İçeriğe geç
Kültür 25 dk okuma

İthaki İmzasıyla Raflara Dönen KIYAMET POLİSİ’nin ÖN OKUMASINA Buyurmaz Mısınız?

M. Halit Koçak
İthaki İmzasıyla Raflara Dönen KIYAMET POLİSİ'nin ÖN OKUMASINA Buyurmaz Mısınız?

Son güncelleme: 18 Mayıs 2023

Yeni bir kitaba başlarken kafamızda pek çok soru oluyor: Kapaktaki isim anlattığına uyuyor mu, vaat ettiğini veriyor mu, çevirisi iyi yapılmış mı, yazarın dilinden anlıyor muyum? İnternet çağına yetişen insanlar olarak şanslıyız ki bu tür sorularımızı, pek çok farkı platorm üzerinden bizim için cevaplayan birçok insan oluyor. İnsanlar, bu platformlar aracılığıyla bizlere okudukları ve bizim de ilgimizi çeken o kitapla ilgili yorumlarını yapıyorlar ve böylece biz de tüketmeye heveslendiğimiz eserle ilgili bir ön bilgi sahibi olmuş oluyoruz. Peki, yetiyor mu? Tamamen tanımadığımız kişilerin kendi edebi zevklerine ve ilgi alanlarına göre değişen bu yorumlar, hepsi kendi cinsinin bir özgün üyesi olan insanlar için kapsayıcı mı? Bizce değil ve bu yüzden de Geekyapar ailesi olarak çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü genel olarak konuşmak gerekirse, edebî eser deyince belirli zevklerimiz var ve bu belirli zevklere hitap eden eserleri birlikte değerlendirebileceğimiz bir de yayınevi işbirliğimiz var. İthaki’nin eşsiz katkıları, geek okuyucunun zevkiyle birleşiyor ve size, ilginizi çekebilecek yahut gözünüze çarpan ama zamanınıza değeceğinden çok da emin olamadığınız eserlerle ilgili bir ön okuma sunmuş oluyoruz.

kiyamet-polisi-as(pp_w1200_h947)

Yakın zamanda İthaki Yayınları’nın seriyi devralmasının ardından raflardaki yerini alacak olan Kıyamet Polisi, bunlardan biri. Daha fazla uzatmadan sizleri, bilim-kurgu ile polisiyeyi birleştiren bu eserin ön okumasına davet ediyoruz.


KIYAMET POLİSİ

BİRİNCİ KISIM

İntihar Şehri

20 Mart, Salı

Sağ Açıklık 19 02 54.4 Dik Açıklık -34 11 39 Uzanım 78.0

Delta 3.195 Astro-birim

1.

Sigortacıya bakıyorum, o da bana, modası geçmiş kemik çerçeveli gözlüğünün arkasındaki soğuk gri gözleriyle bakıyor; içimde berbat ama heyecanlı bir his var, vay be gördüklerim gerçek ve ben buna hazır olduğumdan emin değilim, hem de hiç.

Gözlerimi kısıp tekrar adama odaklanıyor ve daha yakından bakabilmek  için  ağırlığımı  verdiğim  ayağımı  değiştiriyorum. Gözler, gözlük, ince çene, hafiften açılmaya başlamış alın ve çenenin altında düğümlü ince siyah kemer.

Bu gerçek. Öyle mi? Bilmiyorum.

Derin bir nefes alıyorum, dikkatimi toplamaya zorluyorum kendimi, ceset dışında bir şey dikkatimi çekmemeli, kirli zemini görmemeli, tavandaki ucuz hoparlörlerden yayılan beş para etmez lokanta müziğini duymamalıyım.

Koku mahvediyor beni; kullanılmış kızartma yağıyla sıvanmış at ahırı gibi berbat, boğucu bir koku. Dünyada hâlâ doğru düzgün yürütülen birçok iş var ama gece gündüz açık bir fast food restoranındaki tuvaletlerin gece temizliği o işlerden değil. Durum şöyle: Sigortacı düşüp tuvalet taşıyla bölmenin donuk yeşil renkli duvarı arasına sıkışmış, saatlerce bu durumda kalmış. Ta ki polis memuru Michelson rastlantı eseri tuvalete girip de onu görünceye kadar.

Michelson vakayı 10-54S koduyla yani intihar olarak bildirmiş, zaten öyle de görünüyor. Son aylarda öğrendiğim, daha doğrusu öğrendiğimiz bir şey varsa o da insanların kendilerini filmlerdeki gibi tavandaki kirişe ya da lambaya asıp intihar etmedikleridir. Ölmekte kararlıysalar –ki son zamanlarda hepsi kararlı– kendilerini kapı tokmağına, portmantoya ya da sigortacı adamın yaptığı gibi engelli tuvaletinin tutamağı olan bir yatay boruya asıyorlar. Sonra da eğilip ağırlıklarını aşağı veriyorlar sadece, düğüm gittikçe sıkışıyor, soluk borusu tıkanıyor.

Biraz daha öne eğiliyor, çömeldiğim yerde sırtımı düzleştiriyorum, düşüp etrafa parmak izlerimi bırakmamak için alanı sigortacıyla daha uygun şekilde paylaşmanın yolunu bulmam lazım. Dedektif olarak çalıştığım son üç buçuk ayda dokuz intihar vakası gördüm ama hâlâ soluk borusunun tıkanması yoluyla ölen birinin yüzünün aldığı hale alışabilmiş değilim: dehşetle açılmış gibi ileri fırlayan, ince örümcek ağlarına benzer şekilde kanlanan gözler, dışarı çıkıp yana kayan dil, şişmiş ve kenarları morarmış dudaklar.

Gözlerimi kapatıyor, ellerimle ovuşturuyor, sonra tekrar bakıp adamın hayattayken neye benzediğini tahmin etmeye çalışıyorum. Yakışıklı değilmiş; bunu hemen anlamak mümkün. Yüzü dolgun ve orantısız: çene fazla küçük, burun fazla iri; şişe dibi camlı gözlüğün arkasındaki gözler ise boncuk gibi.

Anlaşıldığı kadarıyla sigortacı uzun siyah bir kemerle intihar etmiş. Kemerin bir ucunu tutamağa bağlayıp ötekine de cellat düğümü atmış.

“Evlat, baksana bir. Kim bu arkadaş?”

“Peter Anthony Zell,” diyorum sessizce, başımı hafifçe arkaya çevirip Dotseth’e bakıyorum, adam tuvaletin kapısını açmış sırıtarak tepemde dikiliyor. Elinde dumanı tüten bir bardak McDonalds kahvesi var, boynunda ekose desenli şık bir fular.

“Beyaz bir erkek. Otuz sekiz yaşında. Sigortacı.”

“Dur tahmin edeyim,” diyor Dotseth. “Köpek balığı tarafından parçalanmış. Yok, yok, dur: İntihar. İntihar mı?”

“Öyle sanırım.”

“Afalladım  yahu!  Şoke  oldum!”  Denny  Dotseth,  başsavcı yardımcısı. Ablak yüzünde neşeli bir ifade olan kır saçlı bir eski kurttur. “Affedersin Hank. Sen de kahve ister miydin?”

“Hayır, efendim, teşekkür ederim.”

Kurbanın  arka  cebinden  çıkan  siyah  suni  deri  cüzdandan öğrendiklerimi Dotseth’e anlatıyorum. Zell, ofisleri Eagle Meydanı’nı gören Water West Binası olan Merrimack Hayat ve Yangın Sigortaları’nda çalışıyormuş. Kullanılmış sinema bilet- lerine bakılırsa ergen maceralarından hoşlanıyormuş: Yüzüklerin Efendisi filmlerinin yeniden gösterimi, bilimkurgu dizisi Uzaktaki Soluk Işık’ın iki bölümü ve Hooksett’teki IMAX’te DC, Marvel’a karşı gösterimi. Cüzdanda ailesiyle ilgili bir ipucu veya herhangi bir fotoğraf yok ama beşlik ve onluklardan oluşan sek- sen beş dolar bulundu. Bir de sürücü ehliyeti var, adres de hemen bu şehirde: Matthew Caddesi, No:14, Güney Concord.

“Aaa, tamam. Oraları bilirim. O caddede küçük, sevimli evler vardır. Rolly Lewis’in de yeri orada.”

“Dövülmüş de.” “Kim? Rolly mi?”

“Hayır, maktül. Bak.” Sigortacıya dönüp o şekilsiz yüzünde, sağ yanağının üstündeki çürükleri işaret ediyorum. “Biri adamı fena benzetmiş.”

“Evet. Kesinlikle öyle.”

Dotseth esneyip kahvesini yudumluyor. Önceleri, bir ceset bulunduğunda New Hampshire yasaları uyarınca, başsavcılıktan birinin çağırılması bir zorunluluktu; böylece, bir cinayet davası açılacak olursa savcılık olayın başından itibaren işin içinde bulunabiliyordu. Ancak ocak ayı ortalarında, bu yasal zorunluluk eyalet meclisi tarafından içinde bulunulan olağanüstü koşullar- da, son derece gereksiz bulunarak kaldırıldı. Dotseth ile meslektaşları ise, hiç de cinayet mahalline benzemeyen cinayet mahallerinde karga gibi gaklamak üzere, hâlâ eyaletin her yanına koşturup duruyor. Artık, 10-54S vakalarına başsavcı yardımcısını çağırıp çağırmamak soruşturmayı yapan polis memuruna kalmış bir şey. Ben genelde arar, çağırırım.

“Başka ne haberler var delikanlı?” diye soruyor Dotseth. “ Az da olsa hâlâ tenis oynuyor musun?”

“Ben tenis oynamam efendim,” diyorum gözlerimi maktülden ayırmadan.

“Öyle mi? Kimdi o tenis oynayan?”

Çeneme parmağımı dayayıp düşünüyorum. Zell kısa boylu biri, en fazla 1.65 filan boyundadır ve şişe gibi göbekli. Vay be, diye düşünüyorum hâlâ; çünkü bu cesette, bu ölüde, bu özel intihar vakasında bir gariplik var ve bunun ne olduğunu çözmeye çalışıyorum.

“Telefonu yok,” diye mırıldanıyorum. “Ne?”

“Cüzdanı, anahtarları burada ama cep telefonu yok.”

Dotseth omuz silkiyor. “İddiaya girerim ki atmıştır. Beth de geçenlerde kendi telefonunu attı. Çünkü telefonların çalışması artık şansa kalmış. Beth de en iyisi o lanet şeyden kurtulmak diye düşündü.”

Başımı yukarı aşağı sallıyor, “Tabii, tabii,” diye mırıldanıyorum Zell’e bakarak. “Not da yok.” “Ne?”

“İntihar notu yok.”

“Öyle mi?” diyor, tekrar omuz silkiyor. “Belki bir arkadaşı bulur. Belki de patronu bulur.” Gülümseyerek kahvesini yudumluyor. “Böylelerinin hepsi not bırakır. Yine de bu aşamada nota ihtiyaç olduğu söylenemez, değil mi?”

“Evet, efendim,” diyorum elimle bıyığımı sıvazlayarak. “Öyle gerçekten.”

Geçen hafta Katmandu’da güneydoğu Asya’nın çeşitli yerlerinden gelen bin hacı hep birlikte yanmak üzere odun yığınına yürüdü. Hacılar kendilerini ateşe atmadan önce, çevrelerinde halka oluşturan rahipler dini şarkılar söyledi. Orta Avrupa’da ihtiyarlar Nasıl Yapmalı DVD’leri yayınlıyorlar: Ceplerinizi Taşlarla Nasıl Doldurursunuz, Banyoda Barbitürat Karışımı Nasıl Yapılır. Kansas City, St. Louis, Des Moines gibi Amerikan Orta Batı şehirlerindeyse ateşli silah modası var; intihar edenlerin büyük çoğunluğu ateşli silahla beyinlerini dağıtıyor.

New  Hampshire’ın  Concord  kasabasında  ise  her  nedense kendini asma modası var. Tuvalet bölmelerinde, samanlıklarda, inşaat halindeki bodrumlarda kendilerini asan insanlar. Geçen hafta cuma günü Doğu Concord’da bir mobilya mağazası sahibi bu işi Hollywood tarzı yapmayı deneyip, bornozunun kuşağıyla kendini yağmur oluğuna asmış. Fakat yağmur oluğu yerinden çıkınca adam boruyla birlikte evin sundurmasına düşmüş; hâlâ hayatta ama kollarıyla bacakları kırık.

“Neyse, bir trajedi tabii,” diye, boş bir ifadeyle lafımı tamam-

lıyor Dotseth. “Her biri ayrı bir trajedi.”

Saatine hızla göz atıyor, sıvışmaya hazır. Oysa ben hâlâ çömelmiş vaziyette, kıstığım gözlerimle sigortacının cesedini inceliyorum. Peter Zell dünyadaki son gününde bej rengi, kırışık içinde bir takım elbise ve içine açık mavi gömlek giymeyi tercih etmiş. Çoraplarının eş olduğunu söylenemez; biri koyu kahverengi biri bir ton daha açık kahverengi. İkisi de lastikleri gevşek olduğundan ayak bileklerine doğru inmiş. Boynunda- ki –Dr. Fenton’un daha sonra bağ diye ağlandıracağı– kemer kaliteli bir şey: Parlak siyah deriden, altın tokasında da B ile R harfleri var.

“Dedektif? Orada mısın?” diyor Dotseth. Başımı kaldırıp bakıyor, gözlerimi kırpıyorum. “Söyleyeceğin başka bir şey var mı?”

“Yok efendim. Teşekkür ederim.”

“Önemli değil. Her zamanki gibi bir zevkti, delikanlı.” “Bir şey var ama.”

“Nedir?”

Doğrulup yüzüne bakıyorum. “Diyelim ki, birini öldüreceğim.”

Bir  sessizlik.  Dorseth  bekliyor,  ilgili,  sabrını  abartıyor.

“Pekâlâ.”

“İnsanların durmadan intihar ettiği bir şehirde, öyle bir çağdayız. Her yerde. Burası bir intihar şehri.”

“Peki.”

“Taktik olarak, kurbanımı öldürüp cinayet süsü vermez miyim?”

“Olabilir.”

“Olabilir değil mi?”

“Evet olabilir. Fakat bu yerdekini diyorsan…”

Neşeli bir yüz ifadesiyle parmağını uzatıp yerdeki iki büklüm cesedi gösteriyor. “Bir intihar bu.” Sonra bir göz kırpıp erkekler tuvaletinin kapısını iterek açıyor ve beni Peter Zell ile baş başa bırakıyor.

“Ne diyorsun Sedyeci? Mezbaha aracını mı bekleyelim yoksa cesedi kendimiz mi paketleyelim?”

Polis memuru Michelson’a ters ters bakıyorum. Böyle durumlarda sahte sert adam hallerinden, “mezbaha aracı” ya da “cesedi paketlemek” gibi laflardan hoşlanmam, Ritchie Michel- son da bunu gayet iyi bilir; zaten tam bu yüzden şu anda benimle böyle uğraşıyor. Erkekler tuvaletinin kapısında durmuş cinayet mahallini güya gözetim altında tutuyor, bir yandan da sarı jelatine sarılmış yumurtalı hamburgerini yiyor ve üniformasının gömleğine damlayan soluk sarı yağ aşağı doğru iniyor.

“Hadi ama Michelson. Bir adamın ölümü sözkonusu burada.” “Affedersin Sedyeci.

Bu lakaptan da hoşlanmam, Ritchie bunu da biliyor.

“Dr. Fenton’un bürosundan birinin bir saat içinde buraya gelmesi lazım,” diyorum. Michelson başını sallayarak onaylarken yumruk yaptığı elini ağzına götürüp geğiriyor.

“Bu işi Fenton’un bürosuna mı havale edeceksin?” Kahvaltı olarak yediği hamburgerin jelatin ambalajını buruşturup top ya- pıyor ve çöp kutusuna atıyor.

“Artık  onların  intihar  vakalarıyla  ilgilenmediğini  sanıyordum.”

“Karar dedektife kalmış,” diyorum. “Sanırım bu vakada otopsi yapılması gerekir.” “Öyle mi?” “Evet.”

Aslında umurunda bile değil. Bu arada Trish McConnell ise işini yapıyor. Restoranın öteki ucunda duruyor, kısa boylu, enerjik bir kadın, başındaki devriye kepinin altından siyah atkuyruğu çıkmış. Gazoz makinesinin orada etrafına bir sürü genci toplamış. Defter çıkarılmış, kalem ele alınmış, amirin söylediği gibi notlar alınıyor. Polis memuru McConnell, onu severim bak.

Michelson ise laf olsun diye beni kızdırmak için, “Genel müdürlüğün böyle işleri hızlı bitirmemizi istediğini biliyorsun,” diyor.

“Biliyorum.”

“Toplumun iyiliği, huzuru için filan.” “Evet.”

“Ayrıca dükkân sahibi de tuvaletin kullanıma kapalı olmasından dolayı fıttırmak üzere.”

Michelson başını tezgâhın başında duran kırmızı yüzlü patrona doğru çeviriyor, adam da bize bakıyor, parlak sarı gömlek ve ketçap rengi yelek giyen birinin ters ters bakması insana biraz gülünç geliyor doğrusu. Polisin orada bulunduğu her dakika onun için ticari açıdan bir kayıp; XVI. Madde gereği polise mukavemetten tutuklanmayı göze alabilse bunun hesabını kesin sorardı benden, suratından belli. Patronun yanında fasulye sırığı gibi uzun boylu bir yeniyetme, başındaki tezgâhtar şapkasının içinden gür saçları fışkırmış, sırıtarak bir polise bir de patronuna bakıyor, hangi tarafa kızacağından hâlâ emin değil.

“Ona bir şey olmaz,” diyorum Michelson’a. “Bu vaka geçen yıl olsaydı, sadece erkekler tuvaletini değil bütün dükkânı altı ya da on iki saat boyunca kapatırlardı.”

Michelson omuzlarını silkiyor. “Devir değişti.”

Kaşlarımı çatıp patrona sırtımı dönüyorum. Ne hali varsa görsün. Burası gerçek bir McDonalds bile değil. Artık gerçeği kalmadı zaten. Şirket geçen ağustosta piyasalarda yaşanan ve yüz binlerce cafcaflı vitrini bomboş bırakan panik sırasında üç haftada değerinin yüzde doksan dördü eriyince kapandı. Bunların çoğu, Concord’un ana caddesi üzerindeki şu içinde bulunduğumuz dükkân gibi giderek “korsan” dükkânlara dönüştü: Karşımda duran bu patron gibi yerel girişimciler tarafından sahiplenildiler, isim hakkı bile ödemeden abur cubur ve hazır yiyecek satarak güzel para kazandılar.

Artık ne gerçek 7-Eleven ne de Dunkin Donut dükkânı var. Panera dükkânları hâlâ var ama bu zincirin sahibi olan çift, an- lamlı bir ruhsal deneyim yaşayınca dükkânlarına eleman olarak bu yeni “dindaşlarını” doldurdular. Yani İsa’nın Müjdelerini din- lemek gibi bir niyetiniz yoksa bu dükkânlara gitmeye değmez.

McConnell’ı bir el işaretiyle yanıma çağırıp Michelson’la ikisine bu olayı şüpheli ölüm olarak soruşturacağımızı söylüyorum ve Ritchie’nin kaşlarını alaycı biçimde kaldırmasını fark etmemiş gibi yapıyorum. McConnell ise büyük bir ciddiyetle başını yukarı aşağı sallayıp not defterinin temiz bir sayfasını açıyor. Cinayet bürosu memurları olarak bu ikisine son emirleri bildiriyorum: McConnell ifadeleri tamamlayacak, sonra da gidip kurbanın ailesine  bilgi  verecek.  Michelson  burada  kapıda  bekleyecek, Fenton’un bürosundan birileri gelip de cesedi alana kadar olay mahalline kimseyi yaklaştırmayacak.

“Tamam,” diyor McConnell defterini kapatarak. “Çalışmaktan iyidir,” diyor Michelson da.

“Hadi ama Ritchie,” diyorum. “Bir adamın ölümü sözkonusu burada.”

“Evet Sedyeci,” diyor, “Bunu daha önce de demiştin.”

Mesai arkadaşlarımı başımı eğerek selamlıyor ve yanlarından ayrılıyorum, tam otopark tarafındaki kapının koluna elimi uzatmışken bir an duraksıyorum. Bir kadın telaşla otoparktan bulunduğum yere doğru geliyor, Başında kırmızı bir kışlık şapka var ama mantosu yok, kar aralıksız yağmasına rağmen şemsiye de taşımıyor, sanki buraya gelmek için sokağa çok acele çıkmış gibi, ayağındaki ince ayakkabılarsa otoparkın ıslak zemininde sık sık kayıyor. Derken beni görüyor, ona baktığımı fark ediyor, polis olduğumu anladığı o ânı yakalıyorum, alnı endişeyle kırışıyor ve topuklarının üzerinde dönerek uzaklaşıyor.

Bizim birime ait Chevrolet Impala’yla McDonald’s’tan uzağa, State Caddesi boyunca kuzeye doğru ilerliyorum, yarım santim kalınlığında buz kaplı yolda arabayı dikkatle kullanıyorum. Ara sokaklar ön camlarına karın biriktiği, park edilip terk edilmiş arabalarla dolu. Kırmızı tuğladan, geniş pencereli güzel bir bina olan Güzel Sanatlar Merkezini geçiyorum. Yolun karşısına açı- lan kahveye bir göz atıyorum. İçerisi tıklım tıklım dolu. Nalbur Collier’in dışında müşteri kuyruğu yılan gibi uzamış. Demek ki yeni mallar –ampul, kürek, çivi– gelmiş. Bir yeniyetme merdive- nin tepesine çıkmış, elindeki keçeli siyah kalemle karton tabeladaki fiyatları değiştiriyor.

Kırk sekiz saat, diye düşünüyorum. Çözülebilen cinayet vakalarının çoğu ilk kırk sekiz saatte çözülür.

Yolda benimkinden başka araba yok, ben geçerken yayalar başlarını kaldırıp bana bakıyorlar. Serserinin biri emlak alım satım ve broker’lık şirketi White Peak’in tahta çakılarak kapatılmış kapısında durmuş vakit öldürüyor. Ergenlerden oluşan bir grup bir yandan bir cigaralığı elden ele geçirerek tüttürüyor, bir yandan da ATM önünde volta atıyorlar, içlerinden pis keçi sakallı olan bir tanesi soğukta güçlükle nefes alıp veriyor.

State ile Blake Caddesi’nin birleştiği köşede iki katlı, eskiden bir büro binası olan yerin vitrinine bir metrelik harflerle YALAN DOLAN HERŞEY YALAN yazılmış.

Ritchie Michelson’la uğraşmasaydım keşke. Devriye polislerinin yaşamı ben bu işe başladığımdan beri iyice zorlaştı, şu on dört hafta da hiç kolay geçmedi kesinlikle. Evet, polisler işsiz kalmıyorlar ve ülkenin geri kalanına göre daha iyi para kazanıyorlar. Evet, Concord’daki suç oranı birçok kategoride birkaç istisna hariç, geçen yıldan bu yana, aylık bazda o kadar da yükselmedi; Sosyal Güvenlik Yasası gereği, artık ABD’de her türden ateşli silah ticareti, alımı ve satımı yasak zaten, tabii New Hampshire eyaletinde uygulanması zor, katı bir yasa bu.

Yine de insan, sokaklarda, her an herkesin gözleri önünde şiddet içeren bir olay çıkacakmış gibi hissediyor ve bu şiddet potansiyeli, savaştaki askerlere olduğu gibi aktif görevdeki bir devriye polisine de yavaşça ama ciddi ölçüde zarar veriyor. Yani Ritchie Michelson’ın yerinde olsam, ben de biraz yorgun, biraz bıkkın, arada sırada da ters şakalar yapmaya eğilimli biri olurdum.

Warren Caddesi’ndeki trafik ışığı çalışıyor ama ben her ne kadar polis olsam da, hatta köşede başka araba görünmese de duruyorum, gözlerim ön camda, parmaklarımla direksiyonda ritim tutarak ve şu mantosuz sokağa çıkmış acelesi olan kadını düşünerek, yeşil ışığın yanmasını bekliyorum.

“Haberi herkes duydu mu?” diye soruyor şamatacı ve şişko Dedektif McGully ellerini megafon gibi yaparak. “Tarihi biliyoruz.”

“Tarihi biliyoruz da ne demek?” diye soruyor Dedektif Andreas sandalyesinden fırlayarak. “Zaten bilmiyor muyduk?” Bu sırada şaşkınlıkla McGully’ye bakıyordu. “Zaten biliyorduk. Lanet tarihi bilmeyen mi kaldı.”

Herkesin bildiği 3 Ekim tarihine altı ay ve on bir gün var. O tarihte altı buçuk kilometre çaplı bir karbon ve silikat küresi dünyayla çarpışacak.

“Dev   topun   çarpacağı   tarihten   bahsetmiyorum,”   diyor McGully, Concord Monitor gazetesini havada sallayarak. “Üstün zekâlıların dev topun dünyanın neresine çarpacağını açıklayacakları tarih.”

Dedektif Culverson masasından kalkmadan, “Evet, gördüm,” diyerek başını sallıyor. Onun da elinde kendi gazetesi var: New York Times. “9 Nisan galiba.”

Benim masam odanın öteki tarafında, çöp kutusuyla küçük buzdolabının yanında. Önüme defterimi açmış cinayet mahallinde tuttuğum notları gözden geçiriyorum. Mavi kapaklı, üniversite öğrencilerinin sınav sorularını cevapladıkları türden bir defter. Babam öğretim üyesiydi, öldüğünde tavan arasında bunlardan yirmi beş kutu bulduk. Açık mavi renkli, az yapraklı defterler. Hâlâ bunları kullanıyorum.

“9 Nisan mı? Az kalmış sanki.” Andreas tekrar sandalyesine gömülüp kendi kendine mırıldanarak tekrar ediyor. “Yakınmış sanki.”

McCully gülerken Culverson başını iki yana sallayarak içini çekiyor. Concord polisinin Özel Soruşturma Masası artık bu kadar: Bir odada dört kişi. Geçen yılın ağustosundan bu yana bizim şubeden üç kişi erken emekli oldu, bir kişi ansızın anlaşılmaz şekilde ortadan kayboldu, Dedektif Gordon ev içi şiddet dolayısıyla bir tutuklama yaparken el kemiğini kırdı, bu nedenle sağlık raporu aldı ama bir daha işe dönmedi. Şubedeki bu zayiat devriye polisi Palace’ın yani benim terfim sayesinde sona erdi. Aralık ayı başlarında dedektifliğe yükseldim.

Aslında bizim şube personel açısından talihli sayılır. İki kat aşağıdaki çocuk suçları bölümünde sadece iki polis memuru kaldı. Peterson ile Guerrera. Teknoloji suçları şubesiyse 1 Kasım’dan itibaren kapısına kilit vurdu.

McGully New York Times gazetesini açıp yüksek sesle okuma- ya başlıyor. Ben ise Zell davasını düşünüyor, defterimdeki notlarımı inceliyorum. Cinayet veya boğuşma izi yok // cep telefonu? // İntihar askısı: kemer, sarı toka.

Üstünde “B&R” yazan, süslü, güzel İtalyan derisinden siyah bir kemer.

“Massachusetts   Harvard-Smithsonian   Astrofizik   Merkezi’ndeki gökbilimcilere göre kritik tarih 9 Nisan,” diye Concord Monitor’daki yazıyı okuyor McGully. “Buradaki uzmanlar, sayısız gökbilimci, astrofizikçi ve bu işe kendini adamış amatörler ordusuyla birlikte 2011GV1 olarak bilinen büyük asteroit Maia’nın düzenli ilerleyişini takip ediyor–”

“Tanrım,” diye inliyor Andreas, öfke ve üzüntüyle bir kez daha yerinden fırlayıp McGully’nin masasına gidiyor. Kırklarının başlarında ufak tefek bir adam, bukle bukle siyah ve gür saçlarıyla yüzü bir meleği andırıyor. “Ne olduğunu biliyoruz. Şu yeryüzünde bunu bilmeyen kaldı mı zaten?”

“Sakin ol dostum,” diyor McGully.

“Tekrar tekrar aynı bilgileri vermelerinden bıktım artık. Sanki insanları bezdirmeye çalışıyorlar.”

“Gazete haberleri böyledir işte,” diyor Culverson. “Tamam ama ben bıktım.”

“Her neyse boş ver,” diyor Culverson gülümseyerek. Yetişkin Suçlar’daki tek Afro-Amerikan polis memuru. Hatta bütün Concord polis teşkilatında başka Afrika kökenli Amerikalı yok. Şaka olsun diye ona zaman zaman, “Concord’daki Tek Siyahi Adam” diye takılırlar, tabii teknik olarak doğru değil bu.

“Tamam,   tamam   burayı   atlıyorum,”   diyort   McGully, Andreas’ın omzunu sıvazlayarak. “Bilim insanları… Şey burayı da atlıyorum… Görüş ayrılığı büyük ölçüde giderilmiş… Atla, atla. İşte: Nisan ayında, çarpışmaya beş buçuk ay kala, deklinasyon ve sağ açıklık ölçümleri Maia’nın dünyada tam olarak nereye çarpacağının sadece yirmi beş kilometre yanılma payıyla belirlenebilmesi için yeterli olacak.”

McGully’nin güçlü bariton sesi hafifliyor. Ardından upuzun, alçak sesli bir ıslık koyuveriyor. “Yirmi beş kilometre.”

Bir sessizlik oluyor, radyatörün hafif tıkırtılarından başka bir ses yok. Andreas McGully’nin masasının başında, gözlerini gazeteye dikmiş, ellerini yumruk yapıp beline dayamış duruyor. Culverson ise rahat köşesinde eline bir kalem alıp bir kâğıt parçasına çizgiler çekmeye başlıyor. Mavi defterimi kapayıp başımı arkaya atıyorum ve tavanın tam ortasında bir yuvaya sabitlenmiş ışığın yanındaki bir noktaya gözümü dikiyorum.

McGully gösterişli bir hareketle gazeteyi iterek, “İşin can alıcı noktası bu kadar sayın bayanlar ve bayıltanlar,” diyor o bariton sesiyle yeniden söze girerek. “Sonra da tepkilere falan da girmişler işte.”

“Tepki mi?” diye bağırıyor Andreas, gazeteye doğru ellerini öfkeyle sallıyor. “Nasıl bir tepki?”

“Ne olacak, Kanada Başbakanı ‘Umarım Çin’e çarpar’ der mesela,” diyor McGully gülerek. “Çin Devlet Başkanı da, ‘Dinle beni Kanada, alınma ama biz hiç de öyle düşünmüyoruz’ diye açıklama yapar.”

Andreas nefretle homurdanıyor. Her şeyi izliyorum ama bir yandan da gözümü lambaya dikmiş düşünüyorum. Adamın biri gecenin bir yarısı McDonalds’a girip kendini sakatlar tuvaletinde asıyor. Gece yarısı adamın biri McDonald’s’a girip…

Culverson önündeki kâğıdı ciddiyetle havaya kaldırıyor. X ve Y ekseninde küçük karelere bölünmüş bir dünya diyagramı çizmiş.

“Concord Polis Müdürlüğü resmi asteroit bahisleri,” diyor ifadesiz bir sesle, “başlamıştır.”

Culverson’ı severim. Hâlâ gerçek bir dedektif gibi giyinmesi hoşuma gidiyor. Bugün üç parçalı bir takım elbise giymiş, metalik pırıltılı bir kravat ve onunla uyumlu bir cep mendili takmış. Oysa artık pek çok kişi kendini rahat hissettiği kıyafetler giyiyor. Örneğin Andreas’ın üzerinde uzun kollu bir tişörtle bir kot pantolon var. McGully ise Washington Redskin takımının armasını taşıyan bir eşofman giymiş.

“Madem öleceğiz,” diyor Culverson, “devriye polisi kardeşlerimizden birkaç dolar kazanalım da öyle ölelim.”

“Tamam da,” diyor Andreas etrafına kuşkuyla göz atarak, “Nasıl tahmin edeceğiz ki?”

“Tahmin mi?” diyor Culverson, Andreas’a katlanmış Monitor gazetesiyle vurarak. “Parayı nasıl alacağız onu düşünsene sersem.”

“İlk  tahmini  ben  yapıyorum,”  diyor  Culverson.  “Atlantik Okyanusu’na yuvarlak rakam olsun diye yüz dolar yatırıyorum.”

“Fransa’ya kırk dolar,” diyor McGully cüzdanını karıştırarak. “O hainler bunu hak etti.”

Culverson haritasını getirip masama bırakıyor. “Ya sen, Ichabod Crane?* Ne diyorsun?”

“Şey,” diyorum ölen adamın gözünün hemen altındaki morlukları düşünerek. Biri Peter Zell’in yüzüne yakın geçmişte ama fazla da yakın olmayan bir zamanda sert bir yumruk atmış olmalı. Belki iki ya da üç hafta önce… Bunun doğru cevabını Dr. Fenton verecek.

Culverson kaşlarını kaldırmış bekliyor. “Dedektif Palace?” “Zor soru. Hop, beyler, kemerlerinizi nereden satın alıyorsunuz?”

“Kemerlerimizi mi?” Andreas hileli bir soru sormuşum gibi önce göbeğine, sonra bana bakıyor. “Ben askı takıyorum.”

“Humphrey   diye   bir    dükkândan,”  diyor   Culverson. “Manchester’da.”

“Benimkileri Angela alır,” diyor McGully, spor sayfasını açıp arkasına yaslanıyor ve ayaklarını yükseğe kaldırıyor. “Ne diye bunları soruyorsun Palace?”

“Şu vaka üzerinde çalışıyorum,” diyorum Hepsi birden dönüp bana bakıyorlar. “Bu sabah McDonalds’da bulduğumuz ceset var ya hani.”

“Kendini asmamış mıydı o,” diyor McGully. “Şimdilik şüpheli ölüm olarak sınıflandırdık.”

“Biz mi?” diyor Culverson bana düşünceli bir ifadeyle gülümseyerek. Andreas hâlâ McGully’nin masasında, bir elini alnına dayamış gazetenin ön sayfasına bakıyor.

“Vakada boğulma aracı olarak siyah bir kemer kullanılmış. Şık bir şey. Tokasında B&R yazıyor.”

“Belknap & Rose,” diyor Culverson. “Bir dakika. Sen bunu cinayet olarak mı aldın? Herkese açık bir yerde cinayet işlendiğini mi düşünüyorsun?”

“Haklısın Belknap & Rose,” diyorum. “Bakın maktülün üzerindeki giysiler hiç de özel şeyler değil: bej rengi sıradan bir takım elbise, ütüsüz; eski bir takım elbise gömleği, koltuk altları lekeli; birbirinin eşi olmayan çoraplar. Ayrıca bir de kemeri var, ucuz cinsten kahverengi bir kemer. Ama asıldığı şey: Hakiki deriden, elde dikilmiş bir kemer.”

“Peki,” diyor Culverson. “Demek ki B&R’a gidip intihar etmek için kendine güzel bir kemer satın almış.”

“İşte,” diyerek söze karışıyor McGully sayfayı çevirirken. “Öyle mi gerçekten?” diye sorarak ayağa kalkıyorum. “Yani ben sıradan biri olarak intihar etmeye karar versem, birkaç tane kemerim olsa, neden yirmi dakikalık yola gidip Manchester denen yerdeki lüks bir erkek giyim mağazasından intihar etmek için özel bir kemer satın alayım ki?”

Biraz kamburumu çıkarıp masanın önünde bıyıklarımı sıvazlayarak volta atmaya başlıyorum. “Neden zaten var olana kemerlerimden birini kullanmayayım ki?”

“Kimbilir,” diyor Culverson.

“Daha da önemlisi,” diyor McGully esneyerek, “kimin umurunda?”

“Pekâlâ,” diyerek yerime oturuyor, tekrar mavi defterimi alıyorum. “Olabilir.”

“Uzaylı gibisin Palace. Farkında mısın?” diyor McCully. Çevik bir hareketle gazetesinin spor sayfasını top yapıp kafama atıyor. “Başka bir gezegenden gelmişsin sanki.”


*   Hayalet Süvari’nin ana karakteri.

M. Halit Koçak

Kalabalıkta sesini kaybetmemek için içerik üreten biri. Her ateşin iyi bir hikâyeye ihtiyacı olduğunu düşünür. Film, kitap, dizi, karikatür oyun ve müziğin her türlüsüne ilgisi vardır ama parası yoktur. Onu her yerde "Tavşan" diye çağırabilirsiniz.

Tüm yazıları (703)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.