Beden Bir Kabuk Mudur? Ghost in the Shell’den The Fly’a Bedensel Anlam Arayışları
İzninizle; dünyanın en bariz, en ham tespitiyle başlamak istiyorum bu yazıya: Bizler bedenli varlıklarız! Yan yana çok doğru dizildiği için aklımızı tutkun eden kelimeler de, yüksek kürsülerden ateşimizi kabartan politika da, ifade savaşımını olduğundan üstün hale getiren müzikler de günümüzün bir kısmına; fayanslarla kaplı musluklu odaların ambargo koymasını engelleyemiyor. Uyuyor, uyanıyor, acıkıp bir şeyler yiyor, tuvalete koşuyor, üşüyor- sıcaklıyor, üzerimize sular dökünüyor ve birilerine veya bir şeylere dokunma ihtiyacı hissediyoruz. Ölünceye değin içinden çıkamayacağımız bir döngüde, ilgi talep eden bir bedenle rutinlerin ağında tutsağız.
Benim bu gerçekle bir sorunum da yok aslında. Somutlaştırılmak konforlu bile sayılır; sarılmak sevginin teminatı, üzülmek gözlerdeki yaşla tescilliyken hayatı algılamak daha kolay değil de ne? Hem durduk yere hayalete dönüşüp rüzgarı yüzümde hissedememek, yazık bir kader olurdu. Yine de bu kamu malı gerçeğe rağmen, bedenimizin üzerimizdeki büyük tahakkümünün pek o denli farkında değilmişiz gibi geliyor bana. Salt içimizdeki hormon panayırından ya da beyin kimyamızın psikolojimize tasladığı patronluktan da bahsetmiyorum.
Neticede fikirlerimiz; zafere aç bir mızrak gibi atılsa da medeniyete, onu bize ulaştıran yolları yapan kollarımızın gücü. Kağıda ilişmeye meraklı kelimelerin yuvası olsa da zihin; onu vücuda getiren parmaklarımızın gayreti. Film kareleri göz kapaklarının ardındaki gizli dehlizlerde oynamaya başlasa da ilkin; onu perdesine ulaştıran konuşan, dans eden, koşturan ve öylece de duran insan bedenleri.
E madem durum budur camiamız da geektir, birtakım spoilerlar eşliğinde, olmak ya da olmamak meselesinden aşıp bedenimiz bizim neyimiz olur sorusunu filmlerle ziyaret edelim o halde. Örneğin yönetmeni Mamoru Oshii ve arkasındaki muazzam ekibin vizyonuyla, yapıldığı 1995 senesinden beri, bilim kurgu camiasının aklını başından sanal ağlara kaçıran Ghost ın the Shell anime filmi, konunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Ghost In The Shell

Ulusal Kamu Güvenliği 9. Bölüm’de, cyborg bir bedende suçluların peşine düşen binbaşı Motoko Kusanagi için hayatı pahasına giriştiği, kritik bir sorgulama bedeninin ne ifade ettiği. Tamamen mekanik aksamların ortasında korunan bir beyin ve bazı kas yapılarından ibaretken organiğe dair kalanlar içinde, böyle olmaması da zor. Göz kırpmak, beden sıvıları, karnının guruldaması veya birinden hoşlandığı için kalbinin hızlı atması diye bir şey yok onun için. Vardıysa da beyninde gölgeleri ancak seçilebilen çocukluk anılarında kilitli yalnızca. Hatta şüpheleri doğruysa onlar bile, birilerinin oraya koyduğu, uydurulmuş masallar olabilir.
Yani bilim ve teknolojinin gözünü diktiği üstün insan olma güzergahında, insanlığından vazgeçilmiş bir birey Motoko Kusanagi. Aslında çoktan ayrıştığı bir türün tabutu gibi taşıyor bedenini. Ölümlülüğünden kalma alışkanlıkla o kadim soruyu, ben dediğim şey nedir ve nerededir sorusunu soruyor zihnindeki karanlığa. Cevabını bulamıyor ama özenle koruduğu iradesi ve Kukla Ustası’yla birleşirken yükselen bilinciyle, baştan oluşturuyor. Kolay incinebilir etin yerini insan bakımına muhtaç zırhların almasının, bizi hangi varoluşsal krizlere çattıracağını merak etmeyi ise bize bırakıyor.

Bu denli sibernetik ve felsefik olmasa da batı yakası kahramanlarında da oldukça yaygın bir tema, bedenin sıradan normlardan uzaklaşması sonrasında kişioğluna olanlar. Mesela Doktor Manhattan da maruz kaldığı deneyde tanrısal skalada güçler kazanınca, ölümlülerle arasındaki bağın günden güne iplik attığına şahit oluyordu. Beden ortadan kalkınca, geriye kalanın insan olduğunu iddia etmek zor anlaşılan.
The Substance
Öte yandan otuz yılı devirmiş bir klasiğin yanında 2024 yılından, henüz taptaze bir cüretimi ortaya koydum işi The Substance. Yazarı ve yönetmeni Coralie Fargeat’nin üzerine çektiği dikkat, body horror türüyle düet yapabilecek en nazik konuya: Yaşlanmamıza. Aynadan bize bakan yüzeyin yıl be yıl değişmesine.

Demii Moore’un ve Margaret Qualley’nin yıldızlaştığı filmde, orta yaşlarına gelen Elisabeth Sparkle, bir zamanlar alkışlarla kucaklandığı medya sektöründe lüzumsuz bir görsellik kaybı artık. Derisinde oluşmaya başlayan çizgilere ve sarkmalara ne sektörün ne de onun acıması var. Çaresini, -tam anlamıyla- iliğinden kemiğinden yeni bir gençlik yaratmak umuduyla, merdiven altı bir üründe arıyor o da. Enjekte ettiği ilaçla omurgasından fışkıran genç klonu Sue sayesinde, bir süreliğine başardığını da sanıyor. Ancak ilaç tanıtımında defalarca söylendiği gibi, ikisi aynı kişi mi hala?
Zaman zaman izlemesi zor The Substance’ı. Hem görsel dilinin zorlayıcılığı bunda etken hem de kadın bedeninin; özellikle de paranın odağındaysa, nasıl bir değer otopsisine maruz bırakıldığını göstermesi. Günün sonunda ise cinsiyetten bağımsız, izleyenlerinin kendini beğenmeme ve yaşlanmayla ilgili korkularını kurcaladığını düşünüyorum bol bol.
Çünkü kendi bedeninde rahat olmamanın, bir bahar gününü oturma odası koltuğuna hapsetmek kadar bunaltıcı olduğunu bence hepimiz biliriz. Çünkü gençlik yılları yaşlılığa teslim olurken, içinden geçilecek çatışmalar kimseye yabancı değil.

İster istemez bedenimizin değişimi, girmesi için yeni kalıplar dikecek ruha. 2017 yapımı Logan filminde, bu dramatik değişimin yol açtığı sonuçlar olgunlaşma ve başa çıkma çabasına yaslanarak işleniyordu mesela. Patrick Stewart’ın canlandırdığı Charles Xavier, yaşlanmaya bağlı demans yaşarken, güçlerini ömrünce koruduğu değerlerin kıyametine çeviriyor; Hugh Jackman’ın Wolverine olmayı bırakmış Logan’ı ise Adamantium zehirlenmesi yaşadığı için gitgide iyileşme gücünden oluyordu. Bu iki yol ortağı, ilk defa bedenlerine konulmuş biyolojik tuzaklarla yüzleşiyorlardı. Xavier farkındalıkla bağını yitirirken Logan, yaralarını metanetle sarmaya çalışıyordu.
Substance’da ise Elisabeth’in değişimle başa çıkma biçimi ilkel arzularımız kadar vahşi ve dürtüsel. Pamuk prensesi öldürmeye niyet eden üvey anne o. Hoş, bu masalda pamuk prenses gaddarlıkta onu geçebilir. Sonuçta ikisi de komplekslerinin büyüklüğünden önlerini göremiyorlar. Hayattan alınan gerçek zevklerse, giriştikleri sanrısal kavgada eriyip gidiyor.
Ek olarak banyo sahnesinde, doğumun tuhaflığının ve ne kadar acıtıcı bir deneyimle dünyaya geldiğimizin yüzleşmesini de yaşıyoruz. Dile kolay, bir beden bir başka bedeni ürettiği için türümüz hala buralarda. Ve çoğu zaman doğum izleri, Elisabeth’in omurgasındaki dikişler kadar kalıcı. Kısacası bedenimizden ruhumuza bırakılan darbelerin birbiriyle hesaplaşmasında geçen bir anlatı Substance.
Annihilation

Sözlüklere bakınca ortada iz bırakmayan bir yok oluşu tanımlayan, fizikteyse maddenin karşı maddesiyle çarpışıp saf bir enerjiye dönüşümü demek olan Annihilaton ise, Alex Garland’ın vizyonundan çıkan bir iş. Uyarlandığı Jeff VanderMeer’ın kitabından farklı bir durağı var 2018 bilim kurgusunun.
Natalie Portman’ın canlandırdığı Lena karakterinin ve beraberindekilerin, uzaydan gelen parlak ışıklarla yıkanan X bölgesine keşfe gidişlerini görüyoruz filmin ilk yarısında. Sona varıldığındaysa başkarakterimiz, başlangıçtakiyle aynı kişi olup olmadığını sorgularken buluyor kendini. İçinde, organlarına varıncaya değin her şeyi değiştiyse, buna nasıl bir cevap verebilir? Peki ya, bu göreve hiç çıkmasaydı aynı mı kalacaktı? Filmin özünde, hücrelerimize ne denli yapışık bir şey olduğu tanımlanıyor değişimin.
Çünkü gerçekten de atom altı parçacıklarımızda bile sabitlik yok. Bir nehir misali dünyayla çarpışıyor, eski elektron ve nötronlarımızdan da soyunuyoruz yeri geldikçe. Bunun sonucunda sürekli çoğalan kanser hücreleri kadar çok ve çabuk devrediyoruz kimliğimizi, bir başkası olmaya. Bebeklikten ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe geçişte ben tamamen aynı kaldım, bir gram değişmedim diyebilen çıkar mı mesela? Tüketilen her salisede, bedenimizde yepyeni kozalar örülmüyor mu, yeri gelince çatlatıp çıkmamız için?
Lena ve arkadaşları da içlerinde ve dışlarında mutasyon geçiriyorlar, deniz fenerine doğru attıkları her adımda. Bacaklarıyla aşmaya karar verdikleri yol, onlara önce hücre sonra zihin bazında Theseus’un gemisi gibi muamele ediyor. Tıpkı hayat yolculuğumuzun bize yaptığı gibi. Yoldakilerle öylesine özdeşleşebiliyoruz ki, bir zamanlar olduğumuz şeyin parçalarından geriye iz bile kalmıyor bazen.
The Fly

Bedenimizin ne olduğumuzu belirlerken zihnimizden bir adım öne çıktığı savında, el güçlendiren bir başka body horror filmimizse 1986 yapımı The Fly. Bu filmin de aslında 1958’de çekilen bir öncülü var. Ama bir erkek ve sineğin oluşturduğu yeni bir canlıya, ‘Brundlesineğine’ attığı bakış çok daha işçilikli David Cronenberg’in. Jeff Goldblum’un ve Geena Davis’in başrollerini paylaştığı filmde, ışınlanmayı keşfeden Seth Brundle’ın bir sinekle olan yakışıksız birleşmesini izliyoruz. Ve fizyolojimizdeki kritik değişimlerin, psikolojimizde başlattığı işgalle yüzleşiyoruz sahne sahne. The Substance’a izlemesi zor dediğim yerde The Fly’ı hangi ölçüye koysam bilemiyorum.
Süper kahramanların çoğuna da gücünü veren gen aktarımı, geekliğe oldukça aşina sular. Sıklıkla tuzağına yakalandığımız bir konu çünkü bize üstün gelen canlı özelliklerini kapmak. Kuşların kanatları, çitaların bacakları ya da toplantı masalarında bukalemunların derisi özenilesi. Ama işte, başka bir forma bürünmenin ve bildiklerine yabancılaşmanın, o kadar da hoş olmayabileceğini atlıyoruz sıklıkla. Brundle sinekleşir ve insani parçalarını tek tek kaybederken, bu çıplak gerçekle baş başa bırakıyor bizi. Hoş, bu işlerin zor olduğunu, The Thing yıllarca söylemeye çalıştı gerçi.
Seth Brundle’ın hali, mutantların veya süper insanların farklılık psikolojisinden ve toplumun yargılamalarından geçerken yaşadıklarının özeti olarak, karanlık ama geek bir yerden okunabilir. Veya gerçekçi tonu arttırmak istersek, cüzzam gibi tarihin derin çukurlarında kalmasını umduğum hastalıkların etkisini de görebiliriz onun sararıp düşen çehresinde. Hatta Çernobilvari nükleer felaketler sonrası, radyasyondan tükenen bedenleri hatırlattığı için yüreklerimizi burkadabilir. Son ve soyut bir katman olarak, zaaflarına kapılıp yok olan insanın hazin sonunu da çıkarsayabiliriz. Görüldüğü üzere, bedenimizle kurduğumuz anlam bağını dört bir yana çekiştirmek mümkün.

Aklımın köşesindeki sinsi bir düşünce izi, ekrandan gözlerime akın eden pikselli anlatımın ortasında dahi, bedenimizin ne kadar ufak tefek ve cılız göründüğünü seslenir bazen. Dünyanın devasalığı karşısında figüran oluşumuzu yüzüme vurur, odadaki tüm oyuncular yok olsa o an; odanın bundan hiç etkilenmeden var olmaya devam edeceğini fısıldar bana. Farkındalık ürpertili bir hisle sarar içimi. Bedeni aşmak için zihnimizin yaptıklarını düşünmeye çalışırım hemen. Uykusuna sadık rüyalar gibi yatağının içinde duran bedene karşın; zihin uçar kaçar, davet edilmediği kapılardan geçmeyi sever ne de olsa.
Ancak son zamanlarda buna pek gerek olmadığını düşünmeye başladım. Çünkü ne bir oda ne de bir gezegen sözlerimizi de umursamayacak ki. Odalardaki koltuklar ilgilenilmediği, çatı kirişleri tamir edilmediği için dökülmeye başlayacaklar anca.
Laf lafı epey açmışken de soralım. Size de sataştığı oluyor mu bu türlü düşüncelerin? Veya var mı, bu da benden olsun dediğiniz film önerileri?
Alternatif evreninde voleybolcu olamayan versiyon. Düşünce satıcısı, hikaye koleksiyoncusu. Bence dünyanın hayallere, hayallerin kelimelere ihtiyacı var.
Tüm yazıları (57)
Yorum Yap