Sporu Anlamasak Da Filmi Güzel: En Unutulmaz 6 Amerikan Futbolu Filmi
Spor filmleri sinema sektörünün vazgeçilmezlerinden biridir. Bu tartışmasız bir şey. Bugüne kadar izlediğiniz iyi spor filmlerini gözünüzün önüne getirin bir; hatta onu da geçtim, bugüne kadar izlediğiniz iyi spor müsabakalarını geçirin gözünüzün önünden. Hepsi zaten muhteşem birer film gibi değiller miydi? Son saniye basketiyle Sırbistan’ı yenip Dünya Kupası’nda finale çıkan Türkiye, olmaz denileni yapıp 22 yaşında ağır siklet şampiyonluğunu Liston’ın elinden alan Muhammed Ali, Levent Özçelik’in “Haydi oğlum Popescu” naraları arasında kupayı kaldıran Galatasaray… Hepsini düz belgesel kıvamında filmini çeksen gişeye oynar zaten, bir de üstüne oyunculuk, kurgu falan koyunca zaten…
E arada anlamadığımız sporların da filmi oluyor tabii ki. Başlıktan da çözmüşsünüzdür, spesifik olarak bir spordan bahsediyoruz: Amerikan futbolu. E sinema sektörü Amerika merkezli olunca, bu filmlerden de çok çıkıyor karşımıza. Sağımızda solumuzda beğendiğimiz Amerikalı eleştirmenler filmleri övünce, biz de dayanamıyoruz, izliyoruz. Ve hakikaten, kim ne yapıyor maç sırasında çözemesek de, şu aşağıda saydığımız 6 film bizce o sınırları aşıyor, başka bir yere taşıyor. Kendini anlamadığımız spora rağmen izlettiren filmler bunlar. İzlemediyseniz, kaçırmayın!
Hazır mısınız? O zaman başlayalım. Buyurun efendim, en unutulmaz 6 Amerikan futbolu filmi. Alfabetik olarak sıralandılar!
1. Any Given Sunday
Türkiye’ye “Kazanma Hırsı” olarak giren Any Given Sunday’in kalitesini ve sinema arşivinizdeki yerini almasının elzem olma sebebini anlatmak için herhalde yönetmenini söylesek yeter: Oliver Stone. Ünlü Amerikalı yönetmen 1999’da Any Given Sunday’i çekmeden önce Platoon, Wall Street, Born on the Fourth of July, JFK ve Natural Born Killers gibi filmlerle büyük başarılar elde etmişti zaten. Any Given Sunday de onun inşa ettiği dev pastanın çileği oldu. Al Pacino, Cameron Diaz, Dennis Quaid, James Woods, Jamie Foxx ve LL Cool J gibi inanması güç bir oyuncu kadrosuna sahip film, pek çok koldan pek çok farklı ve derinlikli hikaye anlatıyordu. Yurtdışında çok ilgi görmedi, ama elde ettiği 24 milyon dolarlık uluslararası gişe, 75 milyon dolarlık Amerika gişesiyle toplanınca film bütçesini ikiye katlamayı başardı.
2. The Blind Side
Listemizdeki en yeni film. 2009 yılında vizyona giren The Blind Side, ülkemizde “Kör Nokta” ismiyle yayınlandı. Pek çok kişi aynı sene çıkan Precious ile iki filmi kafasında birleştirdiğinden; film çoğu insanın gözünde ajitasyon yapan bir ırk draması olarak yer etti ama aslında gerçek bundan baya bir farklıydı. Sandra Bullock, Tim McGraw ve Quinton Aaron’un başrollerini oynadığı film klişe, formülden şaşmayan ama tüm bunları uygularken ölesiye başarılı olan bir “feel-good” filmiydi. Hani ilham verici olmaya çalışıp, beceremeyen filmler vardır ya? The Blind Side onlardan biri değildi. Michael Oher’in inanılmaz gerçek hikayesini izledikten sonra, insan hakikaten ilhamlanıyordu…
3. Friday Night Lights
H.G. Bissinger’ın kitabı dizi olmadan önce 2004 senesinde filmleştirilmişti. Hem de ne filmleştirilme! Sonradan Hancock, Battleship ve Lone Survivor ile Hollywood’a iyice eklemlenecek Peter Berg’in yönettiği film, bugüne bugün hâlâ en iyi spor filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. Yukarıda anlattığımız iki film Amerikan futbolunun ulusal seviyesi hakkındaydı. Friday Night Lights ise işi daha yerel seviyeye, lise futboluna çekiyordu. Bir yandan ekonomik durumlara yorum yapan film, öte tarafta da her iyi spor filminin yapması gerektiği gibi insana ilham veriyor, keyiflendiriyordu. Billy Bob Thornton’ın performansına da ayrı bir parantez açmak gerek kuşkusuz…
4. Invincible
Dedik ya, her spor filminin; en azından her iyi spor filminin insanda ilham uyandırması gerekir diye? Ericson Core’un yönettiği, başrollerinde Greg Kinnear, Elizabeth Banks ve Mark Wahlberg’in oynadığı Invincible bu ilhamın tillahını veriyordu insana. Hikayeyi size şöyle özetleyelim, Mark Wahlberg, 30 yaşında bir barmen. South Philadelphia’da yaşıyor. Tek bir hayali var, o da NFL’de oynayan Philadelphia Eagles için futbol oynamak. Bir gün Eagles açık bir seçme düzenliyor takıma alınacak oyuncular için açık seçmeler düzenlemeye karar veriyor ve o dakikaya kadar karısının “senden bir halt olmaz” dediği, girdiği işlerden kovulan, hayatta tutunamamış Vince Papale’nin hayatı değişiyor. Her şeyden ilginci? Film gerçek bir hikayeden alınma. Evet…
5. Remember the Titans
Orijinal vizyon tarihinden bir sene sonra, Türkiye’de “Unutulmaz Titanlar” adıyla vizyona girmişti Remember the Titans. O zaman bile daha çocuk hâlimle buna şaşırdığımı hatırlıyorum. Amerikan futbolu filminin ne işi vardı buralarda? Bunun cevabını almak için filmi izlemem gerekiyordu, zira her ne kadar senaryo bir lise futbol takımının başına geçen ilk siyahi koçu anlatıyor olsa da, filmin teması gayet evrensel değerlerden oluşuyordu. Okulların yıllardır ayrı olduğu Virginia’da, 1971’de federal hükümet artık siyahi okulları ve beyaz okullarının ayrı olamayacağına karar verince birleşen iki lisenin hikayesi, biraz bugün Ferguson’da olanları anlamlandırmak isteyenler için de birebir…
6. Rudy
Kaiser Chiefs’in meşhur şarkısıyla karıştırılmasın, Rudy bambaşka bir filmdir. 1993’te vizyona giren, bildiğim kadarıyla Türkiye’ye hiç gelmeyen filmin adını, belki de Newsroom izliyorsanız duymuşsunuzdur. Orada bir bölüm Rudy’de geçen meşhur bir sahneye bolca referans veriyordu. Will McAvoy’un izlerken ağladığı tek film sahnesi olan o an, sonradan bölüm içinde tekrar yaratılmıştı bir nevi. İşte Rudy, o tekrar yaratılan sahnede hissettiklerinizi alıp, yirmiyle çarpıyor. Başrolünde bizim sevgili hobbit’imiz Sean Astin’in filme ismini veren karakteri canlandırdığı Rudy, duygusal, çarpıcı bir film. Ve gerçekten de çarpılmak için, sporu anlamak gerekmiyor…
Yalnız olduğunu düşünen, ama bunun uzun sürmeyeceğini bilen bir adam. Bir gün Kaliforniya'nın yeşillikleri uğruna Arizona'daki evini terk edip gitti, geri dön çağrılarına da kulak vermiyor.
Tüm yazıları (1579)





Yorum Yap