1837’de, Rudolphe Töpffer’in aklına oldukça zekice bir şey geldi. Kendisi mürekkebini aldı, daktilosunun başına geçti ve oturup dünyanın ilk çizgi romanını hazırlamış oldu. Evet evet, hem çizgi hem roman. Hem de dünyada ilk kez. Yanlış anlamadınız, hem görseller var hem de bir hikâye anlatıyor “Histoire de M. Vieux Bois“. Kutucukların altına yazılmış metinler, resimdeki karakterin hem düşündüğünü hem konuştuğunu hem de maceralara atıldığını gösteriyor. İnanılmaz, değil mi?

Bugünkü çizgi romanlarla alakası yok; ne renkli ne de bizim çizgi romanların tekniğiyle çizilmiş. Boyutu başka, bir sayfadaki ortalama kutucuk sayısı farklı, sayfayı yatay kullanmışlar, konuşma baloncukları yok, pelerinli uçan adamlar bile yok. Tabii bu The Adventures of Obadiah Oldbuck’ın bir çizgi roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Amaç görsel ve eser miktarda metin kullanarak okuyucuya hikâye anlatmak değil mi? Fikrin özgünlüğüne bakın, bir kitapta aşağı yukarı kaç kelime kuruluyor ki? Ancak anlatımından bir şey kaybetmiyor. 1837 demiştim, ilk hareketli resmin ((Roundhay Garden Scene) kaydedilmesinden de elli bir sene önce demek bu. Biri ‘Art arda çizimler kullanarak da eğlence aracı ortaya çıkarabiliriz’ demiş ve henüz bu çizimlerin arka arkaya kaydedilebileceği teknoloji yokmuş bile. Ve bu vizyonun ürünü olarak, bugünün de hikâye anlatıcılığını şekillendiren, bir zamanların propaganda aracını oluşturan, yirminci yüzyıla damgasını vuran yepyeni bir tür doğuyor: Çizgi roman.

the adventures of mr obadiah oldbuck

The Adventures of Obadiah Oldbuck; The Brownies: Their Book’un, sonrasında da The Yellow Kidin önünü açıyor, The Yellow Kid renkli olduğu ve konuşma balonu içerdiği için bize çok daha tanıdık, bildiğimiz çizgi roman formatına yaklaşıyoruz. Sonra ise The Funnies, Mickey Mouse, Funnies on Parade, Tip Top Comics, Popular Comics gibi yayınlar çıkıyor; bunlar, kısa fıkra tadında işler. Bunlara Platin Çağ eserleri de diyorlar.

Ancak asıl olay Detective Comics ile başlıyor. Yazarlar odasında ilk süper kahramanı yaratmaya karar verdiklerinde popüler kültürü ve hatta tarihi kökten değiştirecek bir şey yapmış oluyorlar. Bizim bildiğimiz, sevdiğimiz ve kültürümüze yapıştırdığımız o kahramanlar ortaya çıkıyor. 1900 ile 2020 yılı arasında doğmuş her bireyin en az bir kere gördüğü, işittiği karakterler bunlar. Çizgi romanın şaşırtıcı tarafı da bu, herkes biliyor. Herkes tanıyor ve bir asırdan uzun bir süredir hayatımızın göz bebeği.

Her ne kadar DC’nin ilk eserlerinin tonu Superman’den çok başka olsa da, tarihi ileri sarınca bir bakmışız 2013’te Man of Steel vizyona girmiş, Justice League’e sövülmüş, çizgi roman denince akla, garip güçleri olan garip kıyafetli insanlar gelmeye başlamış. Bir şekilde çok uzun süre hayatta kalıyor bu tür. Çünkü evrende anlatacak hikâye çok, evren alabildiğine geniş. Çünkü öyle çok karakterin, öyle çok karakter kombinasyonların var ki bir sürü hikâye çıkıveriyor. Sıkıldığın zaman da bir karakterin geçmişini değiştirebilirsin. Öyle uzun soluklu ki çizgi romanın serüveni, tarihçesini çağlara ayırma gereği duymuşlar.

Çizgi romanın Altın Çağı, yani Superman’in doğuş vakti, aslında 1930’larla 1950’ler arasına rastlıyor. Tam da İkinci Dünya Savaşı vakitleri. Mutsuz olan insan avuntuyu her zamanki gibi kurguda buluyor, çizgi roman popüler bir şey. Cepheden kötü haber gelmiş olabilir ancak ne olacak ki? Amerikan bayrağı giymiş, eline de Amerikan bayrağından bir kalkan almış, göğsüne A harfini yapıştırmış bir karakter günü kurtarmıştır zaten. Gerçekten can veren insanların eline tutuşturalım o zaman bu dergileri. Bakalım coşacaklar mı? Elbette, milliyetçilik böyle bir şey, Nazi de yumruklarsa bu karakter tadından yenmez. İnsanlar kurguya coşma kapasitesi çok yüksek canlılar, yıllardır bu yüzden masal anlatıyoruz ya.

theoriginofcaptainamerica

Bir noktada da propaganda aracı çizgi roman, ilk defa gözle görülür biçimde fikir pompalama işini Captain America’yla İkinci Dünya Savaşı’nda yapıyor sanırım. Acaba bu biçim propagandalar, insanın silahına daha bir şevkle sarılmasına sebep olur mu? Böyle materyaller savaş kazandırır mı? Çizgi romanın bulunmadığı bir evrende Müttefikler kayıp mı ediyordur savaşı? Renkli kağıt parçaları, dünyayı Man in The High Castle senaryosuna dönmekten koruyor mu, hep merak ederim. Tabii bu çizgi romanların günümüzde de propaganda işlevinin olmadığı anlamına gelmiyor. Bu seviyelerde yüksek bütçelerle çekilen ve bu seviyede geniş bir izleyici kitlesi bulan günümüz filmlerinin öyle bir seçeneği yok. Mutlaka fikir ticareti hatta kültür emperyalizmi yapacak, kaçışı yok.

Peki 10 cent’lik Superman’den, Captain America’dan, nasıl bu devasa filmlere yol aldık? Bunun cevabı da Gümüş Çağ’dan geçiyor bence, popülerliği azalsa dahi yeni karakterlerle geri dönüyor çizgi roman şirketleri, hem de nasıl bir dönüş! Bu sayede günümüze kadar süregelen tahtlarını sağlamlaştırmış oluyorlar. Bunu da sarışın ve mükemmel Amerikan gencinden, inek öğrenciye bir ‘düşüş’ yaşayarak gerçekleştiriyorlar. Bu kültürün kalıcılaşma adımlarından bir tanesi de kusursuz kahramanların yerine, bizim gibi daha etten kemikten karakterler yaratarak gönlümüzü çelmeleri. Marvel geriden gelip yine bir sıfır öne geçiyor yani. Spiderman’den bahsediyorum örneğin, günlük hayatında da zorluklarla boğuşan ve zorbalık gören bir karakter olarak çizgi romanlarda, hatta diğer pek çok türde yenilikçi bir karakter tiplemesi yaratıyor. Bence bu tarz karakterler en çok empati kurulan, en çok sempati kurulan karakterler; bu yüzden de popülerler.

amazing fantasy spiderman

Bronz Çağ ise seksenler boyunca süren ve özellikle bugün televizyonda gördüğümüz materyali çıkaran, renkli dönem oluyor. Şimdi de Soğuk Savaş var, bu da kapıda sıcak bir savaşın ihtimaliyle büyümek demek. Ancak merak etmeyin, çizgi romanlar yine bir tür güç gösterisi hâlini alıyor. Nükleer bomba atılmadan önce de mutantları var Amerika’nın. Düşman Rusları ezip geçmekten çekinmez karakterlerimiz.

Bronz Çağ’dan günümüze kadar süren ve bugünü de kapsayan dönem ise Modern Çağ diye adlandırılıyor. Bu hikâyeler, bugünün mitolojisini oluşturuyor gibi gelmiştir bana hep, Antik Yunan’da izlenilen tiyatro bugün sinemaya gidip bir Infinity War izlemekle eş değer sanki. Sadece film de değil, bugün bir sinemaya gitsek on salondan beşinin çizgi roman uyarlaması olduğunu bile bırakalım, kültürümüzün ve yaşantımızın her yerine işlemiş bu hikâyeler ve karakterler.

Bazen hikâye değil, görsel efekt ve kovalamaca sahnesine dönmüşler belki. Ancak yine de belki gözlerimizin önüne bambaşka bir evren, kimi zaman evrenler serdiğinden ötürü olsa gerek, garip bir sevgi duyuyoruz onlara. Formüle edilmiş dahi olsa bazen, arkası yarınlarıyla bizi kendisine kilitlemeyi başarıyor. Bu ilgi, akıl almaz boyutlardaki dünya inşasından ve su gibi akıtılan paradan kaynaklandığı kadar, yıllar önce sevilmiş ve çocuklukları süslemiş bir şeyin popülerleşmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Geniş hikâyelerin her bir ucundan bir kişi tutuyor, kendisine yakın buluyor, herkese hitap ediyor bu hikâyeler. Herkesin coşmak için kendine ait sebepleri var.

İşte, insanlığın ‘üstün olsaydık ne olurdu acaba, uçsak filan’ sorusuna cevap arayışı, bitmek tükenmek bilmiyor. ‘İyi de kötüler de o güce sahip olacak, gerçek hayattan ne farkı var’ cevabını alması, yolda dünyanın en geniş kitleli basım-yayım ürünlerinden birini yaratması da.

Author

İstanbul'da yaşıyor, buraya yazacak havalı bir şey de bulamadı. @charles_bourbaki

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.