Pluribus, en başta izleyicisinin başını döndüren bir kaosla dünyasına davet ediyormuş gibi yapıyor; ancak oldukça “smooth” bir geçişle bizi kusursuz görünen bir düzenin tam ortasında bırakıyor. Her şeyin yerli yerinde olduğu, kimsenin taşkınlık ya da zorbalık sergilemediği, sistemin pürüzsüz biçimde işlediği bu dünyada ilk bakışta hiçbir sorun yok gibi duruyor. Hatta tam da bu noktada, dizinin ana fikri ve Vince Gilligan’ın en net mesajıyla yüzleşiyoruz: İlk bakışta “olması gereken” insanlık hâli olarak sunulan bir düzenle karşı karşıyayız.

Ancak bölümler ilerledikçe dizinin sorduğu soru giderek daha rahatsız edici bir hâl alıyor. Bu düzenin işlemesi için insan olmaktan ne kadar vazgeçmek gerekiyor? Pluribus, tam da bu kırılma anında, insan olmanın hem ne kadar kıymetli hem de ne kadar harcanmış hâlde olduğunu; sessiz, ağır ama sarsıcı bir biçimde hissettirmeye başlıyor.

Bir Sistem Olarak Pluribus
Pluribus, yalnızca bir hikâye anlatmakla yetinmeyen; kendi kurallarını, değerlerini ve sınırlarını baştan belirleyen kapalı bir sistem olarak inşa edilmiş. Bu dünyada bireyler, kararlar ya da duygular ön planda değil; düzenin kendisi mutlak bir referans noktası olarak konumlandırılıyor. Her şeyin ölçülebilir, denetlenebilir ve kontrol altında tutulabilir olması, sistemin en büyük erdemi gibi sunuluyor.

Dizinin rahatsız edici tarafı da tam olarak burada başlıyor. Çünkü Pluribus’ta düzen, kaosu bastıran bir denge unsuru değil; farklılığı törpüleyen, sapmayı ise bir arıza olarak gören mekanik bir yapı hâline geliyor. Sistem, bireyi korumak için değil; bireyin sisteme zarar vermesini engellemek için var. Bu nedenle uyum, bir erdem değil, bir zorunluluk olarak dayatılıyor.
Vince Gilligan’ın anlatı diline aşina olan izleyiciler için bu yaklaşım tanıdık gelecektir. Pluribus, gücü açık bir baskıyla değil; konfor, güvenlik ve “herkes için en iyisi” söylemi üzerinden kuruyor. Bu da dizinin dünyasını tehlikeli kılan asıl unsur hâline geliyor. Çünkü sistem, şiddet uygulamadan da insanı şekillendirebileceğini, hatta bunu isteyerek kabul ettirebileceğini gösteriyor.

Bu noktada Pluribus, bir distopyadan çok, fazla düzenli bir ütopya gibi davranıyor. Her şeyin yolunda olduğu izlenimi, sorgulama ihtiyacını bastırıyor; bastırılan her soru ise zamanla yerini sessiz bir kabullenişe bırakıyor. Dizi, tam da bu sessizliğin içinde, “kusursuz” görünen bir sistemin ne kadar kırılgan ve insan dışı olabileceğini adım adım açığa çıkarıyor.
Pluribus’un En Tehlikeli Yanı
Pluribus’u gerçekten ürkütücü kılan şey, anlattığı düzenin açıkça kötü ya da baskıcı olmaması. Aksine, bu dünya fazlasıyla mantıklı. Güvenli, öngörülebilir ve sorunsuz işleyen bir sistem vaat ediyor. Kimsenin taşkınlık yapmadığı, çatışmaların minimize edildiği, bireysel kırılmaların daha en baştan törpülendiği bir düzen… İlk bakışta itiraz edilmesi zor bir tablo.

Asıl tehlike de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Pluribus, izleyiciyi “bu sistem yanlış” demeye zorlamıyor; aksine, “ya aslında haklıysa?” sorusunu sessizce zihne yerleştiriyor. Günümüzde yapay zekânın geldiği nokta düşünüldüğünde bu soru daha da rahatsız edici bir hâl alıyor. Algoritmaların karar verme süreçlerine dâhil olduğu, insan davranışlarını ölçüp optimize ettiği bir dünyada; hatasızlık, hız ve verimlilik giderek insanî olanın önüne geçiyor.
Pluribus’ta sistem, insanı bastırmıyor; onu ikna ediyor. Tıpkı bugün hayatımıza giren birçok yapay zekâ uygulamasında olduğu gibi, “daha iyisi”, “daha güvenlisi” ve “daha verimlisi” söylemi üzerinden meşrulaşıyor. Özgürlük elden zorla alınmıyor; konfor karşılığında gönüllü olarak teslim ediliyor. Duygular, sorgulamalar ve farklılıklar bir tehdit olarak değil, optimize edilmesi gereken değişkenler olarak ele alınıyor.

Bu noktada dizinin rahatsız edici tarafı daha da belirginleşiyor. Pluribus, geleceğe dair abartılı bir distopya çizmiyor; aksine, bugün zaten alışmaya başladığımız bir zihniyetin uç noktasını gösteriyor. Yapay zekânın “insandan daha iyi” kararlar verebildiği fikri kabul gördükçe, insan olmanın hataları, çelişkileri ve duygusal taşkınlıkları bir kusur gibi algılanmaya başlıyor.
Pluribus’u tehlikeli yapan da tam olarak bu: Sistem acımasız olduğu için değil, fazlasıyla makul olduğu için ürkütücü. İnsanlığın aşınması burada kötü niyetle değil; düzen, güvenlik ve verimlilik adına gerçekleşiyor. Ve izleyiciyi rahatsız eden asıl soru da bu oluyor: İnsan olmayı bu kadar kolay gözden çıkarabiliyorsak, geriye gerçekten ne kalıyor?
İnsan Kalmanın Yükü
Carol Sturka’yı izlerken hissedilen ilk şey, etrafındaki herkesin teknik olarak birer insan olmasına rağmen, insani olanın yalnızca onda kalmış olması. Aynı bedeni paylaşan, aynı dili konuşan, aynı düzenin içinde var olan karakterler arasında Carol, duygularıyla, tereddütleriyle ve sorgulamalarıyla neredeyse yalnız bir figüre dönüşüyor. Bu yalnızlık, onu izleyiciye yaklaştıran en güçlü bağlardan biri hâline geliyor. Çünkü Carol’u izlerken sık sık şu soruya sürükleniyoruz: Ben olsam ne yapardım?

Carol, doğru olanı yapma konusunda içgüdüsel bir çaba taşıyor. Üzerinde hissettiği sorumluluk, bireysel bir vicdan meselesinin çok ötesine geçiyor; zaman zaman insanlığın geleceğini omuzlarında taşıyormuş hissi veriyor. Ancak bu yük, onu net ve kararlı bir kahramana dönüştürmüyor. Aksine, Carol sürekli ikilemler içinde. Sistemin parçası olan birinden duygusal olarak etkilenmesi, bağ kurması, üzülmesi ya da sevinmesi; onun insanlığını hem besleyen hem de daha kırılgan hâle getiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Dizinin en çarpıcı taraflarından biri, Carol’un duyguları “öğrenmiyor” oluşu. O, yapay bir farkındalık yaşamıyor; aksine, insanlığın bugüne kadar hissettiği tüm duyguları son derece doğal bir biçimde yaşıyor. Heyecanlanıyor, hayal kırıklığına uğruyor, keşfetmenin verdiği coşkuyu hissediyor. Bu yoğunluk, Pluribus’un duygudan arındırılmış dünyasında neredeyse bir anomali gibi duruyor. Diğer karakterlerin tepkisizliği, duygusal yoksunluğu ve mekanik varoluşu, Carol’un insanlığını daha da görünür kılıyor.

Tam da bu nedenle Carol, Pluribus’ta bize insan olduğumuzu hatırlatan bir karaktere dönüşüyor. Onun yaşadığı hayal kırıklıkları, hissettiği yoğun duygular ve içine düştüğü çelişkiler, izleyiciye doğrudan geçiyor. Bu noktada Vince Gilligan’ın anlatı diline aşina olanlar için tanıdık bir ustalık devreye giriyor. Breaking Bad’de olduğu gibi, karakter gelişimi burada da zamana yayılıyor ve Carol’un ilerleyen bölümlerde çok daha farklı yönlere savrulacağının sinyalleri şimdiden veriliyor.
Diziyle ilgili sıkça dile getirilen “yavaşlık” eleştirisi ise Carol’un hikâyesi düşünüldüğünde anlamını yitiriyor. Bu tempo, izleyiciyi sıkmak için değil; Carol’un içinde bulunduğu, şok edici ve kabullenmesi zor bir düzenin zihinsel ağırlığını hissettirmek için var. Eğer biz de onun yerinde olsaydık, böylesine yabancı bir dünyada karar almak, duygularımızı yönetmek ve insan kalmak muhtemelen aynı yavaşlıkla, aynı tereddütlerle ilerlerdi. Pluribus, bu hissi başarıyla izleyiciye geçiriyor.
Kimler İzlemeli?
Pluribus, hızlı tüketilen, arka planda akan ya da anlık tatmin sunan bir dizi arayanlara hitap etmiyor. Hikâyesini aksiyonla değil; fikirle, atmosferle ve karakterlerin iç dünyasıyla kuran yapımlardan hoşlanan izleyiciler için anlamlı bir deneyim sunuyor.

Sistem eleştirisi barındıran, insan doğasına dair sorular soran ve izleyiciyi pasif bir konumda bırakmayan anlatıları sevenler için Pluribus güçlü bir alternatif. Özellikle Black Mirror, Severance ve Vince Gilligan’ın karakter odaklı hikâye anlatımına aşina olan izleyiciler, dizinin temposu ve yaklaşımıyla daha kolay bağ kuracaktır.
Öte yandan, net cevaplar, hızlı çatışmalar ve sürekli yükselen bir tempo beklentisi olan izleyiciler için Pluribus sabır isteyen bir yapı olabilir. Ancak insan olma hâlini, uyumun bedelini ve düzenin görünmez sınırlarını sorgulamayı sevenler için dizi, izlendikten sonra da zihinde kalmaya devam eden bir deneyim vadediyor.
Pluribus’un Türkiye Bağlantısı
Pluribus’un Türkiye ile kurduğu bağ aslında oldukça açık; ancak burada detayına giremeyeceğim, dizinin içinde geçen küçük ama çok tatlı bir Türkiye anekdotu da mevcut. Buradan rahatlıkla söyleyebileceğim şey ise şu: Dizide iki farklı Türkçe şarkının yer alıyor olması, benim için hem çok değerli hem de fazlasıyla hoş bir detay. Bunlardan ilki, John Lennon’ın Nobody Told Me parçasını Türkçeleştirerek dizinin atmosferiyle güçlü bir bağ kuracak şekilde yeniden yorumlayan Murat Evgin’e ait. Bir diğer örnek ise Kit Sebastian grubunun solisti Merve Erdem’den geliyor; Erdem, The Doors’un efsanevi People Are Strange parçasını Türkçeleştirerek Pluribus evrenine dâhil ediyor. Böylesine önemli bir yapımda, müzik seçimlerinin bu denli özenli olması ve yer yer bu toprakların kültürüyle doğal bir temas kurması, dizinin yarattığı dünyayı daha da anlamlı ve yakın hissettiren ince bir detay olarak öne çıkıyor.

İnsan Olmak Yasaksa…
Pluribus, anlattığı hikâyeden çok, sordurduğu sorularla akılda kalan bir yapım. Düzen, uyum ve insanlık kavramlarını net cevaplar vermek yerine bilinçli bir belirsizlik içinde ele alması, diziyi klasik distopya anlatılarından ayırıyor. İzledikçe değil, izledikten sonra zihinde çalışmaya devam eden bir yapısı var.

Bu nedenle dizinin ikinci sezon onayını almış olması, yalnızca hikâyenin devam edecek olması açısından değil; bu dünyanın daha da derinleşecek olması açısından da sevindirici. İlk sezonda kurulan felsefi zemin, karakterlerin yaşadığı kırılmalar ve özellikle Carol Sturka üzerinden verilen insanlık mücadelesi, ilerleyen bölümlerde çok daha sert ve karmaşık sorularla karşılaşacağımızın sinyalini veriyor.
Pluribus, acele etmeyen anlatımıyla izleyicisini sabırlı olmaya davet ediyor; karşılığında ise kolay tüketilmeyen, üzerinde düşünülmesi gereken bir deneyim sunuyor. İkinci sezonla birlikte bu deneyimin hangi yönlere evrileceğini görmek, dizinin en büyük merak unsuru hâline geliyor. Eğer bu düzen gerçekten kusursuzsa, onu ayakta tutan bedelleri daha ne kadar görmezden gelebiliriz?