Düşündüğünüzde Avatar: The Last Airbender çok katı bir hikâye. Çünkü sıkıştırmaya ya da çekiştirmeye çalıştığınız anda ortaya garip işler çıkıyor. Bir sezonu bir filme sığdırmaya çalıştığınızda ortaya yüzyılın hilkat garibesi ortaya çıkıyor mesela. Filmin adını ağzımıza alamıyoruz. Hikâyeyi uzattığınızda da insanlar hoşlanmıyorlar bundan. Legend of Korra hayranlar arasında tartışmalara sebep oluyor. Netflix dizisi çıktığında da bu sefer live-action olmasını sorgulayacağız: uzunluk tamam da, aynı sihir sistemi kanlı canlı yeterince iyi olacak mı ve bizi adını ağzımıza alamadığımız filmi hatırlatacak mı?

Muhtemelen çizgi romanlar da bu sorgulamadan payını aldı fakat hayranların konuştuğunu çok duymadım. Bazı eksik yönleri olsa da okumaya değerler, yine de popüler de değiller. Diziyle yarıştırması zor, elbette. Ama zaten spin-offların, live-action yeniden çevrimlerin hepsini diziyle yarıştırması zor. Bu yüzden umuyorum ki özellikle son dönemde Avatar’ın Amerika’da patlamasıyla birlikte çizgi romanlar da ilgi görmeye başlayacak. Dizide yer verilemeyen bazı ilginç sırlar da, okuması insanı üzen kavgalar da var bu kitaplar da. O yüzden şöyle bir incelemeyi hak ediyorlar.

Çizgi romanlar Gene Luen Yang’ın yazdığı The Promise, The Search ve The Rift gibi üç parçalı üç hikâye ile başlıyor. Sonrasında The Lost Adventures ve Team Avatar Tales gibi kronolojik olarak dizinin arasına sıkışacak kısa hikâyeler çıkıyor Dark Horse‘dan. Tabii Smoke and Shadow, North and South ve Free Comic Book Day sayıları ve Korra’nın hikâyeleri gibi daha epey çizgi roman var ama ben ilk üçlemeden bahsedeceğim bugün.

Biçimiyle başlayayım ve ilk derdimi söyleyeyim, ben çizimleri pek sevemiyorum. Ama bu tamamen kişisel bir zevk meselesi de olabilir. Çizimler kötü ya da çirkin demiyorum, zaten bir stilde hali hazırda gördüğümüz karakterleri tekrar bambaşka bir stilde görmek biraz garip geliyor yalnızca. Panel kullanımı olarak ağzınızı açık bırakacak bir sayfayla karşılaşmıyorsunuz ancak bunlar dışında bence dövüşler ve bükücülük yeterince akıcı duruyor. Ayrıca renk paletleri ve özellikle yeni karakterlerin tasarımları tatmin edici. Hikâye unsurlarını değerlendirmek ise sandığınızdan zor.

The Promise

Iroh Amca yine haklı…

Gelelim ilk çizgi romana. Üç parçalı çizgi roman boyunca aslında diziye 4. bir sezon gelseydi neler görürdük onun hikâyesini okuyoruz. Bu cümle bile başlı başına beklentiyi arttırıyor farkındayım. Ama bana sorarsanız zayıf bir başlangıç yapıyoruz. Üstelik çizgi romana adını veren söz konusu ‘söz’ Aang’in Zuko’ya babası gibi davranırsa onu öldüreceğine dair verdiği söz! Yine de benim beklentilerimi pek karşılayamadı ve çoğu zaman karakterlerin durumuna sinir oldum.

Bir kere her şey çok hızlı olup bitiyor ve Zuko ile Aang’in birbirine girmeye bu kadar hazır olması insanı kızdırıyor. Ne yazık ki çizgi romanı okurken her şey karşılıklı oturup konuşmayla bitiverebilirmiş gibi hissediyorsunuz, bu yüzden tüm çatışma çöpe gidiyor. Zaten üçüncü sezonun finalinden sonra ilk çatışmayı Avatar Ekibi’ni birbirine düşürerek yaratmak pek akıllıca değil bana sorarsınız. Gene Luan Yang’ı severim ama işte, bu çizgi roman pek iyi olmamış. Dizinin yaratıcıları Bryan Konietzko ve Michael Dante DiMartino’dan ne derece akıl aldığını bilmiyorum ama kimi yerlerde hikâye sizi istemediğiniz yerlere götürüyor. Anlamsız tartışmalara, neden dünyayı 13 yaşındakilere ve yarım akıllı krallara bıraktıklarını sorgulatan diyaloglara ve sevdiğimiz karakterlerin eksikliğine…

Zuko’nun anlamsız inatçılığı ve Aang’in onu öldürme konusundaki fikirleri can sıkıcı işleniyor, Avatar’ların verdiği tavsiyeler dizideki kadar bilgece gelmiyor. Oysa aslında çok iyi bir politik problem var elimizde: Ateş Ulusu’nun Toprak Krallığı’nda kurduğu koloniler ve onlarla ne yapılacağı. Pek çok savaşın sonunda olduğu gibi burada da mübadele krizleri yaşanıyor. Avatar Roku kendi pişmanlıklarından ötürü çareyi Aang’in Zuko’ya sözünü tutup onu öldürmesinde buluyor, Aang ise buna sinirleniyor ve Roku ile olan bağlantısını koparıyor. Her şey ve herkes aşırı fevri, ayrıca biliyorsunuz ki kahramanların hata yaptıklarını görmek okuyucu için zordur. Sanırım bu yüzden kurgusal evrenler söz konusuyken böyle ‘büyük savaş’tan sonra neler olduğunu görmek hep asap bozucu geliyor, sonuçta bir kere zirveye ulaşmış izleyiciyi nasıl tatmin edecekler?

Sonuç olarak çok daha iyi çözümler getireceklerini bildiğimiz karakterler de ya saçma davranıyorlar ya da tamamen ulaşılamaz haldeler. Toph kendi bükücülük okulunu kuruyor ve olaylardan tamamen uzaklaşıyor. Sadece sayfa doldurmak için gibi geliyor bu size. Iroh’u uzun bir süre göremiyoruz çünkü ‘uzaklaşmak istemiş’. E adamın yeğenini öldürüyordunuz az kalsın? O yeğen de az değil tabii, neden hapishanedeki babasını bu kadar sık görüyor bu çocuk? Tabii Zuko’ya suikast girişimleri oluyor o sırada. Oysa tek gereken Avatar Ekibi’ni bir masaya oturtup birlikte çay içirmekti. Bilin bakalım hikâyenin sonunda bunu yapan kim? Iroh Amca tabii ki. Neyse ki hikâyeyi sonra toparlıyorlar, sonraki çizgi romanlar da bence The Promise’den çok daha iyi yollara sapıyor.

The Search

Hep birlikte Ozai’a bela okuyor muyuz?

İşte sonunda beklediğimiz çizgi roman. Öncekinin ağızda bıraktığı tadı silen ve bize istediğimiz saray entrikalarını veren çizgi roman. Hikâye anlatmak için illaki o büyük savaştan sonra bile çatışma yazmaya gerek var mı? Dizinin keşfetmediği yolları gezsek, geçmişe bir bakış atsak ve yeni sırlara vakıf olsak daha eğlenceli olmaz mı? Hem zaten geçmişi ve bazı açıklanmamış olayları keşfederken de bilgiyi yanlış ya da eksik almak bence yeterli heyecanı ve ‘plot-twist’i yaratıyor. Sonucunda da oldukça kaliteli bir çizgi roman çıkabiliyor işte. Zuko’nun annesinin bir gece yarısı neden yok olduğunu, aynı gece Ateş Kralı Azulon’un neden tesadüf eseri olarak öldüğünü ya da tahtın gerçek varisinin kim olduğunu öğrenmek isterseniz okumanız gereken çizgi roman bellidir derim. Bunun üzerine Azula ile Zuko’nun ilişkisini eklerseniz bence ilkinden kat kat daha ilgi çekici bir çizgi roman elde ediyorsunuz.

Bazı noktalarda gerçekten kalbinizi kırıyor bu çizgi roman. Gerçekten de Ursa ve Ozai arasındaki çirkin ilişkiyi görmek can yakıyor, ilişki demeye de bin şahit ister gerçi. Ursa’nın arkasında bıraktığı hayatını, anne babasını, sevgilisini görmek sizi üzüyor, ama gerçekten iyi bir arka plan hikâyesine sahip olduğunu biliyorsunuz, geçmiş hayatı ve mesleği hikâyeye sonrasında da katkıda bulunacak. Gelinlikle o görkemli düğünde oturması da, evlilik boyunca tekrarlayan sonraki tüm kavgaları da çok üzüyor okuyucuyu. Ama işin iç yüzüne bakabilmek çok hoşunuza gidiyor, ayrıca Ursa’nın Ozai ile yaptığı pazarlığı okuyup Azulon’u zehirleyip çocuklarını terk etmek zorunda kalışını görünce tüyleriniz diken diken oluyor. Dizideki boşlukları doldurmak için çok iyi kullanmışlar fırsatları. Ayrıca Mother of Faces’ı görmek ve Ursa’nın saklanışına bir bakış atmak çok değerli. Sonra Zuko’yla tekrar karşılaşmasını görmek, Azula’ya ‘Seni sevemediysem üzgünüm,’ deyişine tanık olmak, Zuko’nun ilk defa ona zorbalık etmeyecek bir kız kardeşle tanışması çok hoş, çok duygusal.

Evet, böylece günümüzde yaşanan Zuko ve Azula ilişkisine de bağlanmış oluyor kitap. Azula iyice kafayı yemiş ve annesinin halüsinasyonunu görmeye başlamışken, Ursa’dan basit bir özürle kırılıyor hikâye.

Çünkü o güne kadar, annesinin tek derdi Zuko’ydu, değil mi? Ama bunun tek sebebi Zuko’nun suratına bakınca Ozai’ı görmesiydi zaten. Çizgi roman yavaş yavaş bunu gösteriyor size. Ursa, oğlunun babasına dönüşeceğinden öyle çok korkuyor ve tiksiniyordu ki, onun üzerine titriyordu. Sevgi ile büyütürse geleceğin Ateş Kralı’nın babası gibi psikopat bir kötü olmayacağı umudunu taşıyordu. Onun için Azula kötü filan değildi, ama Zuko potansiyel olarak kötüydü, sonuçta elinde Ateş Kralı olma imkanı da vardı.

Kendisi kaçıp gittikten sonra da Azula her zamanki gibi daha zeki davranmış ve adapte olmayı öğrenmişti. Takdir edersiniz ki Zuko’ya kıyasla Azula ister fiziksel tehlikeler olsun ister saray entrikaları olsun hayatta kalmakta daha başarılıydı. Böylece annelerinin tahminleri tam tersi biçimde gerçekleşmişti. Çizgi romanın sonunda da tüm bunları kavrıyor ve kendisi koşarken Azula’nın ve çarpık kaderinin arkasından bakakalıyorsunuz işte. Bence politikaya basan ayağı da, ruhlar dünyasına basan ayağı da, kraliyet ailesinin ilişkilerine basan ayağı da ayrı güzel bir çizgi roman.

The Rift

Yangchen de ne iyi avatarmış…

The Rift, The Promise’deki olay örgüsünü adam akıllı devam ettirmeye koyuluyor dersem sanırım yanılmış olmam. Diyalog arasında Zuko ve annesinin saraya döndüğünü öğreniyoruz ve kendimizi yine Ateş Ulusu Kolonileri problemleri arasında buluyoruz. Neyse ki yeterince yerleşmiş bir koloniyi oradan söküp almanın mantıksız olduğunu kavrıyorlar ve böylece Toprak Krallığı ile Ateş Ulusu kültüründen doğan sentez resmileşmeye başlıyor. Yeni bir koalisyon hükümeti kuruluyor ve sorunlar bitmiş gibi görünüyor. Ki Yu Dao adlı bu küçük koloni yıllar sonra büyük bir metropole dönüşecek: Republic City’nin ta kendisine! Ama tabii sorunlar hiç biter mi? Sanmıyorum, daha çok yolumuz var.

Ortada bir de sanayileşme problemi var. Sürecin biraz hızlı geliştiğini söylemem lazım, Legend of Korra’da gördüğümüz teknoloji seviyesine haddinden hızlı yaklaşıyormuşuz gibi hissediyoruz biraz. Yine de bükücü emeğinin yerini alan teknolojiyi görmek, bunu yapıyorken de Toph’un babsı ile olan ilişkisini ve Aang’in geçmiş Avatar’lar ile olan bağlantısını tamir edişini gözlemlemek iyi bir okuma sunuyor. Neyse ki ilk kitapta yaptıkları hatadan dönüp Aang’in Roku’yla bağlantısını düzeltiyorlar ve bol bol Avatar Yangchen gösteriyorlar. Onun anılarını ve hatalarını görebilmek çok iyiydi. Aang ile Roku’nun sarıldığı sahnede de ağlama ihtiyacı duymuyorsunuz tabii ki.

Toph ile babasının ilişkisi çok gerilimli başlıyor, adam kızını tamamen reddediyor ne de olsa. Anlaşılan kızının tam kapasitesini ve karakterini algılayabilmesi için küçücük kızın koca bir maden dolusu insanı çökmeden kurtarması, bunu da saatlerce toprak ve metal bükerek yapması gerekiyormuş. Kızının Avatar’a toprak bükme öğretmesi ya da dünyadaki Yüz Yıl Savaşı’nı bitirmesi kesmemiş adamı. Diziyi bitirirken beklemeyeceğiniz şekilde tatlıya bağlanıyor Toph ile ailesinin bağları.

Bu kitapta tanıtılan yan karakterleri de diğerlerinden çok daha fazla sevdim. Satoru oldukça ilginç bir karakter, ne de olsa anne ve babası hâlâ yeraltı örgütleriyle Ozai desteklediği için evden kaçmış; bu yüzden Toph ile empati kurmasını ve sanayi tesisinde amcasıyla başa çıkmasını görmek ilginçti. Metal Bükme Akademisi’nin ilk üç öğrencisi de The Promise’deki davranışlarının aksine bir işe yaramaya başlamışlar, öğrenci sayısı artarken onlar da yeteneklerini geliştirmişler.

LAHANALARIM!!!

Her açıdan bu kitap The Promise’de açtığı tüm yaraları kapatıyor, gerilimleri çözüyor ve kendi hikâyesini de güzel bir biçimde tamamlıyor. Ha bir de unutmadan, bu kitapta lahanacı adam da var! Diziyi seviyorsanız ve şimdiye dek çizgi romanlardan bahsedildiğini duymadıysanız gidip şu çizgi romanları bir okuyun derim.

Author

İstanbul'da yaşıyor, buraya yazacak havalı bir şey de bulamadı. @charles_bourbaki

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.