazen çok güzeldi. Aklınız çıkıyordu sinema ekranına gördüğünüz o maviliğe, deniz analarına, yakamozlara. Bazen ise çok korkunçtu. Üzerinize gelen kocaman dalgalar, o dalgaların çıkarttığı kükreme sesleri… Bazen ise yapayalnızdı. Pi’ın sıklıkla, Richard Parker ile birlikte hissettiği yalnızlık, bazen katlanılmazdı. Ang Lee’nin başyapıtı, denizin bütün yüzlerini izleyiciye gösterme konusunda, muhteşem derecede başarılıydı.
3. Death on the Nile
Hercules Poirot, dünyanın en ünlü dedektiflerinden biridir ve Death on the Nile da muhtemelen onun en ünlü eseri olabilir. Agatha Christie’nin aynı adlı romanından uyarlanan 1978 tarihli film, tam bir yıldızlar geçidiydi. Hani şimdi Avengers’a bakıp falan şaşırıyoruz ya? Death on the Nile’ın yanında Avengers, X-Men bir hiçti. Peter Ustinov, Mia Farrow, Bette Davis, Maggie Smith, Angela Lansbury, David Niven, Jane Birkin, George Kennedy gibi, dönemin neredeyse tüm efsaneleri sahnedeydi. Tabii, Poirot işin içinde olduğundan, en büyük rol, tüm hikayeyi kaplayan gizeme aitti. Ve o gizem de, deniz yolculuğunun kısıtlı doğası nedeniyle inanılmaz derecede katlanıyordu.
2. Noah
Henüz belki de böyle bir listeye koymak için erken, biliyoruz. Fakat şöyle bir durum var. Birincisi, Darren Aronofsky’nin 2014 Noah uyarlamasını pek bir sevdik. Zaten yazımızda da bunu belirtmiştik. İkincisi de şu, eğer deniz yolculuklarından söz ediyorsak; buyurun, ağa babası budur. Semavi inanışlara göre zaten bugün dünyadaysak sebebi olan deniz yolculuğu bu. Bir gemi New York’tan Tokyo’ya gitmiş olsun, ne önemi var, kelimenin tam anlamıyla gök yarılmış burada, tufan olmuş. Nuh, ailesi ve hayvanlar alemi. Hem de arkada Clint Mansell’in muhteşem müzikleri. Düşününce bile tüylerimiz bir diken diken olmadı değil.
1. Titanic
Evet, sonu pek iyi bitmedi, farkındayız. Ama yine de, Nuh’un Gemisinin haricinde, dünyanın en popüler, en bilinen gemi yolculuğunun da Titanic’in Southampton’dan New York City’ye olan yolculuğu olduğunu kabul etmek zorundasınız. Ve tabii onunla beraber, artık Titanic kelimesinin sonsuza kadar Leonardo DiCaprio, Kate Winslet ve Celine Dion ile beraber anılacağını da. James Cameron’ın filminin bu denli başarılı olmasını kimse bekliyor muydu bilmiyoruz, bekliyorlarsa gerçekten her neredelerse şimdi hallerinden pek bir memnun olduklarına eminiz. Ama en nihayetinde Titanic, gelmiş geçmiş en başarılı film payesini ele geçirdi ve uzun süre, alttan yeni James Cameron filmi gelene kadar da bırakmadı. Kolektif popüler kültürde, en büyük yere sahip deniz yolculuğu payesi onundur.
Yalnız olduğunu düşünen, ama bunun uzun sürmeyeceğini bilen bir adam. Bir gün Kaliforniya'nın yeşillikleri uğruna Arizona'daki evini terk edip gitti, geri dön çağrılarına da kulak vermiyor.
Tüm yazıları (1579)









Yorum Yap